Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

ERGUVAN HAFTASI

14 Mayıs 2008 Çarşamba | Yorum yok »

ERGUVAN HAFTASI

ERGUVAN:  ŞAİRLERİN İLHAM PERİSİ

Erguvan, yüzyıllardır sözcüklerin
sihirbazı şairlerin de esin kaynağı olmuş.
Gevheri’den Nefî’ye, Necip Fazıl’dan Orhan Veli’ye…

Gevheri

“Bugün ben bir güzel gördüm
Hilal kaşı keman olmuş
Dili bülbül saçı sümbül
Yanağı erguvan olmuş…”

Necip Fazıl Kısakürek

“Renkler, mavi, kırmızı, yeşil, erguvan ve mor;
Camlarda, kaybedilmiş vatanı heceliyor…”

Orhan Veli

“Ve gemisinde Kleopatra…
Neden yine kaynaştı havalar?
Saadet mi getiriyor rüzgâr
Dolarak erguvan atlaslara?”

Ahmet Özdemir
“Uyanışa durdu dost kara toprak;
Gözlerimiz erguvan dallarında,
Gözlerimiz baharın yollarında
Titreyişte türlü renk, türlü yaprak.”

 

SERGİ: İSTANBUL İÇİN
ERGUVAN VAKTİ
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Merkezi olarak kullanılan Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında sanat ve doğaseverlerin ziyaretine açık olacak

.
Erguvan hakkında bilmedikleriniz

Erguvanın anavatanı Güney Asya. Erguvan (Cercis siliquastrum), baklagiller familyasından boyu on metreye kadar ulaşabilen bir bitki. Yaprakları dairemsi, çiçekleri kalp şeklinde. İlk çiçek verdiğinde kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Çiçekleri 1,5-2 cm uzunluğunda kırmızı-mor ve genellikle 3-6 tanesi bir arada yetişir. Erguvan’ın en önemli özelliklerinden biri de toprağa azot bağlamasıdır.
———————-

Erguvanı nasıl yetiştiririz?

Erguvan genellikle tohum ve çelikle üretilir. Tohumlar 2-3 dakika sıcak su ve 24 saat ılık suda bırakıldıktan sonra ilkbaharda ekilir. Çelikle üretim temmuz-ağustos aylarında alınan yarı odunsu çeliklerle yapılır. Bu aylarda olgunlaşıp kahverengi fasulyecikler halinde oluşan tohum kapsüllerinden alınan tohumlar, saksılara veya toprağa atılır, filizlenmesi beklenir. Erguvan; hafif, süzek, kumlu tınlı toprakları sever. Ancak ağır topraklar hariç, her çeşit toprakta yetişir. Toprak pH’sinin konusunda tercihi yoktur. Su ihtiyacı azdır, kurağa tahammüllüdür.

 

Boğaziçi’nde erguvan seyri

  Erguvan zamanı mutlaka İDO vapurlarıyla veya Dentur Avrasya Motorları’yla bir Boğaziçi turu yapmalısınız. Zira en güzel erguvan seyri denizden olur. Ayrıca Rumeli Hisarının bir yanında erguvan ağaçları altındaki kafelerde veya diğer yanındaki Aşiyan Mezarlığı’nda; Emirgan ve Yıldız Koruları’nda, Üsküdar Fethi Paşa Korusu’nda, Fenerbahçe Burnu’nda, Moda’da, Paşa Limanı’nda, Beykoz Çubuklu’da seyretmek mümkündür erguvanları.

 Erguvanın rengi kırmızımsı bir mordur.
Erguvan, baklagiller familyasından, 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, çalı görünümünde bir ağaççıktır. Yaprakları karşılıklı, basit, dairemsi 7-12 cm kadardır. Gençken kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Çiçekler 1,5-2 cm uzunluğunda, kırmızı-mor 3-6 tanesi bir arada bulunur. Meyvesi legümen (fasulye biçiminde) olup, 7-10 cm uzunluğundadır. Diğer bir önemli özelliği de toprağa azot bağlamasıdır.

—-
Erguvanların güçlü dalları Osmanlı İmparatorluğu zamanında baston yapımında kullanılırmış; günümüzde ise bu dallarda çocuklar oynuyor.
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında doğaseverlerin
ziyaretine açık olacak. Öncesinde gelin bu güzel bitkiyi tanıyalım…
Erguvan İstanbul’da erguvan vakti baharın müjdecisidir. Atlayıp bir vapura, Boğaz’ı süsleyen bu moru maviye, maviyi pembeye çalan rengi denizden izlemek gerekir. Bir yandan baharın tatlı dinginliği, diğer yandan renk cümbüşü insanı sarhoş eder. Yeniden bir yaşama sevinci içimize sızıverir. Doğa kendini yeniledikçe, kupkuru dalları alışılmadık bir pembeye çevirdikçe, zamanın akışını tuhaf bir gülümsemeyle kabulleniriz. Erguvan ülkemizde sadece Marmara Bölgesi’nde değil Akdeniz, Ege ve Batı Karadeniz’de de yetişir. Ama bu efsanevi bitki, Boğaz’ı nisan ayının son iki haftasından mayıs ayının ilk haftasına dek öyle bir boyar ki görenleri şaşkına çevirir. Bu yüzden erguvan İstanbul’la özdeşleşmiş bir renktir.
Erguvanın rengini tarif etmek gereksizdir aslında. O zaten Farsça’da bir renk ismidir; yani başlı başına renktir. Erguvan, sadece kendine özgü rengi ile değil, yüzyıllardır bilinen bir sembol olması ile de önemli bir bitkidir. Erguvan moru olarak adlandırılan renk, Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan güç ve statüyü belli eden bir anlam taşırdı. Rengi elde etmek zor olduğundan, saraya özgü özel bir ayrıcalığı vardı. Erguvan ile ilgili diğer önemli hikaye ise Hıristiyanlık dininde Hz. İsa’ya ihanet eden havari olarak tanınan Yahuda hakkındadır. İsa, havarileriyle yediği son yemekte içlerinden birinin kendine ihanet edeceğini söyler. İsa haklı çıkmıştır, askerler İsa’yı götürüp çarmıha asarlar. Kendisini birkaç altın karşılığında ihbar eden kişi Yahuda’dan başkası değildir. Ancak Yahuda, yaptığından çok pişman olur ve kendini bir erguvan ağacına asar. Erguvan Hıristiyanlıkta ‘Yahuda ağacı’ olarak bilinir. Derler ki; ‘Yahuda kendini astıktan sonra, ağacın çiçeklerinin rengi utançtan değişmiş. O gün, bu gündür her bahar çiçeklerin rengi böyleymiş. Efsanevi varlığını hala İstanbul’da sürdüren Erguvan, dünya çapında ilgi görmeyi hak eden bir bitki.
Birçok bitki ve çiçek, bazı şehirlerde her yıl geleneksel olarak düzenlenen festivaller sayesinde dünyanın dört bir yanından meraklılarıyla buluşuyor. Örneğin Washington ve Kore’de yapılan ‘Kiraz Çiçeği Festivalleri’ her yıl çiçek açma mevsiminde gerçekleştiriliyor. İstanbul’da da benzer etkinlikler lale için yapılıyor olsa da erguvana dair uluslararası düzeyde etkinlikler şimdilik yok. Oysa erguvanın görselliği ve tarihsel geçmişi, büyük festivaller için tam da biçilmiş kaftan.
‘Erguvan İstanbul Derneği’, bu konuda ciddi aktivitelere imza atan bir sivil girişim. İstanbul’un rengi olan bu güzelim ağacın yok olmasını önlemek, yeni ağaçlar dikilmesini sağlamak ve toplumdaki erguvan farkındalığını artırmak için yıllardır emek veren erguvan dostları, bu sene de Boğaz’da erguvan seyri düzenlediler. ‘Erguvan İstanbul Derneği’ çatısı altında bir araya gelen erguvan dostlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de yedi yıldır destek oluyor. Bu yılki etkinliklerde erguvan dostları, İDO’nun sponsorluğunda Boğaziçi’nde erguvan seyri yaptıktan sonra, Karaköy’deki İDO İskelesi yolcu salonunda erguvan fotoğrafları sergisini açtılar. “İstanbul için Erguvan Vakti” geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisinin üçüncüsünü ise 10 Mayıs’ta açacaklar. **
Erguvan, edebiyat alanında da çok sık kullanılan bir imge. Divan Edebiyatı şairlerinden Şeyh Galib, “Gül mü geler, erguvan mı ağlar” derken üstat Can Yücel şöyle seslenir Erguvan’a: “Boğaziçi de bu bahar/ Mavi sakalına erguvanlar takmış/ Sarhoş bir İskele Babası kadar/ Hem delikanlı/ Hem deliler gibi ihtiyar”. Ya Ziya Osman Saba ne diyor baharın en güzel çiçeği hakkında: “Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde/ Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar/ Hatırlatacak bize sen çocukluğumuzu/ Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.”
Boğaz’ın en güzel rüzgarını, baharın kısacık sevincini erguvanlar gölgesinde karşılamalı. Erguvan rengini, mavi ve yeşili bir arada görmek için kendinize izin verin bir gün… Erguvan mevsimini kaçırmamak için acele etmek gerek; ne de olsa erguvanları uğurluyoruz yavaş yavaş. Nazlı erguvan çiçekleri, açtıkları gibi bir sabah ansızın kaybolabilirler.
 Erguvanların güçlü dalları Osmanlı İmparatorluğu zamanında baston yapımında kullanılırmış; günümüzde ise bu dallarda çocuklar oynuyor.
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında doğaseverlerin
ziyaretine açık olacak. Öncesinde gelin bu güzel bitkiyi tanıyalım…
Erguvan İstanbul’da erguvan vakti baharın müjdecisidir. Atlayıp bir vapura, Boğaz’ı süsleyen bu moru maviye, maviyi pembeye çalan rengi denizden izlemek gerekir. Bir yandan baharın tatlı dinginliği, diğer yandan renk cümbüşü insanı sarhoş eder. Yeniden bir yaşama sevinci içimize sızıverir. Doğa kendini yeniledikçe, kupkuru dalları alışılmadık bir pembeye çevirdikçe, zamanın akışını tuhaf bir gülümsemeyle kabulleniriz. Erguvan ülkemizde sadece Marmara Bölgesi’nde değil Akdeniz, Ege ve Batı Karadeniz’de de yetişir. Ama bu efsanevi bitki, Boğaz’ı nisan ayının son iki haftasından mayıs ayının ilk haftasına dek öyle bir boyar ki görenleri şaşkına çevirir. Bu yüzden erguvan İstanbul’la özdeşleşmiş bir renktir.
Erguvanın rengini tarif etmek gereksizdir aslında. O zaten Farsça’da bir renk ismidir; yani başlı başına renktir. Erguvan, sadece kendine özgü rengi ile değil, yüzyıllardır bilinen bir sembol olması ile de önemli bir bitkidir. Erguvan moru olarak adlandırılan renk, Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan güç ve statüyü belli eden bir anlam taşırdı. Rengi elde etmek zor olduğundan, saraya özgü özel bir ayrıcalığı vardı. Erguvan ile ilgili diğer önemli hikaye ise Hıristiyanlık dininde Hz. İsa’ya ihanet eden havari olarak tanınan Yahuda hakkındadır. İsa, havarileriyle yediği son yemekte içlerinden birinin kendine ihanet edeceğini söyler. İsa haklı çıkmıştır, askerler İsa’yı götürüp çarmıha asarlar. Kendisini birkaç altın karşılığında ihbar eden kişi Yahuda’dan başkası değildir. Ancak Yahuda, yaptığından çok pişman olur ve kendini bir erguvan ağacına asar. Erguvan Hıristiyanlıkta ‘Yahuda ağacı’ olarak bilinir. Derler ki; ‘Yahuda kendini astıktan sonra, ağacın çiçeklerinin rengi utançtan değişmiş. O gün, bu gündür her bahar çiçeklerin rengi böyleymiş. Efsanevi varlığını hala İstanbul’da sürdüren Erguvan, dünya çapında ilgi görmeyi hak eden bir bitki.
Birçok bitki ve çiçek, bazı şehirlerde her yıl geleneksel olarak düzenlenen festivaller sayesinde dünyanın dört bir yanından meraklılarıyla buluşuyor. Örneğin Washington ve Kore’de yapılan ‘Kiraz Çiçeği Festivalleri’ her yıl çiçek açma mevsiminde gerçekleştiriliyor. İstanbul’da da benzer etkinlikler lale için yapılıyor olsa da erguvana dair uluslararası düzeyde etkinlikler şimdilik yok. Oysa erguvanın görselliği ve tarihsel geçmişi, büyük festivaller için tam da biçilmiş kaftan.
‘Erguvan İstanbul Derneği’, bu konuda ciddi aktivitelere imza atan bir sivil girişim. İstanbul’un rengi olan bu güzelim ağacın yok olmasını önlemek, yeni ağaçlar dikilmesini sağlamak ve toplumdaki erguvan farkındalığını artırmak için yıllardır emek veren erguvan dostları, bu sene de Boğaz’da erguvan seyri düzenlediler. ‘Erguvan İstanbul Derneği’ çatısı altında bir araya gelen erguvan dostlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de yedi yıldır destek oluyor. Bu yılki etkinliklerde erguvan dostları, İDO’nun sponsorluğunda Boğaziçi’nde erguvan seyri yaptıktan sonra, Karaköy’deki İDO İskelesi yolcu salonunda erguvan fotoğrafları sergisini açtılar. “İstanbul için Erguvan Vakti” geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisinin üçüncüsünü ise 10 Mayıs’ta açacaklar. **
Erguvan, edebiyat alanında da çok sık kullanılan bir imge. Divan Edebiyatı şairlerinden Şeyh Galib, “Gül mü geler, erguvan mı ağlar” derken üstat Can Yücel şöyle seslenir Erguvan’a: “Boğaziçi de bu bahar/ Mavi sakalına erguvanlar takmış/ Sarhoş bir İskele Babası kadar/ Hem delikanlı/ Hem deliler gibi ihtiyar”. Ya Ziya Osman Saba ne diyor baharın en güzel çiçeği hakkında: “Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde/ Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar/ Hatırlatacak bize sen çocukluğumuzu/ Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.”
Boğaz’ın en güzel rüzgarını, baharın kısacık sevincini erguvanlar gölgesinde karşılamalı. Erguvan rengini, mavi ve yeşili bir arada görmek için kendinize izin verin bir gün… Erguvan mevsimini kaçırmamak için acele etmek gerek; ne de olsa erguvanları uğurluyoruz yavaş yavaş. Nazlı erguvan çiçekleri, açtıkları gibi bir sabah ansızın kaybolabilirler.
 
 RİVAYET BU YA…
İstanbul’un erguvan zamanı kurulmaya başlandığı rivayet edilir. Bizans’ın da sembol rengi erguvandır. Bizans imparatorlarının kıyafetlerinde erguvan moru kullanılırdı. Hatta Bizans soyluları, soyluluklarını vurgulamak için kanlarının erguvan rengi aktığını söylüyordu!
Erguvanların açtığı parklar revaçta.

ERGUVAN HAFTASI

14 Mayıs 2008 Çarşamba | Yorum yok »

ERGUVAN:  ŞAİRLERİN İLHAM PERİSİ

Erguvan, yüzyıllardır sözcüklerin
sihirbazı şairlerin de esin kaynağı olmuş.
Gevheri’den Nefî’ye, Necip Fazıl’dan Orhan Veli’ye…

Gevheri

“Bugün ben bir güzel gördüm
Hilal kaşı keman olmuş
Dili bülbül saçı sümbül
Yanağı erguvan olmuş…”

Necip Fazıl Kısakürek

“Renkler, mavi, kırmızı, yeşil, erguvan ve mor;
Camlarda, kaybedilmiş vatanı heceliyor…”

Orhan Veli

“Ve gemisinde Kleopatra…
Neden yine kaynaştı havalar?
Saadet mi getiriyor rüzgâr
Dolarak erguvan atlaslara?”

Ahmet Özdemir
“Uyanışa durdu dost kara toprak;
Gözlerimiz erguvan dallarında,
Gözlerimiz baharın yollarında
Titreyişte türlü renk, türlü yaprak.”

 

SERGİ: İSTANBUL İÇİN
ERGUVAN VAKTİ
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Merkezi olarak kullanılan Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında sanat ve doğaseverlerin ziyaretine açık olacak

.
Erguvan hakkında bilmedikleriniz

Erguvanın anavatanı Güney Asya. Erguvan (Cercis siliquastrum), baklagiller familyasından boyu on metreye kadar ulaşabilen bir bitki. Yaprakları dairemsi, çiçekleri kalp şeklinde. İlk çiçek verdiğinde kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Çiçekleri 1,5-2 cm uzunluğunda kırmızı-mor ve genellikle 3-6 tanesi bir arada yetişir. Erguvan’ın en önemli özelliklerinden biri de toprağa azot bağlamasıdır.
———————-

Erguvanı nasıl yetiştiririz?

Erguvan genellikle tohum ve çelikle üretilir. Tohumlar 2-3 dakika sıcak su ve 24 saat ılık suda bırakıldıktan sonra ilkbaharda ekilir. Çelikle üretim temmuz-ağustos aylarında alınan yarı odunsu çeliklerle yapılır. Bu aylarda olgunlaşıp kahverengi fasulyecikler halinde oluşan tohum kapsüllerinden alınan tohumlar, saksılara veya toprağa atılır, filizlenmesi beklenir. Erguvan; hafif, süzek, kumlu tınlı toprakları sever. Ancak ağır topraklar hariç, her çeşit toprakta yetişir. Toprak pH’sinin konusunda tercihi yoktur. Su ihtiyacı azdır, kurağa tahammüllüdür.

 

Boğaziçi’nde erguvan seyri

  Erguvan zamanı mutlaka İDO vapurlarıyla veya Dentur Avrasya Motorları’yla bir Boğaziçi turu yapmalısınız. Zira en güzel erguvan seyri denizden olur. Ayrıca Rumeli Hisarının bir yanında erguvan ağaçları altındaki kafelerde veya diğer yanındaki Aşiyan Mezarlığı’nda; Emirgan ve Yıldız Koruları’nda, Üsküdar Fethi Paşa Korusu’nda, Fenerbahçe Burnu’nda, Moda’da, Paşa Limanı’nda, Beykoz Çubuklu’da seyretmek mümkündür erguvanları.

 Erguvanın rengi kırmızımsı bir mordur.
Erguvan, baklagiller familyasından, 10 metreye kadar boylanabilen, tek gövdeli, yaprak döken, çalı görünümünde bir ağaççıktır. Yaprakları karşılıklı, basit, dairemsi 7-12 cm kadardır. Gençken kırmızımsı-mor daha sonra mavi-yeşile döner. Çiçekler 1,5-2 cm uzunluğunda, kırmızı-mor 3-6 tanesi bir arada bulunur. Meyvesi legümen (fasulye biçiminde) olup, 7-10 cm uzunluğundadır. Diğer bir önemli özelliği de toprağa azot bağlamasıdır.

—-
Erguvanların güçlü dalları Osmanlı İmparatorluğu zamanında baston yapımında kullanılırmış; günümüzde ise bu dallarda çocuklar oynuyor.
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında doğaseverlerin
ziyaretine açık olacak. Öncesinde gelin bu güzel bitkiyi tanıyalım…
Erguvan İstanbul’da erguvan vakti baharın müjdecisidir. Atlayıp bir vapura, Boğaz’ı süsleyen bu moru maviye, maviyi pembeye çalan rengi denizden izlemek gerekir. Bir yandan baharın tatlı dinginliği, diğer yandan renk cümbüşü insanı sarhoş eder. Yeniden bir yaşama sevinci içimize sızıverir. Doğa kendini yeniledikçe, kupkuru dalları alışılmadık bir pembeye çevirdikçe, zamanın akışını tuhaf bir gülümsemeyle kabulleniriz. Erguvan ülkemizde sadece Marmara Bölgesi’nde değil Akdeniz, Ege ve Batı Karadeniz’de de yetişir. Ama bu efsanevi bitki, Boğaz’ı nisan ayının son iki haftasından mayıs ayının ilk haftasına dek öyle bir boyar ki görenleri şaşkına çevirir. Bu yüzden erguvan İstanbul’la özdeşleşmiş bir renktir.
Erguvanın rengini tarif etmek gereksizdir aslında. O zaten Farsça’da bir renk ismidir; yani başlı başına renktir. Erguvan, sadece kendine özgü rengi ile değil, yüzyıllardır bilinen bir sembol olması ile de önemli bir bitkidir. Erguvan moru olarak adlandırılan renk, Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan güç ve statüyü belli eden bir anlam taşırdı. Rengi elde etmek zor olduğundan, saraya özgü özel bir ayrıcalığı vardı. Erguvan ile ilgili diğer önemli hikaye ise Hıristiyanlık dininde Hz. İsa’ya ihanet eden havari olarak tanınan Yahuda hakkındadır. İsa, havarileriyle yediği son yemekte içlerinden birinin kendine ihanet edeceğini söyler. İsa haklı çıkmıştır, askerler İsa’yı götürüp çarmıha asarlar. Kendisini birkaç altın karşılığında ihbar eden kişi Yahuda’dan başkası değildir. Ancak Yahuda, yaptığından çok pişman olur ve kendini bir erguvan ağacına asar. Erguvan Hıristiyanlıkta ‘Yahuda ağacı’ olarak bilinir. Derler ki; ‘Yahuda kendini astıktan sonra, ağacın çiçeklerinin rengi utançtan değişmiş. O gün, bu gündür her bahar çiçeklerin rengi böyleymiş. Efsanevi varlığını hala İstanbul’da sürdüren Erguvan, dünya çapında ilgi görmeyi hak eden bir bitki.
Birçok bitki ve çiçek, bazı şehirlerde her yıl geleneksel olarak düzenlenen festivaller sayesinde dünyanın dört bir yanından meraklılarıyla buluşuyor. Örneğin Washington ve Kore’de yapılan ‘Kiraz Çiçeği Festivalleri’ her yıl çiçek açma mevsiminde gerçekleştiriliyor. İstanbul’da da benzer etkinlikler lale için yapılıyor olsa da erguvana dair uluslararası düzeyde etkinlikler şimdilik yok. Oysa erguvanın görselliği ve tarihsel geçmişi, büyük festivaller için tam da biçilmiş kaftan.
‘Erguvan İstanbul Derneği’, bu konuda ciddi aktivitelere imza atan bir sivil girişim. İstanbul’un rengi olan bu güzelim ağacın yok olmasını önlemek, yeni ağaçlar dikilmesini sağlamak ve toplumdaki erguvan farkındalığını artırmak için yıllardır emek veren erguvan dostları, bu sene de Boğaz’da erguvan seyri düzenlediler. ‘Erguvan İstanbul Derneği’ çatısı altında bir araya gelen erguvan dostlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de yedi yıldır destek oluyor. Bu yılki etkinliklerde erguvan dostları, İDO’nun sponsorluğunda Boğaziçi’nde erguvan seyri yaptıktan sonra, Karaköy’deki İDO İskelesi yolcu salonunda erguvan fotoğrafları sergisini açtılar. “İstanbul için Erguvan Vakti” geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisinin üçüncüsünü ise 10 Mayıs’ta açacaklar. **
Erguvan, edebiyat alanında da çok sık kullanılan bir imge. Divan Edebiyatı şairlerinden Şeyh Galib, “Gül mü geler, erguvan mı ağlar” derken üstat Can Yücel şöyle seslenir Erguvan’a: “Boğaziçi de bu bahar/ Mavi sakalına erguvanlar takmış/ Sarhoş bir İskele Babası kadar/ Hem delikanlı/ Hem deliler gibi ihtiyar”. Ya Ziya Osman Saba ne diyor baharın en güzel çiçeği hakkında: “Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde/ Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar/ Hatırlatacak bize sen çocukluğumuzu/ Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.”
Boğaz’ın en güzel rüzgarını, baharın kısacık sevincini erguvanlar gölgesinde karşılamalı. Erguvan rengini, mavi ve yeşili bir arada görmek için kendinize izin verin bir gün… Erguvan mevsimini kaçırmamak için acele etmek gerek; ne de olsa erguvanları uğurluyoruz yavaş yavaş. Nazlı erguvan çiçekleri, açtıkları gibi bir sabah ansızın kaybolabilirler.
 Erguvanların güçlü dalları Osmanlı İmparatorluğu zamanında baston yapımında kullanılırmış; günümüzde ise bu dallarda çocuklar oynuyor.
‘İstanbul için Erguvan Vakti’ geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisi, Sultanahmet Divanyolu’ndaki Kızlarağası Medresesi’nde 10–24 Mayıs tarihleri arasında doğaseverlerin
ziyaretine açık olacak. Öncesinde gelin bu güzel bitkiyi tanıyalım…
Erguvan İstanbul’da erguvan vakti baharın müjdecisidir. Atlayıp bir vapura, Boğaz’ı süsleyen bu moru maviye, maviyi pembeye çalan rengi denizden izlemek gerekir. Bir yandan baharın tatlı dinginliği, diğer yandan renk cümbüşü insanı sarhoş eder. Yeniden bir yaşama sevinci içimize sızıverir. Doğa kendini yeniledikçe, kupkuru dalları alışılmadık bir pembeye çevirdikçe, zamanın akışını tuhaf bir gülümsemeyle kabulleniriz. Erguvan ülkemizde sadece Marmara Bölgesi’nde değil Akdeniz, Ege ve Batı Karadeniz’de de yetişir. Ama bu efsanevi bitki, Boğaz’ı nisan ayının son iki haftasından mayıs ayının ilk haftasına dek öyle bir boyar ki görenleri şaşkına çevirir. Bu yüzden erguvan İstanbul’la özdeşleşmiş bir renktir.
Erguvanın rengini tarif etmek gereksizdir aslında. O zaten Farsça’da bir renk ismidir; yani başlı başına renktir. Erguvan, sadece kendine özgü rengi ile değil, yüzyıllardır bilinen bir sembol olması ile de önemli bir bitkidir. Erguvan moru olarak adlandırılan renk, Bizans hükümdarlarının kıyafetlerinde kullanılan güç ve statüyü belli eden bir anlam taşırdı. Rengi elde etmek zor olduğundan, saraya özgü özel bir ayrıcalığı vardı. Erguvan ile ilgili diğer önemli hikaye ise Hıristiyanlık dininde Hz. İsa’ya ihanet eden havari olarak tanınan Yahuda hakkındadır. İsa, havarileriyle yediği son yemekte içlerinden birinin kendine ihanet edeceğini söyler. İsa haklı çıkmıştır, askerler İsa’yı götürüp çarmıha asarlar. Kendisini birkaç altın karşılığında ihbar eden kişi Yahuda’dan başkası değildir. Ancak Yahuda, yaptığından çok pişman olur ve kendini bir erguvan ağacına asar. Erguvan Hıristiyanlıkta ‘Yahuda ağacı’ olarak bilinir. Derler ki; ‘Yahuda kendini astıktan sonra, ağacın çiçeklerinin rengi utançtan değişmiş. O gün, bu gündür her bahar çiçeklerin rengi böyleymiş. Efsanevi varlığını hala İstanbul’da sürdüren Erguvan, dünya çapında ilgi görmeyi hak eden bir bitki.
Birçok bitki ve çiçek, bazı şehirlerde her yıl geleneksel olarak düzenlenen festivaller sayesinde dünyanın dört bir yanından meraklılarıyla buluşuyor. Örneğin Washington ve Kore’de yapılan ‘Kiraz Çiçeği Festivalleri’ her yıl çiçek açma mevsiminde gerçekleştiriliyor. İstanbul’da da benzer etkinlikler lale için yapılıyor olsa da erguvana dair uluslararası düzeyde etkinlikler şimdilik yok. Oysa erguvanın görselliği ve tarihsel geçmişi, büyük festivaller için tam da biçilmiş kaftan.
‘Erguvan İstanbul Derneği’, bu konuda ciddi aktivitelere imza atan bir sivil girişim. İstanbul’un rengi olan bu güzelim ağacın yok olmasını önlemek, yeni ağaçlar dikilmesini sağlamak ve toplumdaki erguvan farkındalığını artırmak için yıllardır emek veren erguvan dostları, bu sene de Boğaz’da erguvan seyri düzenlediler. ‘Erguvan İstanbul Derneği’ çatısı altında bir araya gelen erguvan dostlarına, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de yedi yıldır destek oluyor. Bu yılki etkinliklerde erguvan dostları, İDO’nun sponsorluğunda Boğaziçi’nde erguvan seyri yaptıktan sonra, Karaköy’deki İDO İskelesi yolcu salonunda erguvan fotoğrafları sergisini açtılar. “İstanbul için Erguvan Vakti” geleneksel tezhip, minyatür, ebru ve resim sergisinin üçüncüsünü ise 10 Mayıs’ta açacaklar. **
Erguvan, edebiyat alanında da çok sık kullanılan bir imge. Divan Edebiyatı şairlerinden Şeyh Galib, “Gül mü geler, erguvan mı ağlar” derken üstat Can Yücel şöyle seslenir Erguvan’a: “Boğaziçi de bu bahar/ Mavi sakalına erguvanlar takmış/ Sarhoş bir İskele Babası kadar/ Hem delikanlı/ Hem deliler gibi ihtiyar”. Ya Ziya Osman Saba ne diyor baharın en güzel çiçeği hakkında: “Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde/ Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar/ Hatırlatacak bize sen çocukluğumuzu/ Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar.”
Boğaz’ın en güzel rüzgarını, baharın kısacık sevincini erguvanlar gölgesinde karşılamalı. Erguvan rengini, mavi ve yeşili bir arada görmek için kendinize izin verin bir gün… Erguvan mevsimini kaçırmamak için acele etmek gerek; ne de olsa erguvanları uğurluyoruz yavaş yavaş. Nazlı erguvan çiçekleri, açtıkları gibi bir sabah ansızın kaybolabilirler.
 
 RİVAYET BU YA…
İstanbul’un erguvan zamanı kurulmaya başlandığı rivayet edilir. Bizans’ın da sembol rengi erguvandır. Bizans imparatorlarının kıyafetlerinde erguvan moru kullanılırdı. Hatta Bizans soyluları, soyluluklarını vurgulamak için kanlarının erguvan rengi aktığını söylüyordu!
Erguvanların açtığı parklar revaçta.

ANNELER GÜNÜ ve 1 İBRETNAME

10 Mayıs 2008 Cumartesi | 2 Yorum »

 

ANALARIMIZIN GÜNÜ HER DAİMDİR

Anne başta tâç imiş,
Her derde ilâç imiş,
Bir evlât pir olsa da,
Anaya muhtaç imiş,
Anne duası ve Hazreti Alkame

Asr-ı saadette Alkame isminde gayretli çalışkan ve cömert bir genç vardı. Hastalandı ve rahatsızlığı şiddetlendi. Hanımı vaziyeti Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize bildirdi:
“Ya Resûlallah, kocam çok hasta, ölüm halinde” dedi.
Resulullah efendimiz, vaziyeti öğrenmek için; Hazreti Ali, Selman-ı Farisi, Bilal-i Habeşî ve Ammar bin Yasir’i (radıyallahü anhüm) Alkame’nin evine gönderdi… Gittiler, Alkame ağır hasta idi. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah demesini söylediler. Bir türlü söyleyemedi. Üzüldüler. “Oğlum beni hep tersliyor!”
Vaziyeti bildirmesi için Bilal radıyallahü anhı Resulullah efendimize gönderdiler. Resul-i Ekrem efendimiz ana ve babasının hayatta olup olmadıklarını sordu. Babasının öldüğünü, ihtiyar anasının hayatta olduğunu öğrendiler.
Resulullah efendimiz, oğlu ile aralarının nasıl olduğunu sordurduğunda, ihtiyar kadın:
“O hep hanımını dinliyor, beni tersliyor, hiçbir isteğimi yerine getirmiyor” cevabını verdi.
Resul-i Ekrem, Bilal-i Habeşî radıyallahü anha:
“Git bir yığın odun topla, onu ateşte yakalım” buyurdu.
Bu sözleri duyan Alkame’nin annesi:
“Ya Resûlallah! O benim oğlum ve gönlümün meyvesidir. Onu benim gözlerimin önünde yakacak mısın? Buna yüreğim nasıl dayanır” dedi. Resulullah efendimiz şöyle buyurdu:
“Ey Alkame’nin annesi, Allah’ın azabı daha şiddetli ve daha devamlıdır. Sen içinden Allah’ın onu mağfiret etmesini diliyorsun. O halde ona kırgın olmadığını açıkla. Hakkını helal et. Varlığım Kudret elinde olan Allah’a yeminle söylerim ki, sen ona kırgın oldukça, onun ne namazı, ne orucu ne de diğer iyilikleri kendisine fayda vermez.”

“Ona hakkımı helal ettim”
Alkame’nin annesi ellerini açtı ve:
“Ya Resulallah! Ben oğlum Alkame’den razıyım, haklarımı ona helal ettim” dedi.
Resul-i Ekrem efendimiz:
“Ya Bilal! Git bak, Alkame Lâ ilahe illallah diyebiliyor mu?” buyurdu.
Bilal-i Habeşî hazretleri hemen gitti. Alkame’nin evine vardı. Daha kapıdan girerken onun, Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah demekte olduğunu işitti.
Alkame radıyallahü anh o gün vefat etti… Yıkandı, kefenlendi. Resul-i Ekrem efendimiz namazını kıldırdı ve defnetti…

 

——TESBİT:

SOKAKDAKİ DİLENCİLERİN ÇOĞU ANASINA ASİLİK EDENLERDENMİŞ

ANNELER GÜNÜ ve ALKAME İBRETNAMESİ

8 Mayıs 2008 Perşembe | 4 Yorum »

ANNELER GÜNÜ ve ALKAME İBRETNAMESİ

 

ANALARIMIZIN GÜNÜ HER DAİMDİR

Anne başta tâç imiş,
Her derde ilâç imiş,

Bir evlât pir olsa da,

Anaya muhtaç imiş,

Anne duası ve Hazreti Alkame

Asr-ı saadette Alkame isminde gayretli çalışkan ve cömert bir genç vardı. Hastalandı ve rahatsızlığı şiddetlendi. Hanımı vaziyeti Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimize bildirdi:
“Ya Resûlallah, kocam çok hasta, ölüm halinde” dedi.
Resulullah efendimiz, vaziyeti öğrenmek için; Hazreti Ali, Selman-ı Farisi, Bilal-i Habeşî ve Ammar bin Yasir’i (radıyallahü anhüm) Alkame’nin evine gönderdi… Gittiler, Alkame ağır hasta idi. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah demesini söylediler. Bir türlü söyleyemedi. Üzüldüler. “Oğlum beni hep tersliyor!”
Vaziyeti bildirmesi için Bilal radıyallahü anhı Resulullah efendimize gönderdiler. Resul-i Ekrem efendimiz ana ve babasının hayatta olup olmadıklarını sordu. Babasının öldüğünü, ihtiyar anasının hayatta olduğunu öğrendiler.
Resulullah efendimiz, oğlu ile aralarının nasıl olduğunu sordurduğunda, ihtiyar kadın:
“O hep hanımını dinliyor, beni tersliyor, hiçbir isteğimi yerine getirmiyor” cevabını verdi.
Resul-i Ekrem, Bilal-i Habeşî radıyallahü anha:
“Git bir yığın odun topla, onu ateşte yakalım” buyurdu.
Bu sözleri duyan Alkame’nin annesi:
“Ya Resûlallah! O benim oğlum ve gönlümün meyvesidir. Onu benim gözlerimin önünde yakacak mısın? Buna yüreğim nasıl dayanır” dedi. Resulullah efendimiz şöyle buyurdu:
“Ey Alkame’nin annesi, Allah’ın azabı daha şiddetli ve daha devamlıdır. Sen içinden Allah’ın onu mağfiret etmesini diliyorsun. O halde ona kırgın olmadığını açıkla. Hakkını helal et. Varlığım Kudret elinde olan Allah’a yeminle söylerim ki, sen ona kırgın oldukça, onun ne namazı, ne orucu ne de diğer iyilikleri kendisine fayda vermez.”

“Ona hakkımı helal ettim”
Alkame’nin annesi ellerini açtı ve:
“Ya Resulallah! Ben oğlum Alkame’den razıyım, haklarımı ona helal ettim” dedi.
Resul-i Ekrem efendimiz:
“Ya Bilal! Git bak, Alkame Lâ ilahe illallah diyebiliyor mu?” buyurdu.
Bilal-i Habeşî hazretleri hemen gitti. Alkame’nin evine vardı. Daha kapıdan girerken onun, Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah demekte olduğunu işitti.
Alkame radıyallahü anh o gün vefat etti… Yıkandı, kefenlendi. Resul-i Ekrem efendimiz namazını kıldırdı ve defnetti…

BETERİN BETERİ VAR

6 Mayıs 2008 Salı | 4 Yorum »
  Alıntıyla Cevap Ver Mesajı değiştir/sil


BETERİN BETERİ VAR

Derviş Mehmed işten çıkarılır.
Eve gelip durumu bildirince, üç-beş gün sonra hanımı;
‘ eve ekmek getirmiyen beye herif denmez’ diyerek,
içeri almaz.
Gidecek yeri olmadığından Şeyhin dergahına gider. Bu sırada şeyh talebeleriyle sohbet etmektedir. Bu arada börek çörek yenmekte, çaylar içilmektedir. Derviş Mehmed de aralarına katılır. Şeyh, sohbet esnasında;
beterin beteri vardır, insan içinde bulunduğu duruma şükretmeli,
der. Bunu bir kaç defa tekrar edince, bizim zavallı dayanamaz, kendi kendine,
(!.. postun üzerindesin, sevenlerin etrafında, talebelerin hizmet ediyor, keyfin yerinde… Elbette içinde bulunduğun duruma şükredersin, ya ben ne yapayım) diye mırıldanır.

Şeyh, bunun kalbindeki sıkıntıyı fark edince;
- ” evladım, sen de içinde bulunduğun duruma şükret. Beterin beteri vardır der.
Derviş Mehmed dayanamaz,
-Şu an besbeter bir durumdayım Efendim… Hem işten kovuldum, hem de evden…

Şeyh oralı olmaz aynı sözünü tekrar eder:

‘Beterin beteri vardır. Sen yine de durumuna şükret’.

Derviş Mehmed, cevap vermez ama daha beterini hayal bile edemez.
Bu sırada akşam olmuştur. Herkes köşesine çekilince, Derviş Mehmed de, belki hanımı razı edersem diye dergahtan çıkıp eve gider. Kapıyı çalar, hanımına
-’beni affet, perişanı! diye yalvarır.
Fakat hanımı, içeri almaz. Kapının bir kenarına kıvrılır. Soğuktan titremeye başar, kuytu bir yere oturur, fakat çok geçmeden zaptiyeler bunu gizlenmiş olarak görünce şüphelenip karakola götürürler. Eşkaline bakınca bunu nezarete atarlar.
Meğer o civarda bir hırsızlık olmuş. Hırsızın eşkali de bizimkine uyuyormuş. Zavallı, geceyi nezarete atılmış ipsiz sapsız haydutların arasında geçirir.

Şeyh, durumu öğrenir, ziyaretine gelir. Daha, nasılsın diye sormadan bizimki feryat eder:
-Nedir bu başıma gelenler? Önce işten sonra eşten oldum, şimdi de…"

Şeyh sözünü keser:
- Beterinde beteri vardır.

Bizimki dayanamaz:
- Hocam anlatamadım galiba… Suçsuz yere hırsız damgası yedim. Üstelik bu haydutlarla aynı yerdeyim, şunların tiplerine baksana…"

Şeyh hiç umursamadan karakoldan ayrılır. O gece nezaretteki zanlılar arasında müthiş bir kavga çıkar. Sille tokat birbirlerine girerler. Bizim Mehmet bir kenara sinerek boğuşanları seyreder. Bu sırada zaptiyeler kavgayı ayırır. Kavganın sebebi araştırılır. Kavganın Mehmet geldikten sonra çıktığını gören zaptiyeler, zavallıyı kavgayı başlatmakla suçlayıp tekme tokat tek kişilik bir hücreye atarlar.

O geceyi hücrede geçiren Mehmet, sabahleyin şeyhi karşısında görünce ağlamaya başlar. Başından geçenleri sıkıntıları anlatır. Ama şeyh aynı şeyi tekrar eder:
- Beterin beteri vardır, sen durumuna sabret.
Derviş Mehmed şaşkınlıktan ağlamayı bile unutur:
-Sabır mı? Sabır taşı olsa çatlar.

Şeyh güler geçer.
Bizimkinin öfkeden kanı beynine sıçrarsa da bir şey diyemez.
Şeyh gidince ortalığı birbirine katar. Bağırıp çağırır, hücre kapısını tekmeler. Gürültüye gelen zaptiye memuruna da hakaret edince fena şekilde dayak yer. Üstelik de ;
"Bu herif yalnızlıktan sıkılmış olmalı" diyerek yanına hasta olan Mecusi bir tutukluyu koyarlar. Tek kişilik bir hücrede iki kişi olması bir yana, adamın ömrü boyunca yıkanmamış, saçı sakalı kir pas içinde, hastalıktan inlemesi bizimkini perişan eder. Geceyi Mecusi ile koyun koyuna geçirirler. Sabah olunca şeyh tekrar ziyaretine gelir. Der ki:
- Ooo… Ne kadar güzel… Bir de arkadaşın olmuş. Yalnızlık çekmezsin."
-Böyle arkadaş olmaz olsun efendim. Herif hasta ve baygın yatıyor, üstelik de leş gibi kokuyor. Dar yerde mecburen kalıyoruz.

Şeyh yine hiçbir şey söylemeden ayrılır. Bir kaç saat sonra hasta Mecusi hem kusmaya, hem de altına kaçırmaya başlar. Mehmet hücrede yine tek başına kalabilmek için bir fırsat bilerek görevlileri çağırır. Görevliler durumun vahametini görünce;
-"Bundan sonra bu hücrenin temizliğinden sen sorumlusun" diyerek bir kova su ile bez verip giderler.

Nezarettekiler ikiye ayrılır, yine aralarında kavga çıkar, çoğu şişlenir ölür, kalanı da yaralanır.
Ertesi gün şeyh efendi karakolu ziyarete gelir. Hücreye yaklaşınca Derviş Mehmed’in yanık sesini duyar. O bir yandan Mecusiyi ve hücreyi temizliyor, bir yandan da dua ediyorlar.
- Ya Rabbi sana şükürler olsun, iyi ki hücreye girmişim, ben de muhakkak kavgada ölebilirdim. Bir de Mecusiye hizmet ettiğimden dolmayı Mecusi müslüman oldu.

Şeyhi görünce başını eğer:
-Haklıymışsınız efendim. Bu adamcağız hasta oldu. Temizliğini de bana yaptırdılar. Düşündüm ki, ya bu adam ölürse halim ne olur? Beni cinayetle bile suçlarlardı veya buraya hiç uğramaz, adamın cenazesiyle kim bilir kaç gün daha burada tutarlardı. İyi ki ölmedi, hem de müslüman oldu, üstelikte büyük kavgadan kurtulmuş oldum.

Şeyhi gülümser:
- Beterin beteri olduğunu anladın demek…
Şeyh, Derviş Mehmed’ e dua eder.
Gerçek hırsız yakalanır.

Derviş Mehmed çok geçmeden karakoldan çıkarılır. O da beterin beteri olduğunu yaşayarak anlar.
Hanımı da Derviş Mehmed’ in yokluğun da pimşan olup, afv eder.
Derviş Mehmed’i tekrar eve kabul eder.

TUBA GÜVEN’in MANİDAR 1 YAZISI

2 Mayıs 2008 Cuma | Yorum yok »
Hayrola Beyler
 
Beyler çok telaşlı gözüküyorsunuz. ‘367 Sabih‘ bile Ergenekon’a sahip çıktığına göre, oldukça sıkışmış durumdasınız. Yahu insan biraz omurgalı durur. Biraz olsun gerçeklerle ters düşmez. Bir türlü Ergenekon’la ilgili yazı yazamaya eliniz varmıyor.  

Devamı için tıklayın »

GÜLHANE’YE ÜSTSÜZLER DE GELMİŞTİ

1 Mayıs 2008 Perşembe | 1 Yorum »

GÜLHANE’YE  ÜSTSÜZLER DE GELMİŞTİ

   Dünkü ”GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ? ”
yazımdan sonra bu gün yine temaşaya gitdim.
  DAHA DA AZITMIŞLARDI…
  Üstelik daha girişdeki büstün yanında ATA’ya yakın 2  dilber de üstsüz sere serpe yatmıştı.Yemyeşil çimenlere sarı atleticiğini yukarıya  çekerek PLAJ’daymışcasına SÜTYENSİZ uzanmışlardı.
  Haremiyle meşhur TOPKAPI SARAYI duvar diplerni de ÖĞRENCİ ve KEÇİ SAKALLI-TÜRBANLI SHOWMENLER  tutmuşlardı.GERÇİ Osmanlı Sarayı’nda BELGELERE geçen 1 posizyon daha DEVLET ARŞİVİ’nde rastlamadım.

   BELGESİ OLAN VARSA BERİ GELSİN!

   HARAM’dan habersiz İRAN-HİNT-MISIRLI REFORMİST islamcı yazar müsveddelerinin kitaplarndan MUTA-CİHAD yazılarını yanlış anlayıp, MÜSLÜMANLARI DEVLET ile karşı karşıya getirten casus  NAYLON MÜCAHİTLERİN EKTİĞİ tohumları aleni ahlaksızlık sergiliyorlardı…

 HALK, TURİST ve EMNİYETi bile TAKMIYAN SHOWMENLERE 1 dur! DİYEN ÇIKMASI TEMENNİMİZDİR.

 

——-
        GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

       İstanbul’un göbeğinde, Valilik,Emniyet ve Adliye ile arasında sadece 1 tranvay yolu geçen GÜLHANE maalesef ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ gibi içler açısı manzaralar arz etmekdedir.

      Havalar ısınıyor.

     Okulların tatil olmasına az kaldı ya!

    Mart ayından beri GÜLHANE’ye sabah 8′de öğrenciler, ondan sonra da ÖĞRENCİ-TÜRBANLI çiftleşmesi alanı halini alıyor.

    KERHANE de bile yapıltırılmıyan pozisyonlar ile ZİYARETCİ AİLE ve TURİSTLERE neredeyse SHOWLARI aratmıyan manzararalar gösterimdedir.

   Öğrencilere; veli ve idareciler, emanetlere sahip çıkmazsa olacağı budur!

   Ya TÜRBANLI SHOWMENLERE ne demeli?

   Üstü şiş altı şişhane misali GÜLHANE KERHANESİ’nde [SARAYBURNU ve diğer PARKLAR] utanılacak pislikleri yapanlar; bu ne idüğü bilinmiyen:

   ATALATIMIZ GİBİ ÖRTÜNMİYEN , İSLAMİ KİSVE ŞARLATANLARI TÜRNBANLILAR ve hacı değil de KEÇİ SAKALLI MUZIRLAR, hakiki MÜSLİMANLARI da üzecek davranışlar sergilemektedirler!

   SADECE TÜRBAN ve KEÇİ SAKALLI MAHLUKLARIN İSLAM ile alakaları olmadıkları muhakkakdır.FIKIH ve İLMİHAL kitaplarındaki helal ve HARAMLARI öğretilmiyen NAYLON MÜCAHİTLERDEN başka birşey de beklenemez.

   YETKİLİLER de MEDYA baskısından çekinceli davranıyor olabilirler!

   Ama öğrenci ve çocuklarımıza sahip çıkabilir.

GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

30 Nisan 2008 Çarşamba | 2 Yorum »

           GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

     İstanbul’un göbeğinde, Valilik,Emniyet ve Adliye ile arasında sadece 1 tranvay yolu geçen GÜLHANE  maalesef  ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ  gibi içler açısı manzaralar arz etmekdedir.

    Havalar ısınıyor.

   Okulların tatil olmasına az kaldı ya!

  Mart ayından beri GÜLHANE’ye sabah 8′de öğrenciler, ondan sonra da ÖĞRENCİ-TÜRBANLI  çiftleşmesi alanı halini alıyor.

   KERHANE de bile yapıltırılmıyan pozisyonlar ile ZİYARETCİ AİLE ve TURİSTLERE neredeyse SHOWLARI aratmıyan manzararalar gösterimdedir.

Öğrencilere;  veli ve idareciler,   emanetlere sahip çıkmazsa olacağı budur!

 Ya TÜRBANLI SHOWMENLERE ne demeli?

Üstü şiş altı şişhane misali GÜLHANE KERHANESİ’nde  [SARAYBURNU ve diğer PARKLAR] utanılacak pislikleri yapanlar; bu ne idüğü bilinmiyen:

 ATALATIMIZ GİBİ ÖRTÜNMİYEN , İSLAMİ KİSVE ŞARLATANLARI TÜRNBANLILAR ve hacı değil de KEÇİ SAKALLI  MUZIRLAR, hakiki MÜSLİMANLARI da üzecek davranışlar sergilemektedirler!

           SADECE TÜRBAN ve KEÇİ SAKALLI   MAHLUKLARIN İSLAM ile alakaları olmadıkları muhakkakdır.FIKIH ve İLMİHAL  kitaplarındaki helal ve HARAMLARI öğretilmiyen NAYLON MÜCAHİTLERDEN başka birşey de beklenemez.

          YETKİLİLER de MEDYA  baskısından çekinceli davranıyor olabilirler!

  Ama öğrenci ve çocuklarımıza sahip çıkabiliriz….

GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

30 Nisan 2008 Çarşamba | 1 Yorum »

                                GÜLHANE ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ Mİ?

     İstanbul’un göbeğinde, Valilik,Emniyet ve Adliye ile arasında sadece 1 tranvay yolu geçen GÜLHANE  maalesef  ÖĞRENCİ-TÜRBANLI KERHANESİ  gibi içler açısı manzaralar arz etmekdedir.

    Havalar ısınıyor.

   Okulların tatil olmasına az kaldı ya!

  Mart ayından beri GÜLHANE’ye sabah 8′de öğrenciler, ondan sonra da ÖĞRENCİ-TÜRBANLI  çiftleşmesi alanı halini alıyor.

   KERHANE de bile yapıltırılmıyan pozisyonlar ile ZİYARETCİ AİLE ve TURİSTLERE neredeyse SHOWLARI aratmıyan manzararalar gösterimdedir.

Öğrencilere;  veli ve idareciler,   emanetlere sahip çıkmazsa olacağı budur!

 Ya TÜRBANLI SHOWMENLERE ne demeli?

Üstü şiş altı şişhane misali GÜLHANE KERHANESİ’nde  [SARAYBURNU ve diğer PARKLAR] utanılacak pislikleri yapanlar; bu ne idüğü bilinmiyen:

 ATALATIMIZ GİBİ ÖRTÜNMİYEN , İSLAMİ KİSVE ŞARLATANLARI TÜRNBANLILAR ve hacı değil de KEÇİ SAKALLI  MUZIRLAR, hakiki MÜSLİMANLARI da üzecek davranışlar sergilemektedirler!

 SADECE TÜRBAN ve KEÇİ SAKALLI   MAHLUKLARIN İSLAM ile alakaları olmadıkları muhakkakdır.FIKIH ve İLMİHAL  kitaplarındaki helal ve HARAMLARI öğretilmiyen NAYLON MÜCAHİTLERDEN başka birşey de beklenemez.

YETKİLİLER de MEDYA  baskısından çekinceli davranıyor olabilirler!

 Ama öğrenci ve çocuklarımıza sahip çıkabiliriz….

AĞLAMA DERNEĞİ

26 Nisan 2008 Cumartesi | Yorum yok »

AĞLAMA DERNEĞİ

AĞLAMA DERNEĞİ
OLUR MU?
OLUYORMUŞ HEM DE BAŞKANI DA BİZİM OFLİ ALİ OLURSA BAL GİBİ OLUR!
OFLİ ALİ’ Yİ KARTAL/YAKACIKDAN TANIRIM.SOHBETİMİZ ve YEMEK YEMİŞLİĞİMİZ DE VAR AMA O ZAMAN HEP GÜLDÜRÜRDÜ.DAHA SONRA HISIMLIĞIMIZ DA OLDU.ALEM ADAMDI VELHASIL…
MİLLETİN KRİZDEN-KERİZDEN ANASI AĞLARKEN BUNU PARAYA TAHVİL ETMESİ, DE CABASI …

BAKIN OFLİ ALİ’ NİN MARİFETLERİNE:

Cenaze evleri için özel ağıtçı servisi!

Oflu Ali’nin kurduğu ‘Cenaze Ağlama Derneği’, cenazelerde ‘ağlama’ hizmeti sunuyor. Verilen ücrete göre, istenirse 70 kişi grup halinde feryat figan ağlıyor
***

İtinayla ağlanır!

Karadeniz insanı, keskin zekası ile hem güldürmeye hem de şaşırtmaya devam ediyor.
AĞLAMA DERNEĞİ
Televizyonlarda uzun yıllar boyunca "Reis’in Takası" adlı programıyla insanları hem düşündüren hem de güldüren Oflu Ali, bu kez de ilginç bir dernekle karşımıza çıktı. Oflu Ali’nin 1985 yılında kurduğu "Cenaze Ağlama Derneği", ölü-diri ayrımı yapmadan, insanlarımıza hizmet vermeye devam ediyor.

DERNEĞİN HİKAYESİ…
"Böyle de dernek olur mu?" dedirten bu ilginç derneğin hikayesini Oflu Ali’den dinliyoruz: "1985 yılında Selimiye’de bir cenazede ağlayan insanlar gördüm. İçlerinden biri çok feryat ediyordu. ‘Kardeş’ dedim ona, ‘Kendini bu kadar heder etme, Allah’ın takdiri buymuş’ Adam bana döndü, ‘Ben cenaze ağlayıcısıyım. İşimi yapıyorum. Fazla meşgul etme, şimdi ölü sahipleri beni gözetliyordur’ dedi. O günden sonra bu derneği kurmaya karar verdim. Derneğimizi ölülere ağlamak için kurduk. Aslında insanlara ölmeden ağlamak lazım ama biz ölülerimize ağlıyoruz. Hem de hüngür hüngür ağlıyoruz."

TABUTA SARILIP AĞLIYORLAR
Diyelim ki cenazeniz var. Ölünün arkasından konuşulmaz ama merhum da pek sevilen biri değil. Ya da pek akrabası yok. Kısacası arkasından ağlayacak insanı yok. Hemen "Cenaze Ağlama Derneği"ni arıyorsunuz. Ücretin bir kısmını peşin ödüyorsunuz. 70 kişilik grup cenazenize geliyor ve hıçkırıklarla, tabuta sarılarak, feryatlala 2 saat ağlıyor. Hatta, isteğe bağlı olarak dövünerek de ağlıyorlar.

ALLAH MUHTAÇ ETMESİN!
Oflu Ali, "Derneğimizin elemanları arasında sokak çocukları da var. Onlar da sebepleniyorlar. Yani cenazesinde ağladığımız merhumların garibanlara da bir faydası oluyor" sözleriyle olayın bir başka boyutununun da altını çiziyor. Oflu Ali, "Ben insanların dirisini güldürürüm, dernek üyeleri de ölülerine ağlar" diyor. Ne diyelim. Allah herkese cenazesinde ağlayacak dostlar nasip etsin de, kimseyi "Cenaze Ağlama Derneği"ne muhtaç etmesin.
Evlere fıkra servisi

Oflu Ali’nin Başbakan Erdoğan’dan Bill Clinton’a, Prof. Dr. Mesut Parlak’tan Orgeneral Hurşit Tolon’a kadar fıkra anlatmadığı kişi yok. Kadınların günlerine de katılan Oflu Ali "Bir akşam bile boş kalmam. Biri mutlaka arayıp evine çağırır" diyor

MELİS ALPHAN

Geçenlerde bir duyum aldım. Kadınların günlerine gidip fıkra anlatan bir adam varmış. Ona Oflu Ali diyorlar. Gerçek ismi Ali Öztürk. İzini bulup onunla konuştuğumda Oflu Ali’nin sadece kadınların günlerine değil; stres atmak, karısıyla barışmak, misafirlerini eğlendirmek isteyen insanların evlerine gittiğini, bir de Cenaze Ağlama Derneği’nin yönetim kurulu başkanı olduğunu öğrendim. Fıkralardan oluşan "Reisin Takası" adlı bir albüm de çıkarmış. Siz de göreceksiniz ki Oflu Ali fıkra anlatmadan duramıyor. Sorduğum her soruya fıkrayla karışık bir cevap verdi.

Ne zamandan beri fıkra anlatıyorsunuz?
Çocukluğumdan beri. Biz Karadenizlilerin en önemli özelliği başkalarını güldürmek için kendimizle dalga geçmektir. Okulda öğretmenlerden onları güldürerek not alırdım. Geçenlerde gözlükçüye gittim. Aldım gözlüğü, borcumu sordum. "Abi at bir şey" dedi. "Başka bir yere yaptırmıştım. O hiçbir şey almadı. Sen de aynı fiyata yap" dedim. Adam "Tamam" dedi.

"Beş bin fıkrayı dört saatte anlatırım"

Komiksiniz diye sizden para da almıyorlar yani.
Neredeyse her şey bedavaya geliyor. Geçen akşam bir balıkçıya gittik. Garsona bir fıkra anlattım, o da gitti patronuna anlattı. Patron geldi, "Kardeşim biz seni gökte ararken yerde bulduk. Bir-iki fıkra da bize anlat" dedi. Bir-iki tane de patrona anlattık, yemek bedavaya geldi.

Kaç fıkra biliyorsunuz?
Beş bin. Dört saatte anlatırım.

Yarattığınız fıkralar var mı?
Var. Komik olaylar sanki hep beni buluyor. Adamın biri beni telefonla arıyor. Açıyorum telefonu, "Osman n’aber?" diyor. "Ben Osman değilim. Yanlış aradın" diyorum. Adam bana "Sen yanlış açtın lan" diyor.

Ne tür fıkralar anlatıyorsunuz?
3 bin 500′ü müstehcen fıkralar. Bende 1930 model fıkra da var 2006 model de. Geçenlerde bir dernek gecesinde sunuculuk yapıyordum. "Dikkat et. Milletvekilleri var" dediler. "Anlatmadan duramam. İsterlerse kızsınlar" dedim. Ve şunu anlattım: "Bir milletvekili Karadeniz’de konuşma yapıyor. Ceketini çıkarıp bir hemşeriye veriyor. Bu arada ‘Böyle yapacağız, şöyle edeceğiz’ diye konuşma yapıyor. Bir ara çocuğa dönüp ‘Oğlum niye elinde tutuyorsun? Assana ceketi’ diyor. Çocuk da ‘K… adamı, bu memlekete çivi mi çaktınız? Nereye asacağım ben bu ceketi?’ diyor."

"Güldüremeyeceğim insan yok benim"

Evde de fıkra anlatır mısınız?
Evde de aynıyım. Karım ne zaman ciddi olduğumu anlayamaz. Çünkü hiç ciddi olmadım. Tabii anlattığım fıkralar ibret verici olmalı. Mesela Türkiye’de bir misyonerlik çalışması yapılıyor. Buna uygun bir fıkra uydurdum: "Trabzon’a bir papaz geliyor. Meydanda 10 yaşında bir çocuğu durduruyor. ‘Oğlum Ayasofya kilisesini tarif eder misin?’ diyor. ‘Amca, tarif etmekle olmaz. Götüreyim seni’ diyor. Papazın hoşuna gidiyor. Çocuğu kandıracak ya, çantasından bir İncil çıkarıp ona veriyor ve ‘Al oğlum, bunu oku da yarın sana cennetin yolunu göstereyim’ diyor. Çocuk da diyor ki: ‘Ot kafa, sen daha kilisenin yolunu bulamıyorsun, cennetin yolunu nasıl bulacaksın?’ Adam hemen ayrılıyor oradan."

Herkesi güldürebilir misiniz?
Güldüremeyeceğim insan yok.

Evlere gidip fıkra anlatıyormuşsunuz…
Beni çağıranlar da stresten uzak kalmak isteyen kişiler. Ya işyerine ya evine çağırıyor. Personele moral vermek istediklerinde çağırıyorlar. Bu akşam boş kalmam. Biri mutlaka arayıp evine çağırır. Bazıları da telefonda istiyor. Geçenlerde Büyükçekmece Belediye başkanı Suriye sınırında geziye çıkmış. Aradı beni, "Ali bana bir fıkra anlat" dedi. Mikrofonu da açmış. "Başkanım bu korsana giriyor. 20 kişi var etrafında, onlara da dinleteceksin" dedim. Kadınların günlerine de gidiyorum. Gitmediğim yer yok. Evde adam karısıyla kavga etmiştir, kaçamak yapmıştır, karısıyla papaz olmuştur. Beni çağırıyor. Ben gidip fıkra anlatınca ev neşeleniyor.

Bu insanlar sizin samimi olduğunuz kişiler mi?
Hayır, çoğunu tanımıyorum.

"Clinton’a ‘Reisin Takası’ dedirttim"

Fıkra anlattığınız kimler var?
Daha çok siyasetçiler ve bürokratlar. Orgeneral Hurşit Tolon fıkralarımı şivemden dolayı anlamıyor. Tercüme ediyorlar. Kenan Evren’e "Bir zamanlar ismini duyunca ayaklarımız titriyordu. Şimdi bir fıkra anlatıp seni güldürüyorum. Bu kıyağımı unutma" dedim. Başbakan Erdoğan, Yılmaz Ulusoy, İbrahim Cevahir ve Mehmet Ali Yılmaz’a fıkra anlattım. İstanbul Üniversitesi Rektörü Mesut Parlak her gün arar, "Yeni bir şey var mı?" diye sorar.

"Hediye veriyorlar"
1995′te Amerika’ya gittim. "Clinton’la görüşeceğim" diye tutturdum. Clinton’ın kızının arkadaşı bir Türk vardı. Kızının torpiliyle Clinton’ın özel kalemiyle görüştük. Özel kalem "Parlamenter mi?" diye sordu. TGRT’de program yapıyordum. "’Reisin Takası’ programını yapıyor" dediler. Adam sırtını öyle bir döndü ki!
Tercümana "Bir dolar çıkar" dedim. Ben de kimliğimi çıkardım. Kimliğimde "Of" yazıyor. Doların üzerinde United States of Amerika yazıyor ya. Dedim ki "Burada da ‘of’ var burada da. Hısım oluyoruz. Niye bizi zor durumda bırakıyorsun?" Adam başladı gülmeye. 15 gün sonra sarayın bahçesinde ayakta görüştüm Clinton’la. Clinton’a "Reisin Takası" dedirttim, "Karadeniz Sahil Yolu’na yardım edeceğim" dedirttim. Temel’le Dursun’un ABD’yi keşfetmesini bize yanlış aksettirdiklerini, Kristof Kolomb’un sahtekar olduğunu anlattım. Helmut Kohl’ü gelininin halamın kızı olduğuna inandırdım.

Kaç para alıyorsunuz?
Eve çağıranlar hediye veriyor.

En komik fıkranız hangisi?
Bir uçak maceram var. Almanya’dan geliyorum. Yemek yenmiş, mayışmış herkes, uyuyor. Canım da sıkılıyor. Sağımdaki adama merhaba deyim ki sohbet başlasın diye düşündüm. "Dayı merhaba" dedim. Adam bir şey demeden cama döndü. Koridor tarafındaki adama döndüm, "Dayı merhaba" dedim. O da döndü koridora. Kaldım sap gibi. Uçakta sessizliği bozmam lazımdı. Koltukların arasından yarı belime kadar kalktım. "Hostes hanım bakar mısın!" diye bağırınca uçakta uyuyanlar "Bu salak kim, düğmeye basmıyor, hostesi ağzıyla çağırıyor" diye düşünüp baktı.
Hostes koşa koşa geldi. "Kızım, afedersin, yatsı namazı geçiyor. Uçağın rotasını kıbleye döndür, bir namaz kılayım" deyince millet başladı gülmeye. Hostes "Olmaz" diyor. Yanımızdaki hacı da karısını dürtüyor, "Ne dini bütün çocuk, uçakta namaz kılacak" diyor. Ben saf köylü gibi "Hanımefendi ne olur, 10 dakika dönün" diye yalvarıyorum. Ama nasıl yalvarmak!
En sonunda "O zaman bir seccade ver de koridorda kılayım" dedim. Millet gülmekten yerlere yatıyor. Beni ciddi zannediyorlar. Hostes, "Seccade olmaz" dedi. "Öyle mi, o zaman bana bir viski ver. Ben kıbleyi bulurum" deyince hacı başladı söylenmeye.

Cenazede para karşılığı ağlıyorlar

Cenaze Ağlama Derneği Yönetim Kurulu Başkanısınız.
1994′te Selimiye’de caminin kapısından geçerken bir baktım adamın biri tabutun başında ağlıyor. Ama ne ağlamak. Tabutu parçalayacak. "Başın sağ olsun. Ölüye yazık olur. Böyle ağlama" dedim. Demesin mi bana "Ben tanımıyorum. Parayla ağlıyorum" diye. "Yarısını ver, ben de ağlayayım" dedim. 1995′te derneği kurdum. Ekibim 300 kişilik. Hep para kazanmış, cebinde akrep olan pintiler var, servet bırakmış. Hanım da makyajı bozulmasın diye arıyor, "Ali bey, kocam evde, ağlayabilir misiniz?" diye soruyor. Ekibi yolluyorum. Camları açıyorlar. Çatıya bile çıkan oluyor. Bir saat evde, bir saat de caminin kapısında ağlıyorlar. Mahalledeki insanlar da "Ne iyi adammış, kıymetini bilemedik" diyor. Bir kişinin bir saat ağlaması 300 milyon. Toplam 16 milyar alıyoruz. Fatura da kesmiyoruz çünkü ölüye vergi iadesi yok.

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN HALİMİZE…

Sayfalar : [1] 2 3 4

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.