Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
16 Mart 2008 Pazar

ÇAY:
KUTSAL RİTÜELLERİN, SOĞUMUŞ ELLERİN İÇECEĞİ

60 milyonluk bir ülkeyiz… Ve bu ülke, sabahki bir bardak çayını içmezse güne asla başlayamayacak olan insanlarla dolu…

Evden çıkmadan hemen önce ve alelacele… Evden tam çıkarken… Annelerin hazırladığı… Vapurda martıları izlerken… Dağları seyrederken ya da denizi düşünürken… Güneşi özlerken ya da sevgiliyi beklerken içilen bir bardak çay…

O çay ki, içine girdiği andan itibaren bir alışkanlığın tatminini, bir sıcaklık hissini ya da güzel bir aromayı hissettiren kutsal bir içecek.

5000 yıl öncesine giden çayın tarihi konusunda çeşitli efsaneler var:

Bunlardan ilki Çin’e gidiyor. M.Ö. 2700′lü yıllarda tıp bilimine meraklı olduğu bilinen Çin İmparatoru Shen Nung, sıcak su içmenin sağlığa olan olumlu etkilerini gözlemlemiş. Bir gün kendi sıcak suyunu hazırlarken, demliğine birkaç yaprak düşmüş. Kaynayan suyun buharından mistik ve rahatlatıcı bir aroma yükseldiğini görmüş ve bu sıcak içecekten bir bardak içerek onun harika lezzeti ve aroması karşısında hayret etmiş. Demliğine düşen bu yapraklar bir çeşit yaban çay ağacına aitmiş….

Çayın Japonya’daki efsanesi bizi Bodidharma isimli bir Budist keşişe götürüyor. Hayatının yedi yılını Buda’ya adayarak uyumadan geçiren bu keşiş, meditasyon sırasında istemeyerek uyuya kalınca çok kızmış ve ardından göz kapaklarını kesip toprağa atmış. Toprakta köklenerek büyüyen bitki, çay bitkisiymiş.

Hindistan da çayın keşfini Bodidharma’ya bağlar. Onların öyküsüne göre bu rahip uykusuz geçirdiği yılların beşincisinde yanındaki ağaçtan birkaç yaprak alır ve çiğner. Birden bire canlandığını gören rahip bunu sık sık tekrarlayarak yedi yıllık meditasyonunu bitirir. Bu yabani ağaç elbette ki çay bitkisidir.

Sudan sonra en eski ve en çok tercih edilen içecek olan çayın ülkemizdeki serüveni oldukça yenidir. 1888′deki ilk ciddi girişimden sonra üretimdeki gerçek başarı ancak 1940′larda elde edilmiştir. Bugün Türkiye, üretimde Hindistan, Seylan gibi ülkelerden sonraki yerini korumakta ve aynı başarıyı tüketimde de İngiliz ve İrlandalılardan sonra en çok çay tüketenlerden biri olarak göstermektedir.

Çay, bazen enerji kaynağı, bazen de rahatlatan büyülü bir içecektir. Ülkemizde 7′den 70′e herkes çay tüketir, bu tüketim yaş, meslek, gelir durumu farklılığı gözetmez.

Çayı demlerken sadece büyük bir demlik kullanan birçok ülkenin yanısıra Türkiye’de çay hazırlanırken önce çaydanlığın alt bölümünde su kaynatılır, kaynayan su, üst demlikte bulunan çaya eklenir ve alttan gelen buhar ile demlenen çay, geleneksel olarak ince belli cam bardaklarda içilir. Çayın fincanla içilmesi de ayrı bir zevktir. Çayını açık ya da koyu tercih edenler, limon ya da şeker ekleyenler vardır, ancak tüm bu kişiler için en önemli şeylerden biri çayın rengidir. Günlük deyişle “tavşan kanı” olan bu renk, berrak ve güzel bir kırmızı tonudur.

Dünyanın diğer yerlerinde; İngilizler klasik beş çayından vazgeçemez ve çaya süt eklemeyi sever, Çinliler için “yeşil çay” yaşamsaldır, Japonların en popüler çayı “Sencha”dır, Kuzey Afrika’da çay nane ile aromalandırılır, Orta Doğu’da çay genellikle limonla içilir, Ruslar içine reçel koyar ya da “kıtlama” şeker ile içer, kahve tutkunu Amerikalılar ise çayı demleyip buz gibi soğuttuktan sonra keyfini çıkarır, daha çok sağlık yönü ile çay yeniden popülarite kazanmıştır. Tibet’te ise çay, süt veya su ile demlendikten sonra tereyağı ile karıştırılarak yoğun bir beslenme içeceği elde edilir. Ve saire, ve saire….

Siyah (tam fermente), Oolong (yarı fermente) ve yeşil (fermente edilmemiş) türleriyle içilebilen, tüm güzelliğine ek olarak içindeki antioksidanlar sayesinde yararlı da olan kutsal içecek çay, herkese farklı bir lezzet, farklı bir içim sunsa da, yaşamlarımızda yüzyıllardır vardır.

Çay bitkisini merak ederseniz, hiç üşenmeyin, Doğu Karadeniz’e doğru bırakın kendinizi. Arkanızda dağlar, önünüzde engin Karadeniz ve beliniz yüksekliğinde yemyeşil, taptaze çay bitkileri…Çay bahçelerindeki kadınlarla konuşun, o çocukların güzel yüzlerine bakın, sizi çepeçevre saran çay zenginliğine dalın. Bu arada üzerinize tatlı ve ince bir yağmur yağsın, siz bir yere girin, oturun, sıcak bardağı tutarken eliniz ısınsın, bu güzel lezzetin tadına varın…..



14 Mart 2008 Cuma

TÜBİTAK, internet sitesindeki ‘merak ettikleriniz’ bölümüne gelen ‘Leyleklerde hamilelik ne kadar sürer?’, ‘Şimşeğin çakış hızı nedir?’, ‘Sorum çok net sizce uzaylı diye bir şey var mı?’ gibi birbirinden çarpıcı s

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun (TÜBİTAK) Bilim ve Teknik Dergisi’nin internet sayfasındaki ‘Merak Ettikleriniz’ bölümüne yanıtlanması istemiyle gönderilen sorular okuyanları şaşırtıyor.

‘http://www.biltek.tubitak.gov.tr’ sitesinde bulunan bilgilere göre, ‘Merak ettikleriniz’ bölümünde, ‘Antropoloji, astronomi, bilgisayar, bilim teknik kulübü, biyoloji, botanik, çevre ve iklim, elektronik ve elektronik, fizik, genel, gıda ve teknolojisi, kimya, matematik, psikoloji, satranç, spor, teknoloji-tasarım, tıp, yerbilim, inşaat ve mimari ve zooloji’ ile ilgili konularda gönderilen çok sayıda soruya cevap veriliyor. İşte ilginç sorular…

‘Leyleklerde hamilelik ne kadar sürer?’
‘En uzun rüya 6 saniye midir?’
‘Aşkın kimyası var mı?’
‘Dünyanın merkezindeki ateş sönerse neler olur?’
‘Bazı insanlar sivrisineklere diğerlerinden neden daha çekici gelir?’
‘Kızlık zarı diğer hayvanlarda da bulunur mu?’
‘Örümcek, ağını örerken ipliğini nereden bulur?’
‘Neden kaşınırız ve bazen vücudumuzda kaşınan bir bölgeyi bulamayız?’
‘Ben 8 yaşındayım korsanlar hangi yılda vardı?’
‘Sorum çok net sizce uzaylı diye bir şey var mı?’
‘Kaplumbağamın kabuğu çok yumuşamış, ne yapabilirim?’
‘Uzayda dikilen bir bayrak dünyadaki gibi dalgalanır mı?’
‘Fırtınalı havalarda, evin içinde de olsam, telefondaysam ya da duştaysam, beni yıldırım çarpabileceğini duydum, bu doğru mu?’
‘Şimşeğin çakış hızı nedir?’
‘Köpekbalıkları neden durmadan yüzüyorlar?’
‘Yılanlar ve kertenkeleler, niçin sürekli dillerini dışarıda tutar?’

VE CEVAPLAR
Bilim ve Teknik Dergisi’nden sorulara bilimsel cevaplar verilerek, ilgililerin merakını gidermeye çalışılıyor. ‘Leyleklerde hamileliğin ne kadar sürdüğü’ sorusuna, ‘kuşlarda doğum olayından söz edilemediği gibi bir hamilelik döneminden de bahsedilmeyeceği’ belirtiliyor.

‘En uzun süren rüyanın 6 saniye mi’ sorusuna ise ‘Tekrar eden rüyalarda kişi sürekli birbirine benzer rüyalar görüyor. Bu tip rüyalar yalnızca uykunun son evresinde gerçekleşiyor ve 45 dakika sürebiliyor. İkinci aykırı durum ise gerçek gibi rüyalardır. Gerçek gibi rüyalarda, kişi uyandıktan sonra birkaç dakika gördüğünün rüya mı yoksa gerçek mi olduğuna dair bir bocalama dönemi yaşıyor. Bu tip rüyaların da süresi 30 dakikayı aşabiliyor’ karşılığı veriliyor.

‘Aşkın kimyası var mıdır’ sorusunun yanıtı ise ‘Aşkın kimyası denince ilk akla gelen, feniletilamin (PEA) adlı maddedir’ şeklinde.

‘Bazı insanların, sivrisineklere diğerlerinden neden daha çekici geldiği’ sorusu ise ‘Bilim insanları, sivrisineklerin kurbanlarını neye göre seçtiklerini hala araştırıyor. Gerçekten de bazı insanlar sivrisinekler için oldukça popülerken bazıları da hiç ilgi görmüyor’ diye karşılık buldu.

‘Kızlık diğer hayvanlarda da bulunup bulunmadığı’na ilişkin soruya ise ‘Kızlık zarı (hymen) birçok karasal memelide (kobay, sıçan, köstebek, at, sırtlan, lama, lemur, vs.) bulunuyor’ denildi.

‘Örümceğin, ağını örerken ipliğini nereden bulduğu’ sorusuna ise ‘örümceğin ağını örerken kullandıkları ipliği bir yerden bulmaları için örneğin doğadan toplamalarının gerekmediğini, aslında örümcek ağının, bu canlının kendi ürettiği protein yapısında bir madde olduğu’ şeklinde yanıt veriliyor.

Bir meraklının, ‘Sorum çok net; sizce uzaylı diye bir şey var mı?’ sorusu ise çok net bir yanıt veriliyor: ‘Bilmiyoruz!..’

KAPLUMBAÃANIN YUMUŞAYAN KABUÃU
Evinde bakımını üstlendiği kaplumbağasının ‘kabuğu çok yumuşayan’ bir hayvansever ise soru yönelterek, çözüm arıyor. Verilen cevapta, ‘Haşlanmış bir yumurtanın kabuğunun bir gün kadar suda bekletin. Bu suyu kaplumbağanın suyunun içine koyun. Ara ara da haşlamış yumurta akı verin. Böylece kabuk için gerekli besin verilmiş olur’ deniliyor.

‘Köpekbalıkları neden durmadan yüzüyor’ şeklindeki soruya, ‘Köpekbalıklarının çoğu iki nedenden ötürü durmadan yüzerler; solunum yapmak ve batmamak için’ diye karşılık verildi.

FIRTINADA TEDİRGİNLİK
Bir kişinin de siteye ulaştırdığı, ‘Fırtınalı havalarda, evin içinde de olsam, telefondaysam ya da duştaysam, beni yıldırım çarpabileceğini duydum, bu doğru mu?’ sorusu da ‘Yıldırım son derece güçlü ve tehlikeli bir kuvvet. Evet, telefonda konuşuyorsanız ya da suyla ilgili bir şeylerle uğraşıyorsanız, evin içinde de olsanız sizi çarpabilir’ şeklinde cevaplandı.

YILANLARIN DİLİ
Soru: ‘Yılanlar ve kertenkeleler, niçin sürekli dillerini dışarıda tutar?’
Cevap: ‘Dil dışarıda tutulmaz, sürekli olarak dışarıya uzatılıp, içeriye geri alınır. Özellikle yılanlar ve kertenkelelerde görülen bu davranışın esas nedeni, çevreden duyum almaktır.’
Soru: ‘Balıkların hafızasının kısa süreli olduğu nasıl bir testle anlaşılmıştır.’
Cevap: ‘Balıklar yalnızca içgüdüleriyle hareket eden basit canlılar değil, akıllı, sorunlarına zekice çözümler bulan, toplumsal zekaya sahip canlılar olarak kabul ediliyor.’
Soru: ‘Kargaların ortalama ömrünün yaklaşık 200 yıl olduğunu duydu. Doğru mudur?’
Cevap: ‘Doğada vahşi olarak yaşayan kargalar en fazla 13-14 yıl kadar yaşarlar?’
Soru: ‘Uzun bağırsak ve kısa bağırsağın uzunluğu kaç metredir?’
Cevap: ‘Sağlıklı bir erişkinde ince bağırsak boyu yaklaşık 6-6,5, kalın bağırsak boyuysa yaklaşık 1,5-2 metre.’



14 Mart 2008 Cuma

1 litre atık su 8 litre tatlı suyu kirletiyor. Kirli sular yüzünden yılda 250 milyon kişi hastalıklara yakalanıyor ve 1 milyon 800 bini çocuk olmak üzere 5 milyon insan ölüyor.

20-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Aksaray’da Jeoloji Mühendisliği Bölümü tarafından “Su-Enerji-Sağlık Sempozyumu” düzenlenecek. Sempozyumda Türkiye’nin su ve suya bağlı enerji potansiyelinin verimli kullanımı değerlendirilecek.

Aksaray Üniversitesi (AÜ) Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Afşin 20. yüzyılda dünya nüfusunun 19. yüzyıla oranla 3 kat, su kaynaklarının tüketiminin ise 6 kat arttığını söyledi. Afşin, “Dünyada milyonlarca kadın, gününün yaklaşık dört saatini su taşıyarak geçiriyor. Bir litre atık su 8 litre tatlı suyu kirletiyor. Kirli sular yüzünden yılda 250 milyon kişi hastalıklara yakalanıyor ve bunların 1 milyon 800 bini çocuk olmak üzere 5 milyonu ölüyor. Su sıkıntısı, su kaynaklarının azlığına değil, suyun adaletsiz dağılımına bağlı ve bu sorun şimdilik çoğunlukla yoksulları etkilemektedir. Ulusal ve küresel eylem planlarıyla milyonlarca insanın hayatı kurtarılabilir” dedi.



14 Mart 2008 Cuma

Araştırmacılara göre, Dünya’nın 0,3-0,7 katı kütleye sahip keşfedilmemiş bir gezegenin var olma olasılığı yüksek. Japon astronomlar, büyük çapta daha fazla araştırma yapılırsa bu gizemli gezegenin en fazla 10 yıl içinde keşfedileceğini belirtiyor.

Japon bilim adamları güneş sisteminde keşfedilmemiş 9. bir gezegen olduğuna inanıyor.
Kobe Üniversitesi’nden araştırmacıların bu iddiaları bilgisayar simülasyonlarına dayanıyor.

Araştırmacılara göre, Dünya’nın 0,3-0,7 katı kütleye sahip keşfedilmemiş bir gezegenin var olma olasılığı yüksek.

Japon astronomlar, büyük çapta daha fazla araştırma yapılırsa bu gizemli gezegenin en fazla 10 yıl içinde keşfedileceğini belirtiyor.

Kobe’nin ekibinin araştırmaları “Astronomical Journal” dergisinde nisanda yayımlanacak.

GÜNEŞ SİSTEMİ
Güneş Sistemi’nde Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün olmak üzere 8 gezegenin olduğu kabul ediliyor.

Uluslararası Astronomi Birliği, 1930’da keşfedilen ve Güneş Sistemi’ne dahil olup olmadığı tartışılan Plüton’u 2006’da gezegen statüsünden çıkarmıştı.



14 Mart 2008 Cuma

Bilim adamları, beyin faaliyetlerini tarayarak insanların zihnindeki imgeleri okuyabilecek bir bilgisayar tekniği geliştirdi.

Bu büyük buluş, ABD’li bilimadamlarının, hastanelerde teşhis sürecinde sıkça kullanılan MRI yani manyetik çözünürlük görüntüleme tekniğiyle, bir dizi siyah beyaz fotoğraf gösterdikleri deneklerin beyinlerini incelemeleri sonucunda geldi.

Uzmanlar, daha sonra bir bilgisayar yoluyla yaptıkları her 10 tahminden 9’unda, deneğin ne tür bir imgeye odaklandığını tespit etmeyi başardılar.

Araştırma, gelecekte insanların hayalleri ya da anılarını görüntüleme teknolojisinin geliştirilmesi ihtimalini doğurdu.



14 Mart 2008 Cuma

Japonya, teknolojide sınır tanımıyor. Tokyo’daki güvenlik fuarında sergilenen bir kamera, kişinin cinsiyetini, yaşını ve yüzünü tanıyabiliyor.

Kamera kişinin yaşını ve cinsiyetini, kemik yapısına, göz ve ağız arasındaki aralığa ve göz çevresindeki kırışıklık ve torbalara bakarak tespit ediyor.

Omron firmasının geliştirdiği kamera (OKAO Vision Face Recognition Sensor), henüz yaş dilimleri temelinde çalışıyor. Sözgelimi, 17 yaşındaysanız, sizi 10-19 yaş diliminde gösteriyor.

Ürünün tanıtım videosu için tıklayın…

Cihaz, şimdilik sadece Japon, Çin ve Güney Korelilerin yüzlerini tanıyor. Tek dezavantajı bu değil… Yaşını söylemekten hoşlanmayan kadınların da kameraya pek sıcak bakmayacağı düşünülüyor.



12 Mart 2008 Çarşamba

TAHİR İLE ZÜHRE MESELESİ

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Nazım Hikmet



12 Mart 2008 Çarşamba

Seni seviyordum ve senin haberin yoktu.

Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına
düşüşü ve burnun herkesten başkaydı işte.
Güldüğün zaman yukarıya bakardın. Yukarı kalkan
başın ve gülen gözlerin vardı, ne güzeldiler…

Sen bilmiyordun, ben seni seviyordum.

Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler. Duvarlara,
vitrin camlarına kaldırımlara çarpıyordu. Geri dönüyordu
çoğalarak. Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum
her şeyi, her şeyi erteleyişim oluyordun. Kalp ağrısı
oluyordun, birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun.
Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk. Dönemeçler geçiyor,
köprüler göze alıyor ve bazen tekin olmayan suların
üzerinden atlıyorduk. Cesurduk… Ufuk çizgisi maviydi,
gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller.

Ben seni seviyordum, bilmiyordun.

Sevinçlerim oluyordun ara sıra, sen hiç bilmiyordun.
Sonra herhangi biri oldun. Bütün sevinçlerim bittikten
sonra yağmurlar yağdı serin haziran akşamları…
Sonra bir gün uzaktan gördüm seni. Saçların
bana inat, başın her şeye meydan okuyarak.
İşte yine aynı… Kalbimi acıttın. Her zamanki gibi.
Değiştik sanıyordum.

Ve sen yine bilmiyordun.



12 Mart 2008 Çarşamba

FİRARİ

Sana çirkin dediler,düşmanı oldum güzelin;

Sana kafir dediler, diş biledim hakka bile

Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin,

Kahpelendin de garez bağladım ahlaka bile

Sana çirkin demedim ben sana kafir demedim

Bence, dinin gibi küfrün de mukaddesti senin

Yaşadın beş sene kalbimde ,misafir demedim

Bu firar aklına nerden ne zaman esti senin

Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik tellerine

Takılan gönlüm asırlarca peşinde gidecek

Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine

Aşkım seni canavarlar gibi takip edecek

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL



12 Mart 2008 Çarşamba

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir aksam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yasamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yasamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yasamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

Attila İlhan



Sayfalar : [1] 2