Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

expres37

ATAMIZIN BİR ANISI !

KEYİFLE VE DUYGULANARAK OKUYACAKSINIZ. ..

Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır.
Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da… Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey..
- Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim
Vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı.
Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan?
Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk’ün gözleri dolu
dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi.
Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
Ikisi de ağlıyordu. Iki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik.
Oradakilere şu emri verdi;
‘Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. ( ‘Ananı da al git’ diyenler var artık zamanımızda )
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.’
(BİROL ASLAN PİRAHMETLİ KÖYÜ TAŞKÖPRÜ KASTAMONU)

PKK’da derin devleti temsil eden isimler var.

Öcalan derin devletle işbirliği içinde. Savcı bunları ortaya çıkaracak Şeyh Said’in torunundan PKK ve Öcalan hakkında şok iddialar Bu hafta Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Abdülmelik Fırat’la konuştuk. "Kürtlerin bilgesi" olarak kabul edilen Fırat, tam 58 yıldır siyasetin içinde. Yakın tarihin özeti olarak karşınızda duruyor. Diğer taraftan PKK son dönemde yeniden ses getiren eylemlerine, saldırılarına hız verdi. Ayrıca Güneydoğu’da yeniden sokak olayları yaşanmaya başladı. Bir de İmralı’da tutuklu bulanan Öcalan’ın açıklamaları… PKK ne yapmak istiyor? DTP neden çizgisini sertleştirdi? Öcalan’la cezaevinde görüşen generaller kim? En önemlisi de Ergenekon davasından hareketle derin devlet-PKK ilişkisi söz konusu mu? Çünkü Fırat, yıllardır Öcalan’ın derin yapılarla ilişkisini söylüyordu. Hatta Öcalan, Fırat’ın açıklamaları üzerine bir dönem MİT’le ilişkisini kabul etmek zorunda kalmıştı. * Çıkışından itibaren PKK’nın derin devletle veya istihbaratla ilişkili olduğunu söylüyorsunuz. Sonunda Ergenekon iddianamesinde de PKK’nın Ergenekon tarafından yönlendirildiği bilgisi yer aldı… PKK, derin devlet tarafından kurulmuş bir organizasyondur. Abdullah Öcalan da "Kendimi MİT’ten zor kurtardım" diyor. * PKK’nın derin devletle bağlantısıyla ilgili size gelen somut bilgiler var mı? Ergenekon’da Savcı, bunun üzerinde çalışıyor. Bir şeyler ortaya çıkaracaktır. Savcı, zaten Ergenekon ile PKK’nın ilişkisini ifade etti. * Çok da somut şeyler yok… Öcalan, Ankara’ya geldiğinde MİT’te çalışıyor. Öcalan’ın kendisi de bunu doğruladı. PKK, Kürt meselsinde bir oyundur. Dönemin bir MİT yöneticisi Öcalan ve arkadaşlarını Çubuk Barajı’nın kenarında topluyor. Ondan sonra Öcalan’lar, 150-200 Kürt genci ve aydınını öldürdü. Sonra da Bucak ailesine saldırıp Suriye’ye kaçtılar. Suriye’ye geçince o ülkenin istihbaratının kontrolüne girdi. Ama yakalanıp tutuklandıktan sonra yeniden tamamen derin devletin kontrolüne girdi. PKK, Kürtlerin genç çocuklarını dağa çıkarıp heba ediyor. Kürt meselesinin çözümüne dair projeleri yoktur. Kürt gençlerini harcayan bir aygıttır. PKK, son yıllarda da JİTEM’le iç içe çalışıyor. * JİTEM’le mi? Evet. Birbirlerine karşıt olduklarına bakmayın, perdenin arkasında sarmaş dolaşlar. Bakın, Kürt aydınları PKK-derin devlet ilişkisine sessiz kalmıştır. Neden sadece PKK değil, çünkü JİTEM de var. Kürt aydınlarını öldürüp tasfiye ettiler. Bunlara faili meçhul deniliyor. Bunların bir kısmını JİTEM, bir kısmını da PKK öldürdü. * Musa Anter cinayeti kimin işi, neden öldürüldü? Suikastı yapanlar PKK’nın itirafçısı. Musa Anter yaşlıydı, yani söyleyeceğini söylemişti. Öldürülmesini derin devlet niye istemiş olsun ki! Musa Anter, dik yapılı adamdı. Onların içinde kişiliğini muhafaza ediyordu. Oysa PKK’lılar Öcalan’a tabi olmayanı istemez. Bu PKK’da rahatsızlık yaratıyordu. PKK, Anter’in tasfiyesini, yani ölümünü istiyordu. Bu cinayette sadece JİTEM yok, PKK da var. * Bu bilgiler nasıl size geliyor? Benim ailem bin yıldır orada yaşıyor. 1950′de parlamentoya girdim 58 yıldır siyasetin içindeyim. Siyasetçileri tanıdığım gibi işadamlarını, bürokratları ve generalleri de tanıyorum. Şimdi gelip bana Öcalan’ı nasıl yönlendirdiklerini anlatan asker ve sivil bürokratlar var. Bu bana açıkça anlatıldı. İkincisi MİT, son döneme kadar bizim ne yediğimizi, hatta ne renk elbise giydiğimizi kontrol ediyordu. Şimdi MİT ve askerde bizim de tanıdıklarımız var. Aralarında bizim tarafın çocukları var. Onlar da bize gerçekleri anlatıyor. Yani ben 1960 darbesinin olacağını 1959′da Adnan Menderes ve diğerlerine söyledim "Bana darbe olacağını söyleyen subaylar var" diye. Ama anlatamadım. Menderes’in yanına bir general gelip gidiyor, öbür subay gelip elini öpüyordu. O bunlara aldanıyordu. Mesele bu. O nedenle Öcalan’ın ilişkilerini biliyorum. CHP, Dedemin Gömüldüğü Yere Halkevi Açtı ŞEYH Said’in torunu olan Abdülmelik Fırat, daha 2 yaşındayken ailesi sürgüne gönderildi. Sonra iki sürgün daha yaşadılar. Sürgünlerde büyüdü. 1950′de 23 yaşındayken Demokrat Parti’den, yaşını büyüterek Meclis’e girdi. 27 Mayıs darbesiyle Yassıada’da idamla yargılandı. Üç yıl yattıktan sonra tahliye oldu. Fırat, o günler için "Bir binbaşı bölüğüyle bizi destekleseydi darbeciler başarılı olmazdı" diyor: "Meclis’in kapısında nöbetçi olarak Malazgirtli bir çocuk vardı. O asker silahıyla, içeri girmek isteyen subayları ve askeri öğrencileri almadı. Komutanı gelince, ‘Onlar bizdendir’ dediği için silahı bıraktı. Harp Okulu’nda gözaltında tutulurken kapıda bekleyen askerler ve öğrenciler DP’lileri tekmeliyordu." Fırat, cezaevinden çıktıktan sonra da siyasetten uzak kalmadı. En son 1991′de DYP’den Meclis’e girdi ama sonra partisinin Kürt politikasını eleştirerek istifa etti. Ardından Hak-Par’ı kurdu. Ama sonradan genel başkanlığı bıraktı. Fırat’ın üzüntüsü ise dedesi Şeyh Said’in gömüldüğü yeri satın almalarına MİT’in izin vermemesi: "Dedem ve beraberindeki 47 arkadaşı Diyarbakır’ın Dağkapı surları önünde bir yere gömüldü. CHP sonra oranın üzerine üzerine Halkevi’ni kurdu. Sonra da orası özel şahıslara satıldı. Biz o kişilerden almak istedik ama MİT müdahale etti, bırakmadı satın alalım. Sonra da yeni bina yapıldı. Yapan da uyuşturucu kaçakçısıydı. Sistemin zalimliğini görüyor musunuz?" Tam bir satranç tutkunu olan Fırat, Farsça, Arapça, İngilizce ve Fransızca biliyor. Öcalan’la ilk görüşen paşa Çevik Bir Bugün nasıl bir Abdullah Öcalan var? Öcalan bugün istihbarat ve derin devlet konseptinin elinde oyuncak. Aslında derin devlet konsepti, PKK’nın Öcalan’ın elinde olmasını istiyor, çünkü Öcalan onların elinde. Ama PKK’nın dağdaki kadrosunda yavaş yavaş kopuşlar olacak. Hatta PKK’nın dağ kadrosunun ileri gelenlerinden derin devleti temsilen isimler var. Başkanlık konseyi üyesi Duran Kalkan bunlardan biri. PKK’lılar da bunu söylüyor. * Öcalan’ı ziyaret ettiği söylenen paşalarla ilgili tartışma var… Görülmüş şey değildir idamla yargılanmış birinin avukatlarına verdiği talimatlarla örgütü yönetmesi. Öcalan’ın avukatları gidip yüz yüze oturup, "Al bunları, ver bunları" demiyor. Oradaki cezaevi yöneticileri "Görülmüştür" dedikten sonra o notlar avukatlara veriliyor. Burada örgütü yönetmesinin önü açılıyor. Yönlendiriliyor. Öcalan’la ilk görüşen Çevik Bir’dir. Sonrasında başka paşalar da görüştü. Aslında görüşmeyen paşa yok. MİT Müsteşarı da görüştü. Kürt sorunu PKK dışında çözülmek istenmiyor. Bu derin devletin isteği. Kürtlerin yüzde 20’si PKK’ya oy veriyor. * PKK’ya oy verdi derken DTP’yi mi kastediyorsunuz? O partiler kendi başlarına kurulmadı. PKK kurdu. Aslında o partilere oy verenler PKK’ya oy veriyor. Burada şu önemli: Kürtlerin yüzde 80′i niye oy vermiyor? Üstelik o Kürtler de PKK’dan daha ileri derecede haklarını dillerini, kimliklerini istiyor. * Kürt sorununun muhatabı PKK değil geriye kalan Kürtler mi diyorsunuz? Kimse dönüp de Kürtlerin yüzde 80′i ne düşünüyor diye sormuyor. Devlet çıkıp bu memleketin temel meselesinde Kürt siyasi parti liderlerini, kanaat önderlerini çağırıp "Ne istiyorsunuz" demiyor. Muhatap olarak Kürt çocuklarını kandırarak dağa çıkarıp avcılara heba eden PKK’yı alıyor. Ama kötü olansa demokrasiyi, insan haklarını savunanların da Kürt meselesini PKK’ya getirmesidir. PKK nedeniyle Türkiye’de ve dünyada sanki Kürtler teröristmiş algısı oluştu. Kürt sorunu PKK’yla başlamadı onunla da bitmez. Derin devlet bitmeden PKK bitmez Son dönemde PKK yeniden ses getiren eylemlere girişti… Ergenekon davası nedeniyle. Ergenekon derin devletin serpilen yan güçleri. Aslında Ergenekon iddianamesi derin devletin nasıl çalıştığının deşifresi. Burada derin devletle PKK birbirlerinin varlık gerekçesi. Derin devlet "Terör var ancak ben bitirebilirim" diyor. Eğer derin devlet yok olursa PKK biter. PKK ve derin devlet Kürt meselesini terörize ederek çözümsüz bir noktaya getirdi. * DTP’ye ne diyorsunuz? Çizgisini iyice sertleştirdi. Öyle davranmak zorundalar. PKK’dan listeye girip milletvekili oldular. Onların da siyasi ümitleri var. Başka bir yön de açık değil. * PKK’nın eylemleri ve Güneydoğu’da yaşanan olaylar, seçimleri kaybetmemek için olamaz mı? Temel neden Ergenekon davası. Burada PKK güçleniyor. DTP de güçlenir. Dolaylı bir etkisi var. * DTP Diyarbakır’ı kaybedebilir mi? Kaybetmez. Siyasiler ve şimdiki iktidar partisi de PKK’nın dışındaki yüzde 80 Kürt’ün oyunu Kürt sözcüğünü kullanmadan almak istiyor. Geçen seçimde AKP’ye oy verdiler. Çünkü Başbakan, "Kürt sorunu benim sorunumdur" dedi. Sonra da unuttu. Son gidişinde de işadamlarına "Çözeceğim" diyor. Açık açık adım atamıyor. * Çözüm? Devlet Kürt meselesini insan hakları ve hukuk ölçeğinde çözmeli. Halk, dilinde eğitim ve medyasını istiyor. Kimsenin kafasında ayrı yaşamak yok. Dedem Şeyh Said’e kadar ailemiz siyasetle meşgul olmamıştı. Nedeni de Kürtler Osmanlı’nın yıkımında İngilizler ve Fransızların tahriklerine rağmen Türklerden ayrı hareket etmedi. Bu konuda Kürtlerin Osmanlı’nın bürokratik ve askeri yetkilileriyle anlaşmaları var. Mustafa Kemal de Amasya Beyannamesi’nde "Bizim mücadelemiz Kürt ve Türklerin birlikte devlet kurmasıdır" diyor. Milli Mücadele’yi birlikte verdik. Kürt ileri gelenlerinin evinde Mustafa Kemal’in yazdığı mektuplar var. Ama Lozan’dan sonra verilen sözler tutulmadı. 1925 Şeyh Said isyanı bu nedenden kaynaklı. Dönemin Kürt aydınları, yazarları, aşiret liderleri Şeyh Said’den Kürt davasının başına geçmesini istiyor. ‘ Ecevit Kılıç / Sabah

“Asrın davası”nda sanık olma şartları

a. Cep telefonu kullanmamak,
b. Zeki olmak,
c. Telefonda dikkatli konuşmak,
d. Mesleğini profesyonelce yapmak
e. Çevresinde sevilen, sayılan biri olmak
f. Gazeteciyse okurları tarafından abi/abla olarak görülmek

Polis, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in evinde, artık pek meşhur Ergenekon soruşturması için arama yaparken ne bulmuş?..
12 Mart sıkıyönetiminin 1973’te düzenlediği benim hakkımdaki iddianamesini…
Aradan kaç yıl geçmiş?.. 35 yıl…
Ergenekon iddianamesinin bana ilişkin bölümünde sözcüğü sözcüğüne şu satırlar var: “Şüpheli İlhan Selçuk hakkında tanzim edilen iddianamenin şüpheli Doğu Perinçek’te ele geçirilmiş olması, aralarındaki organik bağın varlığı açısından önemli görülmüştür.”
İnanılır gibi değil, ama, gerçek…
1973’te açılan ve üzerinde nice yayınlar yapılıp nice kitaplara geçen dava iddianamesinin Doğu Perinçek’in evinde bulunması, ikimiz arasındaki “terörist örgüt” bağına delil sayılıyor…
Ergenekon iddianamesinde Savcı Zekeriya Öz diyor ki:
“Şüpheli İlhan Selçuk, bahsi geçen iddianamenin tanzimine neden olan suçlamalardan dolayı gözaltına alındığında yazılı olarak hazırladığı savunmasının içine akrostişler yerleştirmiş olup, her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün başharfleri yan yana getirildiğinde ’işkence altındayım’ ibaresi ortaya çıkmıştır. Buradan şüphelinin ne kadar uyanık ve zeki olduğu anlaşılmıştır. Ergenekon terör örgütü içindeki faaliyetlerinde de hiçbir zaman açık vermemeye çok dikkat ettiği, örgütün gizlilik ilkesine maksimum uyduğu anlaşılmıştır.”
Ergenekon’un iddianamesi vallahi billahi işte böyle…
Savcı Zekeriya Öz’e beni “uyanık” ve “zeki” bulduğu için teşekkür ederim; ama, ne yazık ki ben kendisini yeterince uyanık ve zeki bulmuyorum… Hiçbir hukukta, hiçbir yasada, hiçbir usulde bu mantıkla iddianame yazılamaz…
Aklımızı peynir ekmekle mi yedik biz?..
Savcı Zekeriya Öz diyor ki:
İlhan Selçuk çok zekidir.. Bu nedenle açık vermiyor.. Cep telefonu bile kullanmıyor.. Telefonda da dikkatli konuşuyor.. Tecrübeli ve profesyoneldir.. .
Deniyor ki: “Ergenekon terör örgütü yapılanmasında Ergenekon başkanlığı bünyesinde ’Teori, Tasarım ve Planlama Dairesi Başkanlığı’ görevini yürütüyor.”
Delil?.. Yok.. Belge? Yok..
Kanıtsız bir edebiyat ve havsalaya sığmayacak havaiyatla şişirilmiş bu iddianame Türk hukuk tarihinde yüz karasıdır ve bir eşi daha yoktur.
Son bir örnekle iddianamenin nasıl şişirildiğini sergileyerek yazıyı noktalayayım…
“Şüpheli İlhan Selçuk … şu anda gazetecilik yapan birçok önemli şahsiyetin de ustası (üstadı) olarak görülmektedir. Zaten gazete çalışanları ve okurları tarafından kendisine ’İlhan Abi’ denilmektedir. Gerek basın camiasında gerekse iş dünyasında sözü sazı dinlenir, ağırlığı olan bir kişilik olarak tanınmaktadır.”
İyi de, böyle birini hiçbir yazılı-yazısız delil olmadan iddianamede “terörist örgütçü başı” diye suçlamak akıl kârı mı a benim çıkmaza saplanmış savcım?..
* İlhan Selçuk / Cumhuriyet

++++++

Eyvahlar olsun!
Cep telefonu kullanmıyor
Söyler misiniz; benim ne işim var bu iddianamenin içinde?
“Sayfa 1070:
Güler Kömürcü’nün ‘Alo… İyi bayramlar, iyi yıllar Bekir Bey… Her zaman telefonun ucundayım ne emrederseniz…’ dediği… Bekir Coşkun’un cep telefonu kullanmadığını söylediği, ama direkt telefonunu verdiği… Güler Kömürcü’nün ‘Devletimiz güçlüdür, güzel günler bizim olacak…’ dediği…….” İddianamede aynen böyle yazılı.
Ne alakası var?…
Benim, Güler Kömürcü ile bu konuşmam neyi kanıtlıyor?..
* Bekir Coşkun / Hürriyet

++++++

Ortaçağ’a yakışır!
Duruşmaların Silivri Cezaevi’nde yapılacağı 2 ay 25 gün önceden belliydi. 85 gün var… Salondaki yerleri numaralayacaksınız… Kimin nereye oturacağını saptayacaksınız.. Salonun yetip yetmeyeceğini göreceksiniz… Bu kadar basit bir düzenlemeyi beceremeyenler “adil yargılama”yı nasıl gerçekleştirecekler? Savcısının Başbakan Erdoğan olduğu, ucu açık, AKP ve ABD muhalifi herkesin hedefte olduğu bir dava… Benzeri ancak Orta Çağ’da yaşanabilirdi…
* Melih Aşık /Milliyet

++++++

“Böyle başlayan yargılama kesinlikle adil olmaz!”
Bu davanın soruşturma süreci çok mu adildi? Yüzlerce kişi, gece yarısı operasyonlarıyla toplanmadı mı? Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi davaların “makul” sayılabilecek bir süreyi aşmamasını öngörürken, bu davanın başlaması bile, bazı sanıklar için 17 ayı bulmadı mı? Anayasa Mahkemesi’nin, İşçi Partisi’yle ilgili yargılama yetkisi gasp edilmedi mi? Bazı medya organlarına durmadan bilgi ve belge servisi yapılmadı mı? Sanıklar yargılama başlamadan “suçlu” ilan edilmedi mi? Onurları, kariyerleri ayak altına alınmadı mı?
Dün başlayan komedi, bir “hukuk devleti” olma iddiasındaki Türkiye için büyük bir ayıptır!
* Mustafa Mutlu /Vatan

“1 numaranın” sarışın olduğunu, evini bilmem hangi mahalleden bilmem nereye taşıdığını, çocuklarının cinsiyetlerini ve gittikleri okulları öğrendik. Öğrenemediğimiz tek şey kim olduğu. “Eşkál yakalanmış ama fail yok.” Savcılık eğer sürpriz yapmak için bu ismi saklamıyorsa, yargılamanın eksik kalacağını şimdiden söyleyebiliriz.
* Mehmet Yılmaz / Hürriyet

Deniz Feneri için “Bana ne ya!” dedi.. Cezaevinde işkence sonucu ölen gencin ailesinden devlet adına özür dileyince “Sen siyasi sorumlusun, bir insanlık suçunu devletin üstüne yıkamazsın. Senin devletten özür dileyerek koltuğunu boşaltman gerekirdi” diyen pek az oldu. İstifayı ne Bakan’ın kendisi düşündü, ne de kamuoyu bunu ondan istiyor. Böyle bir bakan bize yakışıyorsa sonuçları niye yakışmasın?!
* Güngör Mengi / Vatan

Sadece 30 kişilik basın kontenjanı var. Davanın büyüklüğüyle çelişen bir rakam değil mi? Bir basın ordusu gerekmediğine göre, bunca zamandır yandaş basın tarafından haddinden fazla önem atfedilmiş, şişirilmiş demektir. Ya da davada olup biten her şeyi kamuoyunun bilmesi istenmiyor.
Dün pek çok protestoya ev sahipliği yaptı Ergenekon davası. Bütün bu aksaklık “ilk gün telaşı” ya da “tecrübesizlik” mi?
Aksine bir kez daha sanıkları ve avukatlarını sindirmek, yıpratmak. Savunma şanslarını engellemek, bunaltmak, psikolojik olarak yenmek. Nazi yöntemlerini andıran bir psikolojik savaş.
* Oray Eğin / Akşam

++++++

Kimse hâkim ve savcıları suçlu gösteremez
Şahin hazretleri; bu sözler Erdoğan’a mı?
Kemal Kerinçsiz “reddi hakim” talebinde bulundu. Çünkü 13. Ağır Ceza Mahkemesi üyelerinden Sedat Sami Haşıloğl’nun dava kapsamındaki tutuklamaların yüzde 40’ında imzası vardı. Tarafsızlığını yitirdiği düşünülüyordu. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin derhal hakimine sahip çıktı ve “Hakim ve savcılarımız cinayet işlemezler, cinayet işlenmişse işleyenler cezalandırılır. Bu davayı açan savcılarımız, bakan hakimlerimiz herhangi bir hukuk cinayeti işlemiyorlar, yasalar neyi gerektiriyorsa, delil durumuna göre yargılama faaliyetinde bulunuyorlar. Bu sözleri söyleyenler sözlerini tashih etmek durumundadırlar. Hakim ve savcılarımızı töhmet altında bırakmaya, suçluymuş gibi göstermeye hiç kimsenin hakkı yoktur.” dedi.
Hz. Ömer adaleti’ne sahip olduğunu söyleyen Şahin’in sözlerini sadece Ümraniye sanıkları ve avukatları mı üstüne alınsın? Teröristbaşına “sayın” dediği için kendisini ‘3 kuruşluk tazminat’a mahkum eden Sevgi Övüç’ü “töhmet altında” bırakarak “bu dava neden Kartal’da açıldı anlamıyorum. Cezaya inanmıyorum” diyen Erdoğan’ı da kapsıyor mu?
Ümraniye‘de hakim ve savcılarına söz söyletmeyen, soruşturma açtırmayan Adalet Bakanlığı, Övüç hakkında “görevi ihmal” iddiasıyla dava açtı. Sayın Hz. Ömer adaletine sahip Bakan; Başbakan’ın Kartal 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin kararını reddettiği bir ülkede, bir avukatın 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ni reddeteme hakkı var mıdır, yok mudur?

++++++

İddianame olmadığı için Eruygur, Tolon ve Özkan yargıç karşısına çıkarılmayacakmış. İddianame yokmuş da Yeni Şafak, Vakit, Taraf… gazeteleri de mi yokmuş…
* Gülhan Elmas

++++++

Hiçbir şeyden çekmedi şiirden çektiği kadar
Başbakan kürsüye çıktı
“Türk Dil Kurultayı’nın manasına uygun olarak, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Sanat isimli şiirini okumak istiyorum” diyerek, okudu: “Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek… Bizim diyarımızda da bin bir baharı saklar… Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek… İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.”
Salon yıkıldı adeta… Aralarında Cumhurbaşkanı ve Türk Dil Kurumu Başkanı’nın da bulunduğu davetliler dakikalarca ayakta alkışladı.
Gözler yaşardı…
Tek pürüz vardı. İkisi de üç isimli ama…
O şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın değil.
Faruk Nafiz Çamlıbel’in!
* Yılmaz Özdil / Hürriyet

++++++

Ergenekon davası bitmez. Çünkü galiba bizde davalar bizatihi ceza niyetine geçiyor.
* Enis Berberoğlu

++++++

MİNİ YORUM
Sanırım Numan da kurtulamamış
Saadet Partisi’nin çiçeği burnunda Genel Başkan Adayı Numan Kurtulmuş ne kadar aydın olduğunu kanıtlamak için “Orhan Pamuk okuyorum” demiş. Ben bu sözü “Özal gibi hızlı araba kullanıp rüzgara çarpıldığınız bir anda” söylediğinizi varsayıp iyi niyetle hatırlatayım:
Seçime girdiğinizde Pamuk’a Nobel verenler oy kullanmayacaklar Numan Bey!
Ahmet Hakan “garantici” olduğunuzu söylüyor. Eğer öyleyse, “Türkler katil” iftirası atan Orhan Pamuk’un Türk insanının karşısına çıkmaya hazırlanan yeni bir ‘lider adayı’ için ne büyük bir risk olduğunun farkında değil misiniz? Yoksa sizde mi ihanet salgınına yakalandınız? Sizde mi Özgürel’in de bünyesini çökerten virüsten kurtulamadınız mı Kurtulmuş Bey?
* Selcan TAŞÇI

1378 defa okundu
yeniçağ.com dan alınmıştır.(Birol Aslan Pirahmetli Köyü Taşköprü Kastamonu)

First Lady’ye ek bütçe

Köşk’ün bütçesi 13 milyon YTL arttı!
Memura kaynak olmadığı gerekçesiyle ilk 6 ay için yüzde 4, ikinci 6 ayı için de yüzde 4.5 oranında zam öngören hükümet, Çankaya Köşkü’nün bütçesine yüzde 25 zam yaptı. Çankaya Köşkü’nün 2009 yılı bütçesi, geçen yıla göre tam 13 milyon 739 bin YTL arttırıldı ve 69 milyon 300 bin YTL oldu. Geçen yıl yüzde 63 oranında artan Köşk bütçesi, bu yıl da yüzde 25 daha arttırılmış oldu. “Savurganlık” eleştirilerine rağmen 2009’da da tadilat işlerine, 23.5 milyon YTL’lik ödenek ayrıldı. Ahmet Necdet Sezer ise, kendisine ayrılan Köşk bütçesinde, 7 yılda yüzde 26’nın üzerinde tasarruf sağlamıştı. Sezer’e 7 yılda, bütçeden toplam 150 milyon YTL ödenek ayrılırken, harcama toplam 110 milyon YTL’de kaldı. Sezer’in son 4 yılı içinde, Köşk’ün bütçeleri her yıl bir milyon YTL civarında arttırılıyordu.

21/10/2008 23:51 848 defa okundu

yeniçağ.com dan alınmıştır(birol aslan pirahmetli köyü taşköprü kastamonu)

Erdoğan’ın muhatabı BARZANİ

Başbakan’ın tek muhatabı Barzani
Baykal, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretiyle ortaya çıkan manzaranın, Türkiye’nin terör tehdidinde hangi noktada olduğunu gösterdiğini söyledi. Baykal, şöyle konuştu: Dün yaşadığımız olay, sıradan bir terör manzarası değildir, Türkiye’de, bir ayaklanma provasıdır. Bir kalkışma yaşanmıştır. Baykal, “Barzani ile görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerden sonra ’mutabakat, anlaşma sağladık’ deniliyor. Erdoğan’ın, bu konularda, Türkiye’de muhalefeti muhatap kabul etmiyor. Bizi, MHP’yi yok sayıyor, içine sindirebildiği tek muhatap Barzani” dedi.

Bu dava vicdanlara da sığmıyor
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin TBMM Grubunda, önceki gün başlayan “Ümraniye” davasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Daha önce, davayı “Hukuki değil, siyasi” olarak nitelendirdiklerini anımsatan Baykal, neresinden tutulursa tutulsun, çağdaş dünyada Türkiye’ye onur kazandırmayan bir manzara olduğunu ileri sürdü. Baykal, “Toplumun değerli, saygıdeğer insanlarının, ipe sapa gelmez iddialar, bağlantılar ve telefon kayıtlarıyla” gözaltına alındığını ifade ederek, “İddianamede ne var? Ne yok ki, her şey var. Her şey varsa, olması gereken şey yok demektir. Bağlantılar konulmamış, iddialar birbiriyle irtibatlandırılmamış. Hiç süzgeçten geçirilmemiş. Hiçbir şey yok. Koy gitsin” diye konuştu. İnsanları itham etmenin, suçlamalarda bulunmanın çok önemli sorumluluğu bulunduğuna işaret eden Baykal, herkesin bir hayatı, ailesi, geçmişi, değerleri olduğunu söyledi. Baykal, sözlerini şöyle sürdürdü: Ergenekon duruşması başladı. Dava salona sığmamış. Davanın salona sığıp sığmadığını bir kenara bırakın, o dava, hukuka, vicdana sığıyor mu? Yabancı gazete, ’Da Vinci şifresi gibi iddianame’demiş, yani roman gibi… Üstelik ne roman; hayattan değil, efsaneden kaynaklanan, efsaneyi dile getiren roman.“

Süt dökmüş kedi gibi
Davada hukuk ve yargı krizi yaşandığını öne süren Baykal, Türkiye’yi bu krizden çıkarmanın yolunu bulmaları gerektiğini vurguladı. Ergenekon davasında 86 sanığın yargılanmadığını, yargılanın Türk hukuk ve yargı sistemi olduğunu savunan Baykal, ” Hukuk sistemimizin zafiyetlerini, oradaki insanlar ödüyor “ dedi. Başbakan Erdoğan’ın, yolsuzlukları kabul etmediklerini, yapanları da ihraç ettiklerini söylediğini belirten Baykal, Hatay’daki “Ali Dibo” olayında yolsuzluk yapanın değil, şikayet eden milletvekilinin ihraç edildiğini ifade etti. Baykal, “Başbakan Deniz Feneri davasıyla ilgili de “Dut yemiş bülbül” ,“Süt dökmüş kedi gibi oldu” dedi.

CHP lideri Baykal, önceki gün başlayan Ümraniye davasında 86 sanığın değil Türk hukuk ve yargı sisteminin yargılandığını söyledi

21/10/2008 23:53 933 defa okundu

yeniçağ.com

Ahmet Türk’ten kışkırtıcı iftira

 Türk, Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, baskıların kendilerini yıldıramayacağını vurguladı ve “Sayın” diye hitap ettiği bebek katiline karşı en ufak bir harekete ’anında refleks verecekleri’ tehdidini savurdu. Ahmet Türk’ten soykırımı iftirası DTP Genel Başkanı Ahmet Türk İmralı’da bulunan teröristbaşı’na işkence yapıldığı iddialarını hatırlatarak, İmralı Cezaevi’ne DTP’nin de içinde bulunduğu bir heyet gönderilmesini istedi. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk Diyarbakır’da bir basın toplantısı düzenledi. “İmralı Cezaevi sistemi ve uygulanan tecride son verilmelidir. Onur kırıcı davranışlardan vazgeçilmelidir” diyen Türk, Baskıların kendilerini yıldıramayacağını vurguladı ve “Sayın” diye hitap ettiği bebek katiline karşı en ufak bir her harekete ’anında refleks verecekleri’tehdidini savurdu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne kadar en temel sorunun ’Kürt sorunu’olduğunu öne süren Türk, “1980 askeri darbesi hem Kürt halkı için hem de bir bütün Türkiye için eşi benzeri görülmemiş siyasi, sosyal ve kültürel soykırıma neden oldu” diye konuştu. 21/10/2008 23:54 907 defa okundu

BİR TERÖR EYLEMİ ANALİZİ

 / Erdal SARIZEYBEK - İÇ GÜVENLİK VE TERÖR

27 Temmuz 2008 akşamı saat 21.45’te İstanbul Güngören’de iki bombanın çok kısa aralıklarla patlaması sonucu 17 kişi yaşamını yitirdi ve 139 kişi yaralandı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yaptığı açıklama ile kamuoyu bu olayın açık bir terör saldırısı olduğunu öğrendi. Bunca yaşadıklarımızdan sonra terör zaten günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası oldu ve nerdeyse otuz yıldır bizi terk etmedi hiç. Terörün eylem şekillerine de Türk milleti alıştı artık. Öyle ki aklı başında her insan bu olay hakkında doğruluk derecesi yüksek bir analiz yapabilecek ve kıl payı hata ile sonuca ulaşabilecek düzeye geldi.

Bir eylemin analizi demek; o eylemin küçük parçalara ayrıştırılıp incelenmesiyle elde edilen bilgilerin ışığında bir sonuca ulaşmak yolu demektir. Özellikle terör ve organize suç örgütlerince yapıldığı düşünülen eylemlerin analizine eylemin oluş şekli ve hedefinin değerlendirilmesiyle başlamak ve “bu eylemden kimin ne çıkarı olabilir” sorusuna cevap olacak şekilde olasılıkları sıralamak başlangıç için doğru bir sistematiktir. Masaya yatırılan olasılıkların tamamı incelenmekle birlikte genelde en güçlü olasılık olayı araştıranı doğru sonuca ulaştıran seçenek olarak karşımıza çıkar.

EYLEMİN OLUŞ ŞEKLİ ve HEDEFİ

Medya aracılığıyla edindiğimiz bilgiler çerçevesinde eylemin oluş şekline bakıldığında, kimliği henüz bilinmeyen kişi ya da kişiler tarafından araç trafiğine kapalı işlek bir yol üzerindeki çöp kutularına bırakılan biri ses, diğeri parça tesirli olmak üzere iki adet bombanın uzaktan kumanda ile patlatılmasıyla söz konusu eylemin gerçekleştirilmiş olduğu görülmektedir. Eylemin hedefi ise sonucundan anlaşılacağı üzere karşı koyma gücü bulunmayan masum halktır.

Terör örgütlerinin, masum insanların hedef seçildiği bu tür bombalama eylemlerine başvurmasının nedeni riski az ancak başarı şansının yüksek oluşudur. Teröre karşı hazırlığı olmayan insanların karşı koyma gücünün bulunmayışı, eylemin kolay yapılabilir, gizlenme seçeneklerinin fazla buna karşılık fail ya da faillerin olay anında yakalanma olasılığının düşük oluşu ve böylesi eylemlerin “ses getirici eylem” özelliğinin bulunması nedeniyle terör örgütleri tarafından zorda kalınca başvurulan bir eylem türüdür.

Eylemin oluş şekline bakıldığında ise Türkiye’de patlayıcı madde kullanarak eylem yapan iki örgüt öne çıkmaktadır; biri El Kaide diğeri ise PKK terör örgütüdür. Ancak her iki örgüt arasında eylem hedefleri açısından önemli bir fark vardır; birinin hedefinde ABD, İngiliz ve İsrail çıkarları var iken diğeri ise güvenlik güçleriyle baş edemediği zaman masum Türk vatandaşlarını hedef olarak seçmektedir.

15 Kasım 2003 tarihinde İstanbul Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu ve Beyoğlu’ndaki Neva Şalom Sinagogu’na eşzamanlı düzenlenen bombalı intihar saldırıları ile 20 Kasım 2003 günü Levent’teki HSBC Bank Genel Müdürlüğü ve yine Beyoğlu’ndaki İngiltere Başkonsolosluğu’na yönelik yine eşzamanlı bombalı intihar saldırıları El Kaide terör örgütünün eylem hedeflerinin özelliğini açıkça göstermektedir.

Aynı mantık düzleminden PKK terör örgütünün önceki eylemlerine bakıldığında ise masum Türk vatandaşlarının hedef olarak seçilmiş olduğu görülmektedir. Örgütün 22 Mayıs 2007’de Ankara’nın Ulus semti Anafartalar çarşısında gerçekleştirdiği canlı bomba eyleminde 6 sivil ölmüş ve 100 sivil yaralanmıştır. Sivil halkın hedef seçildiği bir başka eylemi ise Diyarbakır’daki bombalama olayıdır. 3 Ocak 2008 günü Diyarbakır’ın Yenişehir semti Selahattin Yazıcıoğlu Caddesi’nde yerleştirilen bomba yüklü bir aracın teröristler tarafından patlatılması sonucu 5 sivil ölmüş, 67 kişi ise yaralanmıştır. Her iki olayın soruşturması sonucunda bu eylemlerin PKK terör örgütü tarafından gerçekleştirilmiş olduğu ortaya çıkmıştır. Örgütün Kandil Dağı’ndaki kamplarından kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan U.T. isimli bir terörist, Ankara Ulus’taki patlamayı gerçekleştiren canlı bomba Güven Akkuş’un eylem öncesi kameraya çekilen konuşmasının kendilerine eğitim amaçlı izlettirildiğini, örgütün sözde lideri Murat Karayılan’ın bu eylemi basın yoluyla kınadığını ancak kendilerine bu eylemden ‘kahramanlık’ diye söz ettiğini itiraf etmiştir.

Diyarbakır’da düzenlenen saldırıya gelince, olay sanığı sorgusunda PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarında uzun süre bomba eğitimi gördüğünü, eylem için örgüt tarafından Diyarbakır’a gönderildiğini itiraf etmiş, otomobile bombayı nasıl yerleştirdiğini nasıl getirip dershanenin önüne park ettiğini, cep telefonu düzeneğiyle nasıl infilak ettirdiğini olay yerinin krokisi üzerinde detaylarıyla anlatmıştır. Polis zanlının evinde yaptığı aramada, silah, bomba yapımında kullanılan kilolarca amonyum nitrat, A4 ve C4 plastik patlayıcılar ve bomba yapımında kullanılan diğer malzemeyle düzenekler ele geçirmiştir. Bu olayı PKK’nın üstlenme şekli ise bir başka gerçeği de açığa çıkarmıştır. Örgütün; "3 Ocak 2007 tarihinde Diyarbakır Yenişehir semtinde gerçekleşen eylemi güçlerimize bağlı bir birimin kendi inisiyatifi ile gerçekleştirilmiş olma ihtimali mevcuttur” şeklindeki açıklamasıyla örgüt içerisindeki kontrolün sağlanamadığı gerçeği de böylece ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Güngören’de gerçekleştirilen terör eyleminin ardından PKK terör örgütünün olayı üstlenmesi ya da üstlenmemesinin bir anlamı yoktur; bu olay oluş şekli ve hedefi açısından PKK terör örgütünün eylemi olarak kendini açığa vurmaktadır.

EYLEMİN AMACI
Terör şiddet demektir. Psikolojik analizler şiddetin korku yarattığını, korkunun ise insanı itaate zorladığını açıkça göstermektedir. PKK terör örgütü için şiddete başvurmanın ana amacı otorite olmaktır. Örgüt; halk üzerinde, elemanı durumunda olan teröristler ve de siyasi hedefine ulaşmak için pazarlık yapacağı aktörler üzerinde varlığını göstermek ve gücünü artırmak için şiddete başvurur. Güngören’de yapılan eylemle örgüt, sayılan bu amaçların tamamına ulaşmayı hedeflemiştir. Böylesi vahşi bir saldırı sonucu örgüt ne denli acımasız olduğunu bir kez daha açıkça göstermiş, özellikle Doğu’da yaşayan halkımız ve Avrupa’daki gurbetçilerimiz üzerinde korku yaratarak etkinliğini artırmayı amaçlamıştır. Örgüt bu eylemle, kaçakçılık ve haraç toplama alanında yürüttüğü faaliyetlerden de önemli bir mali kaynak artışının sağlanacağının hesabı içerisindedir.
Benzer şekilde böylesi vahşi bir katliamla örgüt hem militanlarına hem de yandaşlarına örgüte kayıtsız şartsız itaat etmeleri yolunda önemli bir mesaj gönderdiği varsayımı içerisindedir. Kaçma niyeti olanlar bu düşüncelerinden vazgeçecek, şehir merkezlerinde faaliyet gösteren milisler olası eylem hazırlıklarını hızlandıracak ve belki de en önemlisi örgütün siyasi kanadı durumundaki DTP milletvekilleri örgüt karşıtı eylem ve söylemlerinde daha dikkatli olacaklardır, şeklinde ince hesaplar yapılmaktadır. 29 Temmuz 2008’de TBMM’de yaşanan bir olay sırasında DTP Van Milletvekili Özdal Üçer’in, ”yakınlarının aldığı ihaleler ve yaptıkları inşatta işçilerin ücretinin ödenmediğini söylemesine” tepki gösteren AK Parti Ağrı Milletvekili Cemal Kaya, ”Bu arkadaş (Üçer), beni dağa, PKK’ya şikayet etti” şeklinde medyaya yansıyan konuşmaları bu tespitlerimizin trajik ve dramatik bir örneğidir.
PKK terör örgütünün masum insanlarımıza yönelik şiddete başvurmasının bir diğer amacı da pazarlık gücünü artırmak için güç göstermektir. Peki, bu örgüt kimle pazarlık yapmaktadır ve kime güç göstermeye çalışmaktadır? TSK’nın, ABD’nin “anlık istihbarat paylaşımı” söylemiyle başlattığı hava harekatı sonucu yaralanan ve örgütten kaçanların tamamı Barzani’ye sığınmış olup bu durum örgüte eleman sıkıntısı olarak yansımıştır. Genelkurmay Başkanlığının konuyla ilgili açıklamaları bu yöndedir. Nitekim bunun sonucu olarak örgütün eylem güçlerinin başı Murat Karayılan tarafından Mesut Barzani’ye, "KDP, PKK’nın içişlerine karışmaktan vazgeçsin ve kaçan örgüt kadrolarını biran önce iade etsin. Aksi halde bölgede yaşanacaklardan PKK sorumlu olmayacak" diye tehdit mektubu gönderdiğine ilişkin medyada yer alan bilgiler bu tespitimizi güçlendirmektedir. Güngören eylemi aynı zamanda PKK terör örgütünü köşeye sıkıştırıp Barzani liderliğini ön plana çıkarmak isteyen ABD’ye, ROJ TV’nin faaliyetlerini yasaklayan Almanya’ya karşı da bir güç gösterisidir. Amaç; varlığını ve eylem gücünü koruduğunu ilan etmekle önceden sahip olduğu etki alanını korumaya çalışmaktır.

NEDEN ŞİMDİ?

