O YOLDA

3 Kasım 2008 Pazartesi | Kategori : Şiir 1 Yorum
Geliyor sandığım gidiyor çıktı.
Başlıyor umduğum bitiyor çıktı,
Üstüne-üstüne gittim, ne gidiş
Altına-altına iniyor çıktı.

Uyu buyu dendi, düşüme gittim,
Haydi işe dendi, işime gittim,
Yaşa dendi, yaşıma gittim,
Yendiğim sandığım yeniyor çıktı.

Bozguna benziyor, saklasam olmaz,
Eskiye yeniden başlasam olmaz,
Yakıştırsam olmaz, yazmasam olmaz,
Maviye boyadım, baktım mor çıktı.
Sapsarı saclarım vardı, aklaştı,
Anılar üst üste bindi yükleşti,
Bir büyük oyunun sonu yaklaştı,
Tüm yanan ışıklar sönüyor çıktı.

Gözümde bir ışık, çağırıyordu,
Beşikte bir çocuk, bağırıyordu,
Öyle bir düğündü, can çalıyordu,
Gel cani sandım git çalıyor çıktı.

Kimler yoktu bizim kervanda,
Birer indi hepsi bir handa,
Savurduk sap saman biz bu harmanda,
Bir gidiş yoluydu, donuyor çıktı.

                 Özdemir Asaf

MUM ALEVİ İLE OYNAYAN KEDİNİN ÖYKÜSÜ

3 Kasım 2008 Pazartesi | Kategori : Şiir Yorum Yok
Bir mum yanıyordu bir evin bir odasında.
O evde bir kedi vardı.
Geceler indiğinde kendi havasında
Mum yanar, kedi de oynardı.

Mumun yandığı gecelerden birinde
Kedi oyunlarına daldı.
Oyun arayan gözlerinde
Mumun alevi yandı,
Baktı,
Mumun titrek alevinde
Oyuna çağıran bir hava vardı.

Oyunlarını büyüten kedi büyüdü
Kendi türünde çocukcasına,
Döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü
Geldi mumun yanına, oyuncakcasına.
Bir baktı, bir daha, bir daha baktı
Mumun alevinin dalgalanmasına
Uzandı bir el attı.
Bıyıklarını yaktırmadan analmayacaktı…
İlk kez gördüğü mumun yakmasına
İnanmayacaktı.

Kedi oyunlarında büyüyordu,
Mum, üşüyordu yanmalarında.
Zaman ikili yürüyordu
Aralarında.
Bir ayrışım görünüyordu
Birinin yanmalarında
Öbürünün oynamalarında.

Kedi oyunlarında büyüyordu,
Yitirerek gitgide oyunlarını.
Mum küçülüyordu yanmalarında,
Yitirerek gitgide yakmalarını.

Oynarken büyüyen kedi yanacak,
Aydınlatırken küçülen mum yakacaktı.
Küçülen yaka-yaka aydınlatacak,
Büyüyen yana yana anlayacaktı.

Bir mumun yanmasından
Ve bir kedi oyunundan
Kaldı sonunda
Bir gecenin tam ortasında
Bir evin bir odasında
Göz-göze susan
İki insan.

Mum yandı bitti
Kedi büyüdü gitti.
oyunlar karıştı gecelerde
Suskun uykusuzluklara.

O iki insandan, sonunda
Birinin anılarında kedi,
Birinin dalmalarında mum
Kaldı gitti.

Nerede bir mum yansa şimdi,
Nerede oynasa bir kedi,
Birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri…
Bugün dün gibi oluyor,
Dün bugün gibi.
Mum ellerimi tırmalıyor,
Belleğimi yakıyor kedinin elleri.

                  Özdemir Asaf

AĞLAMAK

31 Ekim 2008 Cuma | Kategori : Şiir Yorum Yok
Ağlamak
Unutmak kadar kolaydır inan
Sevin ağlayabiliyorsan
Sevin ağlıyorsan
Gül ağlayabiliyorum diye
Gül ağlıyorum ağlıyorum diye
Sana birşey yapamam
Ağlayamıyorsan

Özdemir Asaf

ÖLÜMÜN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ

31 Ekim 2008 Cuma | Kategori : Şiir Yorum Yok
Ne zaman bir yakını ölse birinin,
Onu ilk-ölüm sanır kalır o.

Ne zaman bir sevdiği ölse birinin,
Onu en-ölüm alır kalır o.

Ne zaman bir saydığı ölse birinin,
Onu hep-ölüm bulur kalır o.

Ne zaman bir-bildiği ölse birinin,
Onu son ölüm sayar kalır o.

Ne zaman bir umduğu ölse birinin,
Onu yok-ölüm duyar kalır o.

Ne zaman bir her şeyi ölse birinin,
Kendini ölümlerle yaşar kalır o.
Ne zaman bir kendisi ölse birinin,
Ölümlerde kendini yaşar kalır o.

                                                                                          

                  Özdemir Asaf

BİR AYILIK ÖYKÜSÜ

31 Ekim 2008 Cuma | Kategori : Dünya Yorum Yok

Evde tembel tembel uyurken, telefon çaldı… Beşinci, belki altıncı çalışından sonra, yalpalaya yalpalaya ahizeye ulaşabildim. - Efendim?, dedim… Karşı tarafta, şair ve yayıncı arkadaşım Seyyit Nezir, - Ne o, hâlâ uyuyor musun? diye sordu. - Hâlâ uyuyorum dedim… - O zaman, hemen uyan da buralara doğru bi uzan, dedi. - Bi şey mi vardı?, diye sordum… - Bi şey var ki seni uyandırdım… - Nedir? - Yahu çok sıkıştım, bildiğin gibi değil… Acilen baskıya girmesi gereken bi kaç kitap var… Düzeltmelerine yetişemiyorum… Gel de biraz yardım et. Kalktım, yıkandım, tıraş oldum, bir iki lokma bi şeyler atıştırdım, velhasıl iki saat sonra, saat on bir olmuşken vardım Beyoğlu’ndaki yayınevine… Seyyit Nezir, önüme bi dosya koydu, - Şunu bi gözden geçir n’olur, son düzeltmelerini yap… Bu dosya akşam matbaada olmak zorunda… Elde kırmızı kalem, bir köşeye çekildim, oturdum bir koltuğa… İyi, benden önce düzeltenler, bayaa özenli çalışmışlar, bana fazla bir iş çıkmadı, üç-dört saatte bitirdim yapmam rica edilen düzeltmeyi… Şimdi sıra, kendimi düzeltmekte… Haydi Hüseyin, şimdi düş İstanbul’un sokaklarına, kendini düzelt… Öğleden sonra saat beşte de, Bakırköy’de bir arkadaşla buluşmam vardı zaten. Saat dörtte, Taksim’den kalkan Yeşilköy belediye otobüslerinden birine bindim… Ben içeri girinceye kadar, oturulacak yer bulup oturmak şurda dursun, ön ve orta taraflarda ayakta dikilecek yer kalmamıştı… Bir iki başarısız hamleden sonra orta kapının önünde dikilecek bir yer kapabildim… Otobüs kalktı, her durakta üç kişi indiyse, altı kişi bindi… Öyle bir an geldi ki, ben ve bana benzer, mabadına duyarlı vatandaşlar, tıkış tıkışlıktan, orta kapı önünde dikilemez olduk… Geçen sürtünüyor, duran dürtüyor… Yüce Allah ve cümle peygamberleri, kadınlara sabır (ve, geçici de olsa bolca mutluluk) versin dua ve küfürlerini okuya okuya, daha rahattır diye, kalabalığı yara yara en arkaya yürüdüm… Direklerden birine tutunarak dışarıya bakmaya başladım… Başladım ama, başlayamadım… Aman Allah’ım, tam baktığım yerin hizasında, ikili koltuğun cam kenarında, ara sıra önüne, otobüsün içine, daha çok da dışarılara bakan bir kadın… Lafın gelişi bir kadın… Görünüşüyle yüreğimi hoplatabilen çok ender kadınlardan biri… Tam bir dünya güzeli… 40-45 yaşlarında olabilir… Bir yanıyla öyle gösteriyor… Fakat bir yanıyla da, taş çatlasa 30-35 yaşlarında gösteriyor… Üstünden canlılık, dirilik ve güzellik akıyor… Benim öyle kadına kıza ısrarla bakma gibi bir huyum yok ama, gözümü bundan alamıyorum… Çok güzel, öpülesi açık bir alın… Düzgün iki kaş… Yumuşak, bal rengi iri ve canlı gözler… Hafif kemerli, düzgün bir burun… Burnun altında biçimli bir ağız, capcanlı, dolgunca dudaklar… Çok biçimli bir ağız… Ağız, burun ve dudaklarla uyumlu bir çene… Bütün bu güzellikleri çevreleyen, güvenle taşıyan, az-çok kemikli fakat dolunay gibi bir yüz… Omuzlara şelale gibi tel tel dökülen, koyu kestane rengi canlı saçlar… Dipdiri, çok estetik bir vücut… Nereye baksam gözüm bu dünya güzeline kayıyor… Geçtiğimiz duraklardaki, kaldırımlardaki insanlara, trafiğe bakıyorum güya… Ama, asıl baktığım o, kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyorum… Bi de içimden, kendimi ayıplayıp, "El alemi, milletin karısını kızını rahatsız etme!" diye dürtüp duruyorum, fakat dinleyen kim… "Yahu böyle güzel bir kadın da olur muymuş?.." diye diye, yine bakıyorum… Bir ara, onun da ara sıra bana baktığını, benim ısrarla bakmalarımdan rahatsız olduğunu sezdim ama, yine bakmaya devam ediyorum… Birden, sanki yüzüme karşı söylenmiş gibi bir söz beni dalgınlığımdan, daldığım hayal deryalarından uyandırdı: - Ayı!.. Kim kime ayı dedi acaba!?.. Kim kime diyecek ki!.. Kadın, kızgınlıkla dosdoğru yüzüme bakıyor… Ben de dosdoğru onun yüzüne baktığıma göre, bu "ayı" benim… Zaten sinirli, lanet, allak bullak bir durumdaydım… Kendimi toparlar toparlamaz, içimdeki incelik ve nezaket kurallarını unuttum. Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi, - Bana mı dedin?, dedim. - Yok, babama dedim, dedi, yüzünün o dolunay güzelliğini bulutlu, fırtınalı bir Kilyos havasına çevirdi… Biraz utandım ama, altta kalmamak için de, - İyi… İyi de babana evde de söyleyebilirdin, burada söylemen şart mıydı?.. Ayrıca, babana söyleyeceğin iltifatı neden benim yüzüme bakarak söylüyorsun?.. diye öylesine aklıma gelen laflar sıraladım. O ise, yüzünün fırtınalı bulutlarına, çatılmış kaşlarını da kattı, - Utanmaza bakın yahu, bi de konuşuyor… İki saattir ne bakıp duruyorsun?.. Yanımızdaki, yöremizdeki insanlar, kimi ciddi, kimi müstehzi, kimi de bu muhabbetin sonu nereye varacağının merakı içinde ikimizi izliyorlar. Hiç altta kalır mıyım, - İki saattir ne baktırıp duruyorsun?.. - Ben mi baktırıp duruyorum!? - Yok, anam baktırıp duruyor… Biz karşılıklı atışırken, kimi izleyenlerde kıkırdamalar başladı… Kadınsa, lafı gediğine oturtuverdi, - Anan da mı baktıran cinsinden? Anlaşıldı, bu kadın yalnız güzel değil, başka marifetleri de var… Hazır cevaplılıkta, doğaçlamada benden iki parmak üstün… Ama, kendimi ona ezdirmeye de niyetim yok. - Evet, dedim, anam da kendine baktıran cinsinden… Yani senin cinsinden… Alımlı, cerbezeli, sempatik, görenin bakmaya doyamadığı dünya güzeli bir kadın… Tövbe tövbe der gibi, yüzünü sağa sola çevirdi, sonra bana döndü, - O zaman neden gidip anana bakmıyorsun? Kendimi hemen toparladım, - Bakmadığımı nereden biliyorsun?.. Günde en az üç-beş saat dizlerinin dibine oturur anama bakarımdım… Öyle güzel kadına bakılmaz mı?.. Ama artık bakamıyorum… Çünkü çok yıllar önce, ben daha çocukken cennete uçtu… Biraz sakinleşti, yüzündeki bulutlar da bir miktar dağılır gibi oldu. Başını salladı, hafif gülümser gibi yaptı, bu kez tövbe tövbelerini sesli olarak ifade etti, - Tövbe tövbe… Komik bir belaya çattık galiba, dedi. Bu arada otobüs epeyce yol almış ve tıka basa dolmuş olarak, Bakırköy’de ineceğim durağa yaklaşmıştı. İnmeden önce, son atışmalarımızdan sonra biraz da olsa yumuşamışa benzeyen bu bal gözlü, dolunay yüzlü güzel kadını, üzmüş olmaktan korkarak, karşılıksız bırakmak istemedim, - Ne yalan söyleyeyim, ben de her zaman çatacağım, ya da bana çatacak böyle senin gibi alımlı, böyle sempatik, böyle cazibeli ve cerbezeli, dünyalar güzeli bir kadın bulamıyorum… İneceğim durağa geldim, senin durak hangisi? - Benimkisi üç dört durak sonra" dedi. - Peki, benim bu durakta inmem gerekiyor. Sıkıntı verdiğim, seni üzdüğüm için de içtenlikle özür dilerim, kötü bir niyetim yoktu, beni bağışlamış ol, hoşça kal, dedim. Sanki biraz önce bana "ayı" diyen o değilmiş gibi, tatlı, buruk bir sesle, - Hoşça kal, dedi… Ardından da, - Ya aslında, bak şimdi aklıma geldi, ben de bu durakta insem iyi olacak… Buradaki bir ayakkabı tamircisine ayakkabı bırakmıştım… - İyi, sen de in, dedim. - İneyim ineyim… Ben kapıya yönelirken, onun da arkamdan inmek için ayağa kalktığını, kapıya yürüdüğünü göz ucuyla izledim… İndim, yerde, kapının önünde durup kendisine elimi uzattım… Kırk yıllık dostmuşuz gibi elimi tutarak inerken, kendisini uyardım, - Aman yavaş in, yollar taş ve çukur dolu, bi yerin incinmesin… - Çok naziksin, dedi, yüzüme gülümseyerek arabadan indi.. - Hani ayıydım?.. dedim… Biraz utanarak, - Özür dilerim, gerçekten çok çok özür dilerim, dedi. Biraz durdu, bir şeyler düşündü, devam etti, - Ama lütfen, n’olur, sen benden bi daha özür dileme, olur mu? diye tatlı tatlı yüzüme baktı. Bu arada, inenler indi, binenler bindi, otobüs kalktı gitti, ikimiz durakta yalnız kaldık. - Neden senden bi daha özür dileyecek mişim ki? dedim. - Bana baktığın için… Ayrıca da, bana söylediğin o çok güzel sözler için… - Onları olmamış ve duymamış olarak mı kabul ediyorsun? - Hayııır, tam tersine, onları olmuş ve duymuş olarak kabul ediyorum… - Bana kızmıştın ama, suratıma bakarak ayı bile demiştin? - Özür diledik ya… Suratıma biraz ciddiyet katım, - Ben de özür dilemek istiyorum… O benden daha da ciddi bir yüz ifadesi takındı, - Sakın deneme… - Denersem? - Kafana önce çantamı, ardından ayakkabı topuğumu yersin? - Ha sahi, ayakkabını hangi tamirciye vermiştin, istersen yardımcı olayım, ayakkabını al. - Yo yo, acelesi yok, dedi, kışlık ayakkabıydı zaten, sonra alsam da olur… - Peki, sen bilirsin, sonra al… Zamanın varsa, sahilde bi çay içelim o zaman, diye teklifte bulundum. Bu arada, yavaş yavaş, nereye doğru belli değil, yürümeye başladık. O kısa bir tereddüt geçirdi, - Olabilir… Fakat… - Evet, fakat? - Çay içmesek olmaz mı diyecektim, dedi… - Vaz mı geçtin? - Vazgeçmedim de, çay içmesek demek istedim… - İyi, başka şey yer içeriz, dondurma, gazoz filan, dedim. Sanki bu teklifimi bekliyormuş gibi, heyecanla, - Ben sana ısmarlayabilir miyim? diye, atak bir tavırla atıldı. - Bana ne ısmarlamak istiyorsun? - Canım soğuk bira istedi… Masada oturarak değil ama… - Nerede peki? - Çimenlerde bir gölgeye uzanarak, ne bileyim, gökyüzüne bakarak… Gece de yıldızlara göz kırparak, dolunayla konuşarak… Zamanın var mı? Biraz düşündüm… O hâlâ yüzüme bakıyor, "evet zamanım var" dememi bekliyor… - Zaman denen şey var mı ki, benim zamanım olsun?.. dedim. Yarı alaycı bir sesle, - Beyimiz felsefeci mi acaba!?. diye sordu. Cevabı biraz ağırdan aldım, - Beyimiz zaman ve yaşam serserisi… O ise, karşı soruyu hiç geciktirmedi, - Serseriliği bana da öğretir mi acaba? Ben yine ağırdan aldım, - Öğrenilmesi çok zor bir "meslektir", baştan seni uyarmak isterim, dedim. - Hocama güvenebilir miyim?.. - Hocan da daha işin başında, kalfa yani, kalfa kalfa… - Çıraklık bir münhal kadron vardır umarım… - Defterlere, kayıt kuyutlara bakmam gerek!.. - N’olur, lütfen bak… Hadi bak… Benim, aval aval yüzüne bakmama epeyce sabrettikten sonra, - Bak dedik ama… - Bakacağım dedim ya… - Niye hemen şimdi bakmıyorsun? - Kayıt kuyutlarım yanımda değil… - Ben yanındayım ya… - Sana mı bakayım? - Evet, bana bak… N’olur bak… - Nasıl bakayım? - Otobüste baktığın gibi bak… - Yine ayı küfrünü yemek için mi?.. - Yoo, tövbe, bu defa ayı demeyeceğim… - Peki ne diyeceksin? - Bir şey demek zorunda mıyım? - Hayır, değilsin… - O zaman ben de bu defa susma ve sana gülümseme hakkımı kullanacağım… - Daha önce ayı demeseydin buna razı olurdum… Ama o tepkinden sonra, bu kadarı yetmez… Sana bakmam epeyce ucuza gitmiş olur… Ben şaka ediyorum sanıyorken, yüz ifadesinden ve ses tonundan, bu sözlerime bu kez cidden üzüldüğünü anladım… O, üzüntülü bir sesle, - Benim bir erkeğe bakarak gülümsemem hiç de ucuz bir şey değildir, dedi ve suratını iyice astı… - Benim de öyle, dedim, ben de değme kadına sana baktığım gibi bakmadım, bakmam… Yüzü biraz yumuşadı, bir sevinç ve gurur esintisi geçti alnından, durdu, bana döndü, yeniden gülümseyerek uzun uzun baktı, - Teşekkür ederim, dedi. Benim de içimden bazı karışık duygular geçti, neden bilmem biraz hüzünlendim, üstüme bir suskunluk çöktü. O, ne olduğunu anlar gibi, sürekli yüzümü izliyor… Epeyce bir süre sonra, - Hadi ama, seni bekliyorum, dedi… - Neyimi bekliyordun, unuttum? dedim… Gerçekten de o andan biraz kopmuş, olanı biteni, son konuştuklarımızı birden unutmuştum… O, durumumu anladı galiba, - Neyini bekliyordum? Bana bakmanı ve gülümsemeni bekliyordum… Hiç istifimi, şapşal ciddi halimi bozmadan, - Sana pahalıya patlayabilir, dedim. Bu kez de o ağırdan aldı, anlamlı anlamlı yüzüme bakarak, - Ücreti neyse öderiz, dedi… - Ücreti çok pahalı, çok fazla… - Sen de hele, borç harç altından kalkarız belki… - Peki, dedim, günah benden gitti… İstediğim ücret, şu bal rengi güzel gözlerine birer öpücük… Bu arada, farkında olmadan yürümüş, kalabalık bir caddeye girmiştik. Durdu, yüzünü biraz karartıp buruşturdu, bir bulut geçti gözlerinden, duyulur duyulmaz, kızgınlıktan farklı, sevecenlik taşan, belki özlem dolu bir sesle, bi daha, - Ayı!.. dedi bana. - Bak yine ayı dedin… - Çünkü asıl ayılığı şimdi hak ettin… - Şimdi n’aptım ki!?. - Şimdi çok şey yaptın… Yapman gerekeni yaptın… Dünyanın en harika şeyini yaptın… Tepkim şimdiye, şimdi yaptığına değil… Şimdi söylediklerin için sarılıp seni öpebilir miyim? Ben daha bir tepkide bulunamadan, evet ya da hayır deme fırsatı bulamadan, yirmi yıllık karımmış gibi çaprazlama sıkıca sarıldı boynuma, onca insanın, kalabalığın içinde hararetle dudaklarımdan öptü beni… Öptü ama, ne öptü… Ben şu elli yıllık yaşamımda böyle sıcak kadın dudağı görmedim… Dudaklarım alev kesti, hafif bir sersemlik geçirdim.. Şaşkınlık ve müthiş bir haz içinde mayıştım kaldım… Sonra kendimi toparladım, - Ohh, çok güzel öpüşüyorsun, dedim, içime bahar çağlayanları gibi aktın… Allak bullak oldum… - Ben de… - Peki, bana niye bir daha ayı dedin? - Özür dilerim, aslında öyle demek istememiştim, ağzımdan kaçtı… Sen bu güne kadar neredeydin, şöyle beş on yıl önce o otobüse binemez miydin, bana öyle bakamaz mıydın demek istemiştim… - Bundan sonra bana yine ayı diyecek misin? - Diyebilirim… - Ne zaman? - Her gün, her fırsatta bana sarılıp gözlerimi öpmediğin zaman… O zaman, biraz önce dediğim sözleri anımsadım, - Ha sahi, gözlerini öpecektim, öpebilir miyim? - Hem şimdi, hem gelecekte, ayı küfrümden kurtulman için, başka bir şansın var mı? - Beni haraca mı bağlıyorsun? - Evet, seni haraca bağlıyorum… Bi itirazın mı var? - Hayır, bi itirazım yok, teşekkürüm var, dedim. - Kime? - Önce sana, sonra seni yaratan, ayrıca böyle benimle tanıştıran, inanmadığım Tanrı’ya… - Farkında mısın, beni Tanrı’nın önüne koydun… - Hayır, dedim, ben seni Tanrı’nın önüne koymadım… Sen zaten Tanrı’nın önündesin… - Beni korkutuyorsun… - Çünkü ben de korkuyorum… O güzel yüzü, hiç tahmin edemeyeceğim kadar, endişeli bir ciddiliğe büründü, - Sen neden korkuyorsun?.. - İnsanı, Tanrı’nın önüne koyan şeyden… - Nedir o? - Aşk… * * * Aradan yıllar geçti… Her gün bu saatlerde biraz mayışık mayışık, kalksam mı, az daha kestirsem mi acaba? ikilemi içinde bocalayan ben, bu gün erken uyandım… Kalktım, yatak odasının perdelerini araladım, pencerenin dibindeki küçük koltuğa oturdum. Önceki günlerde aldığım, ama bi türlü okumaya fırsat bulamadığım gazete kültür - sanat eklerini, dergileri okumaya giriştim… Çıkardığım hışırtılardan olacak, biraz sonra benim "dünya güzelim" de uyanır gibi oldu, başını kaldırıp bana baktı, sonra yine yastığa gömüldü… - Uyandın mı harami? dedim. Uykulu uykulu yanıtladı, - Biraz… Sen ne yapıyorsun? - Dergileri filan karıştırıyorum. - Neler var dergilerde? - Şiirler, öyküler, karikatürler, makaleler… - Beğendiklerini bