Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

aska dair ne varsa

Beni Sevdiğim Yaratır

Kenanlı Yusuf zindana konunca Züleyha’ya ayrılık ağır gelmeğe başladı.
Evi barkı ona zindan gibi dar göründü. Her gece zindana gidiyordu.
Birisi ona dedi ki: ‘Aşk ateşi seni yakmamış, sevgi bahçesinin meyvasını tatmamışsın.
Bu gayet güzel bahçeli saraydan uzak kalıp suçlular gibi ne vakte kadar zindanda oturacaksın? ‘
Züleyha cevap verdi: ‘Dostun cemalinden uzak kalınca, bütün âlem sahası bana karınca gözü gibi dar gelir.
Eğer onunla beraber bir karınca gözüne yerleşsem, bu bana yüzlerce bağlı bahçeli saraydan daha hoş, daha ferah gelmekte!

aşk işte böyle bişey

ilk aşk ve aşkın ay hali

Onunla olan aşkımızın ifadesi kokulu silgiyi birlikte koklamaktı. Bu ikimize özeldi. O benim için, ben onun için özeldim. Kokulu silgi de bu özel olanın leitmotivi idi. Ama "aşk" sözcüğünü kullandığımda artık ergenlik dönemi başlamıştı ve ayna karşısında sivilce sorununa nasıl çareler bulacağım kaygısı da. Annemden gizli hafif makyaj denemeleri ve dore renkli çanta hevesi de ardından geldi. Limonatalı mezuniyet çayında topu topu dans etmiş idik, öyle yakın duruş değil ve her ikimizde kötü dans ediyorduk, ama yaptığımız dansa öylesine bağlıydık, o an dünyanın en iyi dans eden çifti biz gibiydik. Üniversitede artık "kadın" olmadıysam bile "kadın" lafını kendime yakıştırmaya başlamıştım. Ama o da sınırlı okul çevremdeki grupta. Bu fanusun dışında söylemeye ise yürek isterdi. "Galiba ben aşığım" dediğimde okul bitmiş ve ilk işimin ilk maaşını almıştım. Hemen ona gidip bir kaşkol almıştım. Ama onunla evlenmedim. Çünkü gerçek aşk, şu yağmur altında oturduğum burnu kemerli beyfendiydi. İkinci çocuğumuz doğduğunda ben otuzunda o ise otuzikisindeydi. Ama aşık olduğumuzu çocuklar gibi söyleyemez bir utangaçlık üzerimize evlilikle peydah olmuştu. Sadece bize özel anlarda söyleyebiliyorduk. Ama hala aşıktık. Torun doğduğunda kızım sormuştu "anne aşık mısın hala" diye. Utangaçlık evliliğin vazgeçilmezidir. Utanıp "kızım bu yaşta benim aşkla ne işim olacak" demiştim. Ama dediğimden dolayı da öylesine bir suçluluk duygusu duymuştum ki. Hastanenin kafesinde sigara içen, artık saçları aklaşmış ve bir by-pass geçirmiş o kemer burunlu beyfendiye hala aşıktım. Bir bahane uydurup kızımın yanından ayrılıp aşağıya indim. Kafenin en dibindeki masada oturmuş, yakın gözlükleri ile gazete okuyordu. Gittim yanına oturdum. "Kız nasıl? Bir şey mi oldu?" diye kaygıyla sordu. "Hayır" dedim tebessüm ederek. "Bana da bir kahve ısmarlarsın diye geldim." Sonra her zamanki gibi omuzlarına düşen bir kaç ak saçı alarak ceketini düzelttim. Ama atamadım saç tellerini yere. Aldım ve avucuma sakladım.

unutulmaz bir aşk hikayesi

Onların aşkı ne "Devlerin Aşkı" idi ne de "Yüzyıllın Aşkları"ndandı. Birbirlerinin ilk kadını ve ilk erkeğiydiler. Kadın bir yaşında babasını, erkek ise bir yaşında annesini kaybetmişti. Kadın bir baba arıyordu, erkek ise bir anne. Küçük bir kasaba düğünüyle evlendiler ve birlikte bir başka küçük kasabaya gittiler. Erkek memurdu. İki tencere, dört tabaktan oluşan mutfaklarında o tahta masaya ne oturup ne konuşmuşlardı. Onları ne kadar o halleri ile hayal etsem de başaramıyorum. Fotoğraf çektirmek önemli bir işti o zamanlar. Onlar da çektirmişti. Ama her fotoğrafta görürdünüz, özel hazırlandıklarını ve aslında bayramlıklarını giyerek fotoğrafçıya gittiklerini. Mürekkeple yazılmış notlar vardı her fotoğrafın arkasında. Bu önemli anlarının unutulmamasına adanmıştı yazılar ve üçüncü okuyucuya hitap ediyordu cümleler, ölçülü ve olanı daha iyi gösteren. Sonra bizler geldik. Aile fotoğraflarında boy göstermeye başladık. Altı bez bağlı orlondan zıbınlarımız içinde, Cumhuriyet Bayramı’nda, bingo oynarken, bir aile yemeğinde… Bizsiz fotoğrafları o kadar azalmıştı ki. Her yerden çıkmıştık. Hafif hafif kilo almaya başlamışlardı. Erkeğin alnı açılmış, kadının saçları artık belinde değildi. Hepimiz evden ayrılana dek, ikisinin başbaşa kalacaklarını ve kardan ulaşamadığımız o günde telefonla onlarla konuşurken onları terk edip gitmenin garip bir sızısını içimizde hissedeceğimizi bilemezdik. Onlar bizim annemiz ve babamızdı. "Biz aşığız" dememişlerdi hiç bir zaman, belki de utangaçlıklarından belki de aşık olmadıklarından. Ama çocuklar anne ve babalarının aşık olduklarına inanmak ister. Aşk, anne ve babaya en yakışan duygudur. Onların aşkı ne "Devlerin Aşkı" idi ne de "Yüzyıllın Aşkı", ama benim şu ana kadar gördüğüm en güzel aşktı.

karşılıksız aşkın acısını çektinmi hiç

Van Gough karşılık bulamadığı aşkı için kulağını kesmişti. Karşılıksız aşk çekmeyen anlamaz bu duyguyu. Ben Semiha için bir kulak değil iki kulak keserdim ama gidip veremeyecek kadar utangaçtım. Niye bana karşılık versindi ki? Hem yakışıklı değildim, hem de con con giysilerim yoktu. Peder ise sadece okula gelip gidecek kadar harçlık verirdi. Eh o da ne yapsın, istasyonda gişe memuru bir baba olarak gücü bu kadarına yeterdi. Semiha hiç bilmedi ona olan aşkımı. Ama ben Semiha için "yokluğunda çok şiirler" yazdım. Bir annem bildi bu aşkı, ama anlamadı Semiha’ya aşık olduğumu. Adını bile yazamazdım ki. Hep akrostişti yazdıklarım, bir bana özel. Yazdığım kağıtları hemen buruştururdum. Bizim pencerenin önünden geçerken perdenin arkasından izlerdim onu ve bazen tam da bizim pencerenin önünde durup bir komşu teyze ile sohbet ederdi. Sanki perdenin üzerindeymişcesine elimle dokunurdum ona. Hayatımda onunla bir kere konuşabildim. O da annemden Bayan Ören nakış ipi istemek için geldiğinde. "Meftune Teyze yok muydu?" "Çarşıya çıktı." "Nakış ipliği isteyecektim. Biz de bitti de. Neyse ben gene gelirim." Ama gelmedi. Olsun ben onunla kafamın içinde yüzlerce konuşma yapıyordum. Bu konuşmalarla uykuya dalıyordum. Olur olmaz söyleyip duruyordum "gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye" şarkısını. Bir tek bu şarkıda neşelenirdim. Semiha ile benim, "bizim şarkımız"dı. O bilmese bile. Böylesine bir büyük aşktı Semiha. Ama şimdi bu aşkın ne zaman ve nasıl bittiğini hatırlamıyorum bile. Hatırladığım tek şey nasıl acı çektiğim…

eksik yanım

Bir kadin yüzü isterdim yüzümde
Toprak gibi bakabilirdim o zaman
Gözümün degdigi yerde bir hayat fiskirirdi
Nemini almamis tohumlarin bagrindan
Sussam; dünyanin bütün irmaklari yüzümden geçerdi
Bütün çigliklar gününü beklerdi
Dudaklarimin deltasinda

Bir kadin eli isterdim elimde
Topragi birakip kalktimiydi gökyüzüne
Tan yerinden yirtilirdi gecenin karanligi
Bir kadin eli isterdim elimde
Avuçlarimda mayalanirdi o çocuklar
Dünyayi sirtlamadan önce

Ne bir kadin yüzü yüzümde,
Ne elinde bir kadin eli
Ama bir kadin, hep aklimda
Hayati bulastiriyor elime yüzüme
Sesimden alip öfkemi kalbime veriyor
Sirtimi sivazliyor en zor günümde
Omzunu dayayip omzuma yürütüyor
Korkuyorum eksilmesinden

Iste bundan dostlarim iste bundan
Bir kadin isterdim kendimde
Susunca yüzüm kurumazdi o zaman
Gecenin ayazinda çatladi mi ellerim
Göge kaldirip yirtardim karanligi bagrindan
Iste bundan dostlarim,
Iste bundan

aldtığın ben değilimki

Bunlar doğru değil diye bağırmak, hatta karşısındaki adamı parçalamak istedi, hem de tek tek her zerresine ayırarak..olmazdı ama yapamazdı ki… Salon etrafında döndü, döndü, döndü… Başka biri vardı demek, bunca yıllık emek başka tenin çekiciliğine kurban edilmişti demek… Ya benim sevgim, ya benim aldanmışlığım… Çok güvendiği adam ne kadar kolay unutmuştu demek tüm yaşanmışlığı…

Hiçbirşey söylemedi, söyleyemedi, boğulduğunu hissetti. Afallamıştı, şaşkındı çok; bağırarak ağlamak, isyan etmek geliyordu içinden ama bir yumruk gelip oturmuştu işte boğazına, yapamadı. Kalktı usulca, farkında olmadan balkona çıktı, beyaz taşların üzerine oturdu, kolları iki yanda başını kaldırdı yıldızlara baktı uzun uzun… Orda olmak istedi, o kadar uzakta, olamadı… Gece ne zaman şafağa söktü, serinlemiş hava da… Kalktı yatağına gitti, hiçbirşey olmamış gibi uyuyan adamın yüzüne bir tokat almak geldi içinden ama yine kendini tuttu. Gitti kanepeye uzandı, yumdu gözlerini, uyumak istedi, uyanınca herşey bir rüyaymış çok şükür demek istedi, bunu tüm hücreleriyle istedi… Uyandı, herşey aynıydı. Sıkı sıkı yumdu gözlerini, tekrar açtı…Yok, kahretsin değişen hiçbir şey yok!

Yokoluştuysa o günler, ilk günü başlamıştı işte… Sorunu olan kadınlar ilk iş kuaföre gider, demişti biri geçen gün. Aniden fırladı bir yere yetişircesine koşar adımlarla kuaförüne gitti… Saçımı değiştir kes, boya… Yap birşeyler ama kalktığımda bu ben olmayayım dedi. Saçları kesildi, boyandı, fönlendi. Güzel oldum dedi içinden. Ama ya gözlerim, bu hüzün kaç saç bakımında silinir ki…Eve gitti alışık adımlarla.. Kapıya anahtarı soktu, açıldı kapı, yüzüne başka tenlerin kokusu vurdu, midesi bulandı. Tuvalete koştu çıkardı içindekileri tüm yaşanmışlığı temizleyecekmiş gibi…Ah aptal kadın! En kötüsü belirsizlikmiş, dedi, ne yapacağını bilmiyordu. Filmlerdeki onurlu kadın tavrıyla kapıyı çarpıp gitmek istiyordu, adamın yine filmlerdeki gibi pişmanca yalvaracağını umarak…Ama gidemiyordu çok emek verilmiş bu sevgiye bir şans tanımak istiyordu. Ondan şans isteyen bile yokken üstelik…

Beynindeki yanılsamalar işte tam da bu an başladı. Kocası bir çeşit hastaydı, yanında olmalıydı ona yardım etmeliydi, birşeyler yapmalıydı. Yoksa kadınca bir kaybetme korkusuyla istemdışı bir mücadele miydi , anlamadı hiç bunu. Şaşılası bir hızla tüm tavırlarını “hiçbirşey olmamış” a çevirdi, mutfağa gitti yemek yapmaya başladı, özenerek, tek tek severek her sebzeyi… Lanet olsun neden lezzetli olmuyor ki bu! Elimdeki mutluluk gitti ondan mı diye düşündü , düşünmesiyle de hemen hep yaptığı gibi bilinçaltına itti bunu da. Yok canım domatesler sera domatesi , hiç benzer mi bahçe domatesine. Hah, kokusu bile yok ki tadı olsun… Unuttu tencereyi ocakta, salona gitti… Kokusuz domatesler, soğanlar da karardı kaldı ocakta, tıpkı içi gibi… Olağanüstü bir enerjiyle koltukların yerini değiştirdi tam üç kez, sırtından terler akıyordu, kolları ağrıdı…Ağrıdıkça unuttu, ağrıdıkça daha büyük bir gayretle çalıştı. Koskoca halıyı sildi büyük bir hırsla defalarca…Camları ovaladı, p!
arlattı, vitrinin örtülerini değiştirdi, içindekileri tek tek okşarcasına sildi. Çok güzel olmuştu, işte bu benim yuvam, dedi, gururla. Kapının eşiğine oturup eserini keyifli gözlerle izlemeye başladı, bir de sigara yaktı, uzattı ayaklarını…. Vitrindeki çiziğe takıldı gözü, ilk evimizi yerleştirirken olmuştu, kapıya sürtünmüştü taşırken, nasıl üzülmüşlerdi, daha taksitleri bile bitmedi diye. Üzülme demişti, kocası, üzülme… Bizim mutluluğumuz minicik bir çiziği görmeyecek bu evde…Hep mutlu olacağız hep!!! Şu küçük hurda televizyonu da atmaya kıyamadılar hiç, oysa şimdi kocaman ekranlı bir tane varken..Ama onu ikinci el eşya satan bir dükkandan alıp koymamışlar mıydı başköşeye, atmaya kıyamadılar anıların hatırına … En güzel örtülerle süsledi onu hep, üstünde de mutlu fotoğrafları… Hayvannn diye haykırdı, hayvansın, nasıl yaptın, nasıl unuttun? Böğürerek ağladığının ayırdına vardığında kendini durdurması imkansızdı. Günlerdir biriken ne varsa kusuyordu, sefilce ağlıy!
ordu, evin salonunda mutfağında yankılandı ağlaması, hıçkırıkları,.. Duvarlar sustu, vitrin sustu, televizyon sustu…Hepsi dinlediler…Sonra sesi yavaş yavaş küçük iç çekişlere kaldı. Kendini sürükleyerek banyoya attı, suyun altına girdi, hiç kıpırdamadan gözlerinden sicim gibi yaşlar inerek ne kadar kaldı suyun altında farkına bile varmadı. Uyumak istiyordu, uyumak… Uyandığında tüm belirsizliğin dağıldığını görmek, hayat onu uykudayken nereye bırakmışsa, kalkıp ordan devam etmek istiyordu. Birileri birşeyler yapsa, uyutsalar onu…

Zaman neyi çözmemiş ki, hangi acı sonsuza kadar sürmüş ki? Sonraki günler, içinde büyük bir sessizlikle, büyük bir kurulukla geçti, sadece nefes alıyordu, çok sevdiği kahvenin bile tadı, kokusu eskisi gibi değildi… Ağlamak bile zor geliyordu ona, parmağını dahi kıpırdatmadan içine gömülü günler, aylar geçirdi. Ve birgün diğer kadından gelen mesajı gördü telefonda, sadece git dedi adama, haketmiyorsun hiçbirşeyi, git… Adam gitti. Kapıyı kapattı ardından, mekanik adımlarla mutfağa gitti, içecek bişeyler hazırladı, televizyonu, ama büyük ekran olanı, açtı. Kendini de şaşırtan bir ilgiyle izledi filmi, film çok acıklı geldi ona nedense, gözyaşlarıyla oyuncuların gerçekliğini kutladı. Sonra sildi gözlerini, ertesi gün giyeceği kıyafetleri çıkardı dolaptan tek tek…Yattı, uyudu…

Her geçen gün aşk sandığı duyguyla hesaplaşmasını sürdürdü. Meğer ne çok dibe saklamış kendini yıllarca, dehşetle farketti. Sanki kendi kendine bir evlilik masalı yaratmıştı da onunla mutlu oluyormuş, adamla paylaşamadığı ne çok şey varmış içinde kalan. Şaşırdı, afalladı…Şaşırdıkça netleşti herşey…Beyni sanki bilinçaltına ittiği ne varsa dışarı kusuyordu tek tek. Bu adam mıydı sevdiği, kendine inanamadı, hayatındaki en önemli tutkularını bile paylaşamadığı bu adam mıydı hayatını bu hale getiren. Buna nasıl izin verdiğine inanamadı, bu kadar acıyı çekmesine anlam veremedi. Acımı çektim bitti artık, ben bunları haketmiyorum dedi tüm inancıyla. Aynanın karşısına geçti. Düzelecek herşey eskisinden güzel bir hayatın olacak, az güven, az cesaret, az onur, az kendinin farkında ol, silkelen bitsin artık…. Balkona çıktı, yağmur yağmış! Yıkanmış çamlarla karışık toprak kokusunu ciğerlerine çekti keyifle. Orta şekerli bir türk kahvesi yaptı sonra kendine. Kahve yudumunu ağzında !
tuttu, kokusunu tadını hissetti, hissedebilmenin keyfini sürdü, aylar sonra…

15 gün sonra adama bir mahkeme celbi ulaştı. Hakedemediği hayattan çıkarılışını bildiren celbi okurken onun da aklına geldi vitrindeki çizik…

affet babacığım

Affet Babacıığım
  Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve ‘Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak’ diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can ‘Baba ben de seninle gelmek istiyorum’ diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına ‘Baba nereye gidiyoruz ?’ diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can ‘Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim’ diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında ‘Beni affet baba’ diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu ‘Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet’ diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…

‘Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

acele karar vermeyin

Acele Karar Vermeyin
  Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış…Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler…İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş…Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler…Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…" "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde… Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

aşka dair ne varsa

Yanağına konan kar tanesi eriyip dudaklarına indiğinde,
Hissettiğin o bir damla serinliği benimle paylaşmak istersen,
Yönünü rüzgara dön ben o rüzgardayım…

Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç , bir tohumla başlar ;
En uzun yolculuklar bir adımla başlar;
Gerçek sevgiler ise küçük bir tebessümle başlar.

Seni unutmak zor anlatmaksa imkansız,
Sen unutuldukca hatırlanan,
Anlattıkca bitmeyensin meleğim..

Seni uzaktan sevmeyi, bana bakmadan görmeyi,
Seni duymadan dinlemeyi, gözyaşlarımla gülmeyi
Ve kavuşmak için sabretmeyi,
Her şeyi öğrendim ama sensiz olmayı asla…

Duygular vardır anlatılamayan..sevgiler vardır kelimelere sığmayan…
Bakışlar vardır insanı ömür boyu ağlatan…yollar vardır aşılması güç olan.
Kalpler vardır acılarla parçalanan, ve insanlar vardır hiç unutulmayan.
Sanma beni sevipte bırakanlardan. Benim sevgim mezara kadar olanlardan…

Bir Çiçeğin açmak için sebepler bulduğu gibi,
Yaşama dair sebepler bulmak için yaşıyorum…
Eğer bir gün gelir de yaşamak için bir sebep bulamazsam;
Ölmek için bir sebep bulmuşum demektir
 

Bir yudum zehir olsan, bir an bile düşünmeden seni içerdim,
Sırf seninle bir olmak ve seni içimde hissetmek için.

Sevgilim bilki senden uzak ne güzellikleri avutur beni bu şehrin,
nede yıldızlı akşamları!… özlemin bir nehir olmuş
YARAR GİDER İÇİMDEKİ DAĞLARI

Seni seviyorum kelimesini sana benden başka kimse söylemesin,
Yalnız bana sakla dudaklarını seni benden başka kimse öpmesin,
Ne olurdu her seven sevilse sanki, bu dünyada aşktan güzel ne var ki,
Gel kollarıma öyle sarıl ki kimsenin çözmeye gücü yetmesin.

Seni niyemi seviyorum geçmişin içinde kaybolmuş beni
Yeniden hayata döndürdüğün için çok ama çok seviyorum.

Kalbin hangi sevgi için çarpıyorsa yeni doğan günün güneşi
Seni ona kavuştursun.

Hayatın en güzel anı herşeyden vazgeçtiğiniz zaman
Sizi hayata bağlıyan biri olduğunu düşündüğünüz andır.

Sen benim gözlerimde saf bir gerçek,
Yüreğime bahar getiren bir çiçeksin.
Sen bedenimdeki yumuşak kudret,
Gönül bahçemde uçuşan bir kelebeksin..

Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi tutuyorum aklımda
İçimi seninle ısıtıyorum bir yaşamak düşünsem "sus" deyip adınla başlıyorum.

Sevgili binlerce insan arasından gönül gözüyle görüp ayrı bir kimlik verdiğimizdi Her sözü büyü olan, dokunduğu herşeyi kutsallaştıran muhteşem insandı.

Yanındayken içimi saran ateş, sen yokken hayalinle canlanır.
Gözlerimdeki parıltı senin sevginin eseri,
Ve benim varlığım yanlız senin eserin.

Seni yüreğimden atabilsem atamıyorum,
Seni gözlerimden silebilsem silemiyorum
Sensizlik acısını çekemiyorum,
Dönersen diye koştum camlara
Ama yoksun yine yok..

Her sabah uyanıp yüzünü güneşe verdiğinde,
Gücünü alamazsın sıcak sevgilerden,
Unutma sakın bir sevgi bin sevgi doğurur ve
O sevgilerden yepyeni bir dünya kurulur..

Ben Toprağım suyum sensin, ben yaprağım dalım sensin
İlkbaharım yazım sensin sensiz hayat çekilmiyor.

hayatıb analamı


sut bebegin gulusunde 
bir demet kir ciceginde 
hem dogumda, hem olumde 
mirildanilan melodide 
‘Seni seviyorum’ diyen dilde 
sefkatle bakan bir cift gozde 
yaslanilan sevgili sinesinde 
almasanda verilen sevgide 
beklenilenin hasretinde 
hasretin icindeki ozlemde 
dua acilan ellerde 
seni bana anlatan siirde 
her sabah dogan guneste 
yapragin uzerindeki cigde 
solmadan acan bir cicekde 
yapraklari sararmis bir defterde 
satirlarda ucusan harflerde 
bulutlara ucup giden genclikte 
ak saclara kavusan senelerde 
yorgun gecen gunlerde 
gerceklesmesede, hayallerinde 
seni sana anlatan turkude 
huzunlu bir gitarin tellerinde 
bir kosede unuttugun resimde 
sakladigin kurdeleli sac buklesinde 

doguda, batida, kuzeyde, guneyde 
baktigin, gordugun heryerde 
bir yudum sevgiyle gecen saatlerde 
hissedebilirsen eger icinde 
tutabilirsen eger ellerinde 
hapsedebilirsen yureginde 
hayatin anlami : 

SENDE !.