Güngören eyleminin neden şimdi yapıldığı sorusuna açıklayıcı bir cevap ararken son iki yıldır aralıksız devam eden yurt içi askeri operasyonlar sonucu örgütün çok sayıda eleman kaybettiğini, yıprandığını, teröristler arasında kopma ve dağılmalar olduğunu, sözde lider kadronun otoritesinin zayıfladığını, siyasi kanat DTP’nin örgüt çizgisi dışına çıktığını, kaçakçılık ve haraç toplama faaliyetlerindeki rolünün ve eylem gücünün zayıfladığına ilişkin değerlendirmelerin bu döneme rastladığını göz önünde bulundurmak ve analizi bu yönde yapmak doğru cevapları bulabilmek için yol gösterici olacaktır.
Bu bağlamda özellikle 1 Aralık 2007’de başlayıp günümüze kadar süre gelen hava harekatıyla PKK terör örgütünün önemli bir darbe almış olduğu yadsınamaz bir gerçektir. 21 Şubat’taki kara harekatı sonucunda Zap bölgesinde faaliyet gösteren teröristlerin büyük bir çoğunluğunun etkisiz hale getirilmiş olduğuna ilişkin resmi raporlar mevcuttur. Zap, Hakurk ve Kandil’e yapılan son hava harekatında belirlenen hedeflerin tamamının isabetli bir şekilde vurulduğu Genelkurmay Başkanlığınca açıklanmıştır. Örgüt açısından başarısızlık olarak nitelendirilen tüm bu olumsuzluklar karşısında örgütün varlığını göstermek ve eylem gücünü koruduğunu kanıtlayabilmek için son bir hafta içerisinde adeta çılgınca diye nitelendirilebilecek eylemlere kalkıştığı görülmektedir. 25 Temmuz günü Tunceli Komando Tugayına uzaktan taciz ateşinde bulunmuş, aynı gün Yüksekova Polis noktası ile Hakkari Emniyet Müdürlüğü binasına roketli saldırıya kalkışmış, 26 Temmuz’da Şemdinli Komando Taburuna ikinci kez silahlı tacizde bulunmuş ancak bu eylemlerden beklediği sonucu alamamıştır.
Özellikle silahlı taciz eylemleri asimetrik mücadelede sonuç alınması mümkün olmayan pasif nitelikteki eylemlerdir. Örgütün bu tür eylemleri tugay tabur gibi büyük birliklere yöneltmesi teröristlerin bir çabalama içerisinde olduklarının açık ifadesidir. Etkin eylem amaçlı belirli bölgelere gönderilen teröristlerin riske girmeden uzaktan ateş açarak kaçmak suretiyle “eylem yapmış olmak için eylem yapmak” yolunu tercih etmesi, sözde lider kadroya hesap vermekten kurtulmayı amaçladıklarını gösteren güçlü emarelerdir. Bu durum örgüt içindeki kararlılığın da tükenmek üzere olduğunun bir işaretidir. Benzer şekilde son dönemde gerçekleştirilen yola mayın döşeme ve pusu eylemlerinden de bir sonuç alamayan örgütün eylem gücü zayıflamaya başlamıştır. Terörist ifadesiyle “eylem teröristin gıdasıdır” ve eylem gücü olmayan bir terör örgütün yaşaması mümkün değildir.
Bu çerçevede Güngören eyleminin; sayılan örgütsel zafiyetleri ortadan kaldırmak, riski az ama sesi yüksek olan şehir eylemlerine yönelmek suretiyle masum insanları katlederek sesini duyurmak, örgütün varlığını koruyup eylem gücünü göstermek ve yandaşlarına ve karşıtlarına gözdağı vermek amacıyla PKK terör örgütünün gerçekleştirmiş olduğunu söylemek bu çerçevede mümkündür.
SONUÇ
Güngören vahşeti PKK terör örgütünün ne denli acımasız ve vahşi bir örgüt olduğunu kamuoyuna bir kez daha göstermiştir. Bu örgütün bu tür kanlı eylemlerini önlemek maksadıyla siyasi iradenin siyasi bir çözüme yönelmiş olması bir sonuç getirmediği gibi bundan sonra da getirme olasılığı yoktur. Aksine bu tür siyasi çözüm arayışları terör örgütü ve yandaşlarını cesaretlendirmektedir. 20 Temmuz’da Ankara’da yapılan DTP kongresinde teröristler için saygı duruşunda bulunulması, İmralı’da yatan örgüt başı lehine sloganlar atılması, Türkiye’nin üniter yapısını bozucu nitelikte konuşmalar yapılması hep siyasetten aldıkları tavizlerin bir sonucudur. Asla unutulmamalıdır ki örgütün hedefinde Türkiye’yi parçalamak ve sözde bir Kürt devleti kurmak vardır ve bu hedefine ulaşıncaya kadar eylemlerine son vermeyecektir, doğasının gereğidir bu. PKK terör örgütünün insanlık dışı eylemleri ön plana çıkarılarak aynı siyasi hedefe başka yollardan ilerleyen Barzani’nin “iyi çözüm” gibi gösterilmesi de Türkiye’nin üniter yapısına yönelik tehditleri ortadan kaldırmayacaktır.
Ankara Ulus ’ta meydana gelen canı bomba olayı sonrası Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın şu sözlerini unutmamak gerekir:”Bu terör örgütünün arkasındaki kurumlara bakmamız lazım. Terör örgütlerini kim besliyor bunlara bakmamız lazım, başka bir şey söylemeyeceğim. Yorumlarını size bırakıyorum.” Görülen gerçek şudur ki PKK terör örgütü en büyük siyasi desteğini AB ülkelerinden almaktadır ve yıllardır bu ülkelerde siyasi cephe faaliyetlerini serbestçe yürütmektedir. “İyi çözüm” olarak gösterilen Barzani’ye gelince Türkiye’ye karşı yıllardır ikili oynamaktadır, geçmişte de PKK terör örgütüne karşı bir tavır almamıştır bundan sonra da almayacaktır. Bugün için PKK ile Barzani arasında bir sorun var gibi görünüyorsa eğer bu durum aynı yolda beraber yürümediklerinden değil Öcalan ile Barzani arasındaki liderlik çekişmesindendir. ABD ve İsrail için “İyi çözüm Barzani”, AB ülkeleri için ise Öcalan’dır. Türkiye için ise her ikisi de çözüm olmayıp bir diğerine göre “kötünün kötüsü” durumundadır. Terör, küresel güçlerin emperyalist planlarının görünen yüzüdür. Türkiye üzerindeki emperyalist projeleri önleyecek bir ulusal tavırla ortaya çıkması gereken Türkiye’nin çözümü ise, ulusal güçleri ve ulusal istihbaratıyla Irak’ın kuzeyine yapacağı kapsamlı bir kara harekatı ile terör yuvalarını yok etmek, topyekun bir seferberlik ile Atatürk ilke ve devrimlerini ülke sathına yaymaktan geçmektedir.

Eklenme Tarihi : 11.08.2008

KAFKASYA’NIN GÜVENLİĞİ TEHLİKEDE

/ Cavid VELİEV - YAKINDOĞU VE KAFKASYA ARAŞTIRMALARI MASASI Güney Kafkasya’da uzun zamandır beklenen savaş, 7-8 Ağustos’ta Gürcistan’ın ayrılıkçı bölgesi Güney Osetya’da kontrolü sağlamak üzere giriştiği operasyonla başlamış oldu. Kısa bir sürede Güney Osetya’da kontrolü ele geçiren Gürcistan, Rusya’nın saldırısıyla 10 Ağustos’ta kendi toprağı olan Güney Osetya’dan çıkmak zorunda kaldı. Bir takım tezler ileri süren Rusya, 8 Ağustos’ta Gürcistan’a topraklarına 150 tank ve 6 bin askerle girdi. Daha sonra asker sayısını 10 bine çıkarttı. Bunun da ötesinde kontrolsüz güç kullanarak Gürcistan’ın genelini hedef alacak şekilde ülkenin demiryolu, deniz limanı ve askeri üsleri gibi stratejik bölgelerini bombaladı. Bu operasyonu barış için yaptığını iddia eden Rusya’nın müdahalesi sonrası hayatını kaybedenlerin sayısı çoğu sivil olmak üzere 2000’ni geçti ve Gürcistan’da adeta bir insanlık dramı yaşandı. Gürcistan’ın ayrılıkçılara karşı başlattığı operasyon Gürcistan-Rusya arasında hiç de dengesi olmayan adaletsiz bir savaş dönüştü. Bölgesel ve küresel dengeleri yakından ilgilendiren bu savaşta Gürcistan Batılı müttefikleri tarafından kaderine terk edilince geri adım atmak zorunda kaldı. Saakaşvili’nin tutmayan hesapları Hem 2004 hem de 2008 Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün sağlanması Saakaşvili seçim propagandasının önceliği olmuştur. Bu çerçevede 2004 Mayıs ayında ayrılıkçı Acaristan sorununu kendi toprak bütünlüğü çerçevesinde çözmeyi başarmıştı. Abhazya ve Güney Osetya’da da zaman zaman çatışmalar yaşanmıştı. 2008 yılında Gürcistan’la ayrılıkçı bölgeler arasında gerginliği tırmandıran iki önemli gelişme yaşandı: Şubat 2008’de Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi ve 2-4 Nisan’da Bükreş’te yapılan NATO Zirvesi’nde Gürcistan ve Ukrayna için nihai üyelik kararının alınması. Bu gelişmeler sonrası Saakaşvili iktidarı ayrılıkçı bölgeler sorununu ülkenin toprak bütünlüğü çerçevesinde çözerek Gürcistan’ın NATO üyeliği önündeki engelleri kaldırmak için çeşitli teklifler sunarken Gürcistan’ın NATO üyeliğine şiddetle karşı çıkan Rusya da uzun zamandır hiç yapmadığı şekilde ayrılıkçı Abhazya ve Güney Osetya bölgesine desteğini somutlaştırdı. Tiflis uzun zamandır bu bölgelerde kontrolü sağlamak için askeri seçeneği masa üzerinde tutuyordu. Barış görüşmeleri çerçevesinde Rusya’nın Tiflis’e, kuvvete başvurmayacağına dair bir anlaşma imzalaması teklifini Saakaşvili’nin kabul etmeme nedeni de bu olsa gerek. NATO’nun Bükreş zirvesinde Gürcistan’ın NATO üyeliğine yönelik en büyük engelin ayrılıkçı bölgeler olduğu ortaya çıkmıştı. Ayrılıkçı bölgeler nedeniyle NATO üyeleri arasında Gürcistan’ın örgüte üyeliğine yönelik görüş farklılığı Rusya’yı cesaretlendirmişti. Saakaşvili iktidarı Gürcistan’ın NATO üyeliğini değerlendirmek üzere Aralık 2008’de NATO Dış İşleri Bakanları toplantısına kuvvetli gidebilmek için ayrılıkçı bölgelere federasyon önerisinde dahi bulunuldu ancak ayrılıkçı yönetimler bunu kabul etmedi. Diğer taraftan savaş seçeneği de konuşuluyordu. Aslında gelişmeler savaşın Abhazya’da patlak vereceğini işaret ediyordu. Bu savaş uzun zamandır beklenen fakat ateşkesin sağlandığı bir dönemde 7 Ağustos’ta yapılması beklenmeyen bir gelişmeydi. 8 Ağustos sabahına doğru yapılmasının nedeni ise Pekin Olimpiyatları olsa gerek. Fakat Saakaşvili iktidarının bir oldubitti yoluyla Güney Osetya’da kontrolü sağlama girişimi Gürcistan-Rusya savaşına dönüştü. Bir gecede Güney Osetya başkenti Tsinvali’nin kontrolünü ele geçiren Gürcistan, Rusya’nın orantısız saldırısıyla geri çıkmak zorunda kaldı. Açıkçası kimse Rusya’dan böyle sert bir yanıt beklemiyordu. Diğer taraftan Batı da Gürcistan’a beklediği desteği vermedi ve Saakaşvili’nin hesapları tutmadı. Rusya durdurulmalı Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Rusya’nın Gürcistan’a askeri müdahalesinin nedenlerini şu şekilde açıkladı: 1. Rusya kendi vatandaşlarını koruyor, 2. Rusya Güney Kafkasya’da güvenlikten sorumludur, 3. Gürcistan uluslararası anlaşmalara uymuyor, 4. Rusya barışı sağlamak için Gürcistan’a müdahale etti. Bu iddiaları birer birer değerlendirmeden kısaca Rusya’nın bu tezlerinin Rusya’nın Güney Kafkasya politikasına giydirilmiş kılıf ötesinde bir anlam taşımadığını Güney Kafkasya devletleri ve halkları son 200 yılda açıkça görmüştür. Diğer taraftan Rusya’nın bu tezlerinden hiç biri bağımsız bir devlete karşı işgal girişimine izin vermiyor. Bir devletin başka bir devlete karşı kuvvet kullanımını yasaklayan BM Antlaşması 4/2’ün tek istisnası devletlere meşru müdafaa hakkı veren BM Antlaşması 51. maddesidir. Bu olayda yaşanan hiçbir gelişme Rusya’ya meşruu müdafaa hakkı vermiyor. Emperyalist bir güç olması ve bu bölgeyi 200 yıl işgal altında tutması da Rusya’ya bu hakkı vermiyor. Rusya ancak uluslararası ilişkilerde güç faktörü temel prensip olarak alındığı takdirde haklı olabilecektir. Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev bu adımların Gürcistan’ı ateşkese zorlamak için yaptıklarını söylemesi ise Rusya’nın Kafkasya siyasetine giydirilmiş bir kılıftır. Hatırlamakta yarar var: Rusya 1999’da Çeçenistan’da insani katliam yaparken kimse Rusya saldırıları durdursun diye Rusya’yı bombalamadı. Rusya Devlet Başkanı Medvedev’in konuyla ilgili, “Rusya Kafkasya’da güvenliğin garantörü olmuştur” yönündeki açıklaması gerçekten uzak ve devletlerin egemenliklerini hiçe sayan bir açıklamadır. Rusya’nın Güney Kafkasya’da barış ve güvenliğin garantörü olduğuna dair hiçbir bölge devletiyle bir anlaşması bulunmuyor. Rusya’nın bu davranışı çıkarlarına uygun keyfi bir davranıştır. Bu açıklama Rusya’nın güvenlik nedeniyle her an bölgeyi işgal edebileceğini göstermektedir. Yüzyıllarca bölge halkına yönelik böl, bir birine düşür ve yönet politikasını izleyen Rusya, bölgede güvenliğin değil güvensizlik ve istikrarsızlığın kaynağıdır. Diğer taraftan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, Gürcistan bölgede etnik temizlik uyguluyor, açıklaması da Gürcistan’a karşı yürütülen psikolojik savaşın bir parçasıdır. Bu savaşta ölü sayısı Rusya’nın Güney Osetya ve Gürcistan’ı bombalaması sonrası hızla artmaya başladı. Eğer Rusya’nın etnik temizliğe karşı bir siyaseti varsa neden Ermenistan’ın Azerbaycan’da yaptığı katliamları ve 1 milyon insanın yerlerinden çıkarılmasını etnik temizlik olarak tanımlamadı. Medvedev’in Gürcistan’a saldırıyı durdurmak için “Gürcistan Güney Osetya’dan çıkmalı” şartını öne sürmesi bir hayli ilginçti. Güney Osetya Gürcistan toprağıdır ve bunu Rusya da böyle tanıyor. Dolayısıyla Gürcistan toprak bütünlüğü açısından Tiflis ile Tsinvali arasında bir fark bulunmamaktadır. Yani Rusya’nın bu açıklaması “Gürcistan’ın Tiflis’ten çıkması halinde saldırıyı durdururum” söyleminden bir farkı bulunmamaktadır. Güney Osetya’da yaşayanların % 90’na Rusya pasaportu vererek Rusya vatandaşı yapan Moskova aslında Gürcistan’a karşı askeri müdahale için bir zemin hazırladı ve nitekim Gürcistan topraklarına askeri saldırı düzenlerken bunun kendi vatandaşlarını korumaya yönelik bir adım olduğunu açıkladı. Savaşın bölgesel yansımaları Olayın uluslararası mücadele boyutu dışında bölgesel kutuplaşmalar açısından da önemi var. ABD-Rusya arasında devam eden küresel mücadelenin Gürcistan üzerine yansıması çok yazılıp çizildiği için bu konuya değinmeden bölgesel kutuplaşmanın Gürcistan’a yansımasına değinmekte yarar vardır. SSCB dağıldıktan sonra bölgede iki kutup ortaya çıkmıştır: Rusya-Ermenistan-İran ve Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan kutupları. Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü sağlamak için Güney Osetya’ya müdahalesi Rusya-Ermenistan ortak karşı operasyonuna neden olmuştur. Ahalkelek ve Abhazya bölgesinde bulunan Ermeni topluluğu ayrılıkçı Güney Osetya yönetimine destek vermek için bölgeye gitmiştir. Bunun ötesinde Gürcistan’ı bombalayan Rus uçaklarının bir kısmı Ermenistan’daki hava üslerinden kalkmıştır. Son gelişmeleri ısrarlı bir şekilde Gürcü-Oset savaşı olarak değerlendiren Ermeni basını Rusya Federasyonu ordusunun Güney Osetya Özerk bölgesi başkenti Tsinvali’yi işgal etmesini, Tsinvali’nin kurtarılması, olarak tanımladı. Diğer taraftan Ermenistan Gürcistan’daki ayrılıkçı bölgelerin Gürcistan toprak bütünlüğü çerçevesinde o veya bu şekilde çözümlenmesini istememektedir. Sorunların Gürcistan toprak bütünlüğünü çerçevesinde çözümlenmesi ayrılıkçı Dağlık Karabağ Ermenileri için istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Öte yandan böylesi bir çözüm, Ermenistan’ın Güney Kafkasya’daki etkin müttefiki Rusya’nın etkinliğinin azalmasına neden olabilir. Bu da Ermenistan’ın istemediği bir sonuçtur. Gürcistan’ın müttefiki olan Türkiye, Gürcistan’a sağlık, enerji ve diplomasi alanında destek verdi. Diğer müttefik ülke Azerbaycan’ın Dış İşleri Bakanlığından yapılan uluslararası hukuk açısından Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü sağlamaya hakkı var ve BM Antlaşması bunun ispatıdır, açıklaması da Gürcistan’ın Güney Osetya’ya yönelik operasyonlarını destekleyen açıklamadır. Ayrıca Rus komutanlara göre Gürcistan düşürdüğü Rus uçaklarını Ukrayna’dan elde ettiği S-200 füzeleriyle vurdu. Bölgenin tek işgalci devleti olan Ermenistan’a durmadan silah yardımı yapan Rusya Türkiye’yi savaşın kışkırtıcısı olarak göstererek Gürcistan’ın müttefiklerine karşı psikolojik savaş yürüttü. Son gelişmeler Rusya tehdidinin devam ettiğini ve bölgede konjonktürel durumun Rusya’nın lehine değiştiği zaman Rusya’nın bölge devletlerine daha fazla baskı yapacağını göstermektedir. Bunu tarihi deneyim de kanıtlamaktadır. Son olaylar Rusya’nın bölgeyi askeri bir işgale giriştiği zaman Batılı devletlerin fiili yardımdan çok sözlü açıklamalarla yetineceğini göstermektedir. Tarihi deneyimler bu tezi de desteklemektedir. Bu olaylar Batının bölgede prestij kaybına neden olmaktadır. Bu durumda İran’ın da Rusya’nın bu tutumunu destekleyeceğini düşünürsek Gürcistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlığını destekleyen Türkiye’ye çok iş düşmektedir. Ayrıca Gürcistan’ın bağımsızlığını kaybetmesi durumunda Azerbaycan’ın da aynı kaderi paylaşması işten bile değildir. Saakaşvili iktidarı değişebilir mi? Son gelişmeler sonrası Gürcistan’da Saakaşvili iktidarının değişebileceği gündeme gelmeye başladı. Bu konuda üç yorum ön plana çıkıyor: 1. Savaşta başarısız olan Saakaşvili’nin demokratik süreçle iktidarı bırakması, 2. Rus baskısı sonucu Saakaşvili’nin Rus yanlısı bir yönetimle değişmesi, 3. ABD’nin Rusya baskısıyla Saakaşvili’nin değişeceğini bildiği için önce davranarak yeni bir cumhurbaşkanını iktidara getirmesi. Gürcistan muhalif grupları Saakşvili’nin Güney Osetya’ya karşı askeri operasyonunu desteklese de savaşın Gürcistan’ın aleyhine sonuçlanmasıyla muhaliflerin eline bir fırsat geçebilir. Bundan yararlanan muhalif gruplar 2008 cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin rövanşını almak için harekete geçebilirler. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD Dışişleri Bakanı Condolizze Rice’le görüştüğü zaman Saakaşvili iktidarının değişmesi gerektiğini söylemişti. Bu gelişmeler Rusya’nın da müdahalesiyle Gürcistan’da Rusya yanlısı bir iktidarın oluşmasıyla sonuçlanabilir. Gürcistan’da Rus yanlısı iktidarın kurulması Türkiye’nin Güney Kafkasya siyasetini derinden sarsar ve enerji projeleri işlemez hale gelir. Gürcistan’da Rusya yanlısı bir iktidarın kurulmasından en fazla yararlanan bölge ülkesi ise Ermenistan olacaktır. Bu durumda Ermenistan’ın Rusya ile karasal bağlantısı kolaylaşacak ve Rusya Ermenistan’ı daha fazla silahlandıracaktır. Aslında buna bile gerek kalmayacaktır. Gürcistan’ın düşmesi Azerbaycan orta veya uzun vadede Rusya tarafından işgaline yol açabilir. Bu da Güney Kafkasya’nın tamamen Moskova’nın kontrolüne geçmesi anlamına gelmektedir. Gürcistan’da Rusya yanlısı bir iktidarın kurulması Rusya’yı bypass eden Hazar kaynaklı projeleri de olumsuz etkileyecektir. Belki de KATB projesi yarım kalacaktır. Bunda da en çok sevinen taraf Ermenistan olacaktır. Nabucco Projesi de suya düşecek ve Orta Asya enerji kaynaklarının Türkiye’ye ulaşması gerçekleşemeyecektir. Dolayısıyla Rusya’nın bu davranışı enerji savaşları çerçevesinde de değerlendirilmelidir. Gürcistan’da Rusya yanlısı bir iktidarın oluşması Türkiye’nin Kafkasya politikasını olumsuz etkileyebileceği gibi Türkiye-Azerbaycan arasındaki en güvenli karasal bağlantının kesilmesine neden olacaktır. Bu durum Azerbaycan’ın bağımsızlığı için en büyük tehdittir. Gürcistan’da en makul iktidar değişikliği daha dengeli bir dış politika izleyen liderin cumhurbaşkanı seçilmesinden geçer. Ne ABD ne de Rusya yanlısı olmayan dengeli bir dış politika izleyen bir Gürcistan lideri hem bölge hem de Gürcistan için yararlı olacaktır. Rusya’nın Gürcistan’a karşı bu operasyonu, işgal edilmiş topraklarını kurtarmak için askeri yollara başvurmak zorunda kalabileceğini açıklayan Azerbaycan’a da bir mesajdır. Önümüzdeki süreçte Azerbaycan ayrılıkçı Ermenilere karşı meşru müdafaa hakkını kullanır ve askeri yolla toprak bütünlüğünü sağlamaya çalışırsa Rusya’nın tutumunun ne olacağı merak konusudur. Rusya’nın bu adımı bölgedeki diğer ayrılıkçı bölgeleri cesaretlendirecek ve bu bölgelerin bağımsızlık kazanmasına kadar gidebilecek. Bunun dışında çok etnikli bir ülke olan Gürcistan’da başka etnik bölgelerde de sorunlar ortaya çıkabilecektir. Gürcistan’ın Cavahetya bölgesinde yaşayan Ermeni azınlığın özerklik talepleri daha da artabilecektir. Sonuçta Saakaşvili’nin hesaplarının tutmaması ve savaşta geri adım atması önümüzdeki süreçte Gürcistan’ın işinin zor olacağına işaret etmektedir. Rusya her ne kadar haksız olsa da Gürcistan’a yönelik baskısını arttıracak ve ayrılıkçı sorunların çözümü daha da zorlaşacaktır. Gürcistan’ın yapması gereken ise Rusya’nın etkinliğini kırma stratejisini uzun sürece yaymak ve ani girişimlerde bulunmamaktır. Eklenme Tarihi : 18.08.2008

PEKİN’DE KAPİTALİZME ALTIN MADALYA

/ Mustafa Kemal ŞEN - EKONOMİ ARAŞTIRMALARI MASASI

Dört yılda bir yapılan olimpiyatların sonuncusu Çin’in Pekin şehrinde dünyayı hayran bırakan bir organizasyonla başladı. 80 ülkenin devlet ya da hükümet başkanının açılışta bulunması, 204 ülkeden gelen oyuncularla en fazla katılımlı olimpiyat özelliğini kazanması olimpiyatlara küresel çapta ilginin her yıl arttığının göstergesi oldu.

Atina’daki 1896 olimpiyatlarına 13 ülke, 1980 Moskova Olimpiyatlarına 80 ülke, 1996 Los Angeles olimpiyatlarına ise 140 ülke oyuncu gönderdi. Masrafları karşılayamadıkları için katılamayan ülkelerin masraflarını Sovyetlere nispet karşılayan ABD, itibarını güçlendirmekle kalmadı olimpiyatların evrenselleşmesini de sağladı.

İyi niyetle kurulan, tüzüğünde uluslararası yardımlaşmayı ve barışı kabul eden bütün küresel kuruluşlar, kapitalizmin tüm gücüyle dünyaya saldırdığı günümüzde amaçlarından saparak büyük devletlerin bir sömürü aracı haline geldi. Bir spor organizasyonundan çok sponsorların ve kalkınmış ülkelerin gövde gösterilerine yol açan, siyasallaştırılan, adeta fuar alanına dönüşen olimpiyatların barış ve kardeşlik naraları altında aslında kimlere hizmet ettiği, hâsılatlardan, oyunun aktörlerinden, küreselleşmenin pekiştirilmesi gibi bir sonuç yaratmasından anlaşılıyor.

KAPİTALİZM 12’DEN VURDU

Temel amacı tanınmak olan sponsorluk sektörü, üçüncü dalga ekonomi olarak da adlandırılan yeni ekonominin bir parçası. Bu da ileri teknolojinin medya imkânları ile yapılmaktadır. Sporda ülkeler bazında başarı geldikçe sponsor firmanın yatırım miktarı da artıyor. Bu yüzden de amatörler yerine profesyonel oyuncular sponsor desteği için seçiliyor. General Elektrik 355 projeye sponsor olarak tek başına 600 milyon dolar harcamada bulundu. Pekin Olimpiyatlarının toplamda 3,2 milyar dolar sponsorluk geliri ile nihai süreçte tüm dünyada 8,3 milyar dolarlık bir ekonomi yaratması bekleniyor. Çin hükümetinin 7 yılda 45 milyar dolar para harcayarak olimpiyatları organize etmesi, çok uluslu şirketlere ait 46 küresel markanın ana sponsor olması, bütün dünyada 33,6 milyar dolara ulaşan sponsorluk piyasasının varlığı, Pekin/Beijing olimpiyatlarının spor endüstrisi haline geldiğini ve barış kardeşlik kavramlarının ötesinde dünya patronlarına ait bir gündemin bulunduğunu göstermektedir. Olimpiyatlar kapitalizmin halkla ilişkiler bürosu olarak kullanılırken alenen “takımın renklerini kazanca dönüştürmek” tabiri kullanılıyor.

Tekellerin Çin olimpiyatlarına bu kadar yatırım yapması boşuna değil. Çin gibi bir ülkede 1 dolarlık bir reklâm harcaması Avrupa pazarında 10 dolarlık bir reklâm harcamasından daha kazançlı. Çünkü Çin kalabalık nüfusu ve dünyaya uzun dönem kapalı olması nedeniyle keşfedilmeyi bekleyen yeni bir kıta gibi. Çok uluslu şirketler için yeni kıta da eskiyen kıtalar gibi sömürüye elverişlidir. Çin’in yanı sıra medya kanalıyla bu devasa organizasyonu dünyada 4 milyar insanın izlemesi bekleniyor. Sermayedarlar adına reklâmın daha büyük bir fırsatı olamaz. Olimpiyat yoluyla büyük şirketlerin yeni markaları dahi küresel çapta tanınmaya başladı.

Spor endüstrisi; sportif ürünler, bilet satışları, lisanslı spor giyimleri, bilet satışları, yayın hakları, reklâm pazarı, ülke tanıtımı, borsada klüp hisseleri, organizasyonlar gibi çok sayıda sektörün toplamını ifade ediyor. Bu olimpiyatlarda iki haftada 70 milyon dolarlık lisanslı ürün satılması hedefleniyor. 12.000 akrediteli basın mensubu oyunları dünyaya izletmek için kapitalizmin öncü kuvvetleri gibi hareket ederken 2,5 milyar dolarlık TV yayın geliri ise garanti edildi. Olimpiyat süresince yiyecek içecek sektöründe 2,7 milyar dolarlık ek bir ekonomi oluşacak. İşin aslı, amacın barış, sevgi, kardeşlik olması nedeniyle böylesi bir bütçeyle Sudan’a veya Irak’a içme suyu için alt yapı tesislerinin kurulabileceğini düşünmemek mümkün değil.

Kapitalizmin sembolleri medya, görsellik, tüketim, eğlence, para, ileri teknoloji, sözde rekabet, madalyalar, dereceler, büyük sevinç gösterileri, ışıklar aslında buzdağının altındaki görünmeyen sefaleti gizliyor. Dünya halklarının sırtından kazanılan paralarla daha fazla zenginleşmek için bir araç haline getirilen olimpiyatlarda yanan her bir ışıkta dünyanın bir bölgesi karanlığa gömülüyor. Sonuçta kapitalizm 12’den vurmuş, uzun atlamış, tuşa getirmiş, nakavt etmiş, ağır kaldırmış, hızlı koşmuş, engeller atlamış ve kazanan o veya bu sporcu değil kapitalizm olmuştur.

OLİMPİYATLARIN DİĞER YÜZÜ

Özelleştirmeler ile devletin elinin ekonomiden çekilmesi sürecinden spor da payını aldı. Devletin boşluğunu doldurmaya can atan çok uluslu tekeller spor eğlencesini ve doğurduğu ekonomiyi geniş kitlelere yayarak daha fazla üretip daha fazla tüketmeyi dayattılar. Türkiye’de sponsorluğun önemi ve spor ekonomisinin avantajları üzerine son dönemde “Türk Sporu Sponsoruyla Buluşuyor” sloganlı kongreler ve teşvik çalışmaları yapılır oldu. Bu arada bütün spor federasyonları özerkleştirildi. 2001 yılından beri yapılan yasal düzenlemelerle sponsorluğu teşvik için sponsorluk harcamaları vergi indirimine tabi tutuldu. Zaten destekleyen olarak tanıtım yapan ve kar eden kuruluşlar bu fırsatı iyi değerlendirerek bu şekilde 500 milyon dolar spora ek kaynak sundu. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün geliştirdiği sponsorluk stratejisi ile sponsorların çalışmaları ve organizasyon sistemli hale getirildi. Pekin Olimpiyatları’na katılan Türk sporculara 16 şirketin sponsor olmasına rağmen maalesef bütün bu çalışmaları boşa çıkartacak şekilde Türkiye başarı sağlayamadı.

Olimpiyatları eski çağlarda olduğu gibi bugün yine özgür ve zengin insanlar izleyebiliyor. Spor organizasyonlarından amaç sporu daha popüler hale getirip bedensel ve zihinsel sağlığı geliştirmekse, sponsorlarca reklâmı yapılan ürünleri üreten işçilerin veya dev olimpik tesisleri inşa edenlerin bedensel ve zihinsel sağlıklarını da hesaba katmak gerekir. Çin’deki olimpiyat çalışmalarında yüz binlerce insan evini terk etti, binlerce işçi karın tokluğuna çalıştı, yaralanmalar, ölümler, tutuklanmalar birbirini izledi. Çin yönetimi görkemli açılışıyla göz kamaştırdığı için o açılışta emekleri sömürülen binlerce insanın alın teri görülmedi. Olimpiyat işçilerinin olimpiyat oyunlarını bilet alarak izlemeleri bir hayalden ibaret kaldı. Çünkü işçi Çinlilerin aylık gelirleri bir bilet almaya bile yetmezken, olimpiyatların Çin’e getirisinin 450 milyar dolar olacağı hesap edilirken, bu sorunlar kimsenin umurunda değil.

Bütün dünya ülkelerinin buluştuğu Çin’de insan hakları ve özgürlüğün önemi tekerleme haline gele dursun, olimpiyat açılışının hiç bir bölümünde Uygur Türklerinin ve Tibetlilerin esareti ve dramları dile getirilmedi. Hatta olimpiyatlar, Uygur Türkleri üzerindeki baskıların had safhaya çıkarılması, dayatmalara direnen Uygurlara karşı tutuklama, müebbet hapis cezası, ölüm gibi cezalar uygulanması ve zulümlerin arttırılmasına bahane oldu.

Eklenme Tarihi : 25.08.2008
Tusam.com (birol aslan pirahmetli köyü taşköprü kastamonu)

YAŞAM ALANIMIZ KAFKASYA VE GELECEĞİ

/ Ali KÜLEBİ - TUSAM - BAŞKANVEKİLİ

Köklü tarihleri olan büyük devletlerin, imparatorlukların eski topraklarına, oralarda yaşayanlara ve çevrelerindeki her gelişmeye karşı ve bu gelişmelerle ilgili kendilerinin de çıkarlarını korumaya yönelik sorumlulukları vardır.
2008 Ağustos ayının ilk haftasında Pekin Olimpiyatları ile dünyada yeni bir barış ve dostluk adımı atılması beklenirken hemen yanı başımızdaki Avrasya Balkanları olarak adlandırılan öteki kaynama noktasında çıkan bir savaş ile bir kez daha ne denli tehlikeli bir bölgenin ortasında yaşadığımızı anladık.

ABD’nin son yıllarda özel önem verip de bir türlü yerleşemediği Karadeniz’in Doğu yakasında uzun süredir kaynayan yanardağ patladı, patlatıldı. Karadeniz’in batısında, Romanya ve Bulgaristan’da üsler edinmiş olan NATO (dolayısıyla ABD) bunu pratikte kullanılır şekle dönüştürememiş olduğundan Ukrayna ve Gürcistan’ı da örgüte katarak Karadeniz’i tam bir ABD gölü haline getirmek istiyor idi. Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun direnmelerine karşın bu konuda ısrarların sürdüren ABD son Bükreş zirvesinde NATO ülkelerine de baskı yapmış; ne var ki Rusya ile aralarını bozmak istemeyen önemli AB ülkeleri buna yanaşmamışlardı. Gürcistan’ın sürekli ABD tarafından şişirilip şımardığını saptayan AB ülkelerinin bu konudaki değerlendirmelerinin gerçekçiliği bu şekilde ortaya çıkmış iken ABD’nin de bir kez daha devlet geleneği olmayan bir ülkeyi nasıl provoke edip sonradan sıkıntıya soktuğu da ortaya çıkan ciddi örneklerdendir.
Devlet geleneği olmayan ve belli bir küresel gücü arkasına alarak etraflarında her istediklerini yapacaklarını zanneden küçük toplulukların karşı karşıya kalabilecekleri sonuçların en tipik örneklerinden birinin daha bu şekilde yaşanılmasından umulur ki bu tür maceralara atılan öteki oluşumlar da ders alırlar.
Rusya’nın NATO tarafından kuşatılıyor olduğu rahatsızlığı, füzesavar sistemlerinin Rusya’nın yakınlarına yerleştirilmesi, eski Sovyet ülkelerindeki turuncu devrimler, Kosova sorununda etkisizleştirilmesi gibi bir dizi sorunun Gürcistan’da, Kuveyt’e saldırtılan Saddam benzeri bir lider eliyle yanardağ gibi bir şiddet boşalması şeklinde biraz da vaktinden önce yaratılması, bölgesel dinamikleri de vaktinden önce zorlayacak bir görünüm arz ediyor.
Rusya Federasyonu’nun Saakaşvili’nin acemiliğinden bize bile örnek olması gereken bir refleksle istifade edip Avrasya coğrafyasının bu çok önemli stratejik bölgesinde ciddi bir satranç hamlesi yapmış olması dikkat çekicidir.
Genelde bölgede Ermenistan, Karabağ, Abhazya, Güney Osetya ve hatta zaman zaman PKK gibi ayrılıkçı, işgalci ve bölücü unsurları destekleyen ve desteklemiş olan Rusya kendine dönük çıkarları zedelenince ve Gürcistan kendinden kopmak isteyen Güney Osetya’ya müdahale edince bölücü Güney Osetya’yı insani gerekçelerle ve etnik temizliğe karşı olma söylemleriyle desteklemiş ve işin ucunu Gürcistan’ın içlerine girmeye kadar götürmüştür.

KAZANANLAR, KAYBEDENLER VE GELECEĞİN KAFKASYASI
Rusya bu hamlesiyle;
- Rusya ve İran arasında bunları kuşatacak bir stratejideki Gürcistan’ı pasifize etmiştir,
- Saakaşvili gibi körü körüne ABD bağımlısı bir lideri devre dışı bırakma yolunda geleceğe dönük olumlu bir adım atmıştır,
- Bölge ülkelerine, ABD’ye güvenip şımaranların sonunun ne olabileceği konusunda belli bir ders vermiştir,
- Koruyucu NATO söyleminin çok şişirilmiş bir balon olduğu konusunda özellikle Ukrayna’ya da bir atıfta bulunmuştur.
Bundan böyle ise;
- Gürcistan ve hatta Ukrayna’nın NATO üyelikleri çok uzun bir süre zora girebilecektir,
- Kafkaslar’da var olduğu düşünülen: Türkiye + Azerbaycan + Gürcistan (+ABD) = Rusya + Ermenistan +İran denklemi belli ölçülerde zarar görmüştür,
- Hazar Doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak olan NABUCCO boru hattı projesinin bu ayağı şimdilik belirsiz bir şekle dönüşmüştür,
- Doğalgaz konusunda Avrupa ülkelerinin bundan böyle NABUCCO’nun İran ayağına önem vermeleri ve İran’a karşı yaptırımlarda daha ihtiyatlı davranmaları söz konusu olabilecektir
- Güney Osetya ve Abhazya’nın Gürcistan’dan kopmaları gerçekleşebilecektir,
- Her halde bölgeden kopmak istemeyecek ABD, Gürcistan’a bugüne kadar verdiği yıllık yaklaşık 30 milyon Dolar olan ekonomik ve askeri yardımı arttıracaktır,
- ABD’nin bölgedeki son yenilgisi Kafkasya’ya daha fazla önem vermeyi ve Rusya + Ermenistan denkleminde Ermenistan’a karşı daha dikkatli politikalar izlemeyi sağlayabilecektir,
- Rusya’nın yeni bir olası gelişme üzerine askeri harekatı ilerletip Ermenistan sınırına dayanması durumunda Rusya Kafkaslar’da jeopolitik bir bütünlük sağlayarak Ermenistan ile fiziki bağını da tamamlamış olacaktır ki bu da Azerbaycan ile Türkiye ve dolayısı ile Türkiye Orta Asya arasındaki bağın kopması, BTC’nin Rus kontrolü altına girmesi demek olacaktır,
- Bu gelişmeler ise ABD’nin de bölgede güç kaybına yol açacaktır. Bu bağlamda bundan böyle Orta Asya ve Kafkasya’da Türkiye ile olan işbirliği konusunda son yıllarda Türkiye’yi rakip gibi düşünerek dışlama yolunu seçmiş olan ABD, Türkiye ile daha eşitçi ve dikkatli politikalara önem verebilecektir,
- Rusya’nın sert askeri politikası ve Ermenistan’da bulunan askeri üslerinden ciddi ölçülerde yararlanarak Ermenistan’daki 102. Rus üssünden kalkan uçakların Gürcistan’daki NATO ile ilişkili askeri tesisleri vurmuş olmaları bundan böyle Azerbaycan’ı güvenlik açısından yeni arayışlara itebilecektir,
- Eski Varşova Paktı yeni AB üyesi ülkeler bundan böyle Rusya’ya karşı çok daha dikkatli olup, yararı, koruyuculuğu her zaman tartışılacak NATO kalkanına çok daha fazla güvenmek isteyeceklerdir.

BÖLGESEL SONUÇLARIN TÜRKİYE VE DÜNYAYA ETKİSİ
Rusya Federasyonu bu son askeri girişimi ile bölgesel güç olmanın ötesinde ve çıkarlarını koruma çizgisinde adeta eski Sovyet Devleti’nin bir devamı olduğunu ve hatta Soğuk Savaş dönemi kurallarının ötesinde ABD’ye açıkça kafa tutabileceğini göstermiştir. Savaş esnasında Ukrayna’nın Sivastapol’daki Rus deniz üssünden Gürcistan açıklarına yönelen Rus savaş gemilerinin geri dönüşüne izin vermeyebileceği gibi yorumlar yapılmış ise de bu hususun Rusya’nın güç kullanma kararlılığı düşünülürse uygulanabilir olmadığı, olamayacağı ortadadır. Bu bağlamda unutulmaması gereken husus doğrudan veya dolaylı olarak Kafkaslarda karşı karşıya gelmiş olan her iki ülkenin de dünyanın en büyük nükleer güçleri olduğudur. Ellerinde yaklaşık beşer bin nükleer başlı ve uzun menzilli balistik füze ile dünyanın geleceği ve var oluşunda söz sahibidirler. Ancak her iki ülke de bu gücün bilincinde olarak söz konusu savaşı tırmandırmamaya özen göstererek sorumlu bir davranış sergilemişlerdir. Rusya bu son girişimi ile ABD’ye “sen uzaklardan gelip ülkeleri işgal edersen ben de bunu yapabilirim” şeklinde bir mesaj vererek adeta eski Soğuk Savaş günlerindeki dengeyi hatırlatacak bir arayışa ve kararlılığa girmiştir.
16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşmasıyla Acaristan, özerk statüyle Sovyet Gürcistan’ına bırakılırken bu Antlaşmanın 6. maddesine göre, Türkiye, Batum ve çevresini (Acaristan’ı), buradaki halkın dini ve kültürel haklarını gözeten bir özerk yönetim sağlanmak ve burada halkın rızasına uygun bir arazi kullanımına imkan vermek, ayrıca Batum limanından serbestçe yararlanmak şartlarıyla Gürcistan’ın yönetimine devretmiştir. Bu şartlar nedeniyle Türkiye, Acaristan’ın özerkliğinin garantörü konumundadır. Sovyetler’in dağılmasından önce ve sonra bu Antlaşmanın hukuki geçerliliğini korumayacağı şeklinde hiçbir somut görüş ve imza olmaması Türkiye’ni bölge ile olan ilişki ve sorumluluğunu söz konusu eder. Kaldı ki Bakü-Tiflis-Ceyhan, Güney Kafkasya Boru Hattı (Şahdeniz) ve inşasına başlanmış Kars-Ahılkelek-Bakü demiryolları ve Gürcistan’ın bizim açımızdan Orta Asya ve Azerbaycan ile var olan ilişkilerimizdeki önemi düşünüldüğünde Kafkasya’nın ve bu ülkenin bizim ilgi ve yaşam alanımız olduğu hiçbir surette unutulmaması gereken bir olgudur.

Eklenme Tarihi : 25.08.2008

Tusam.com (birol aslan pirahmetli köyü TAŞKÖPRÜ KASTAMONU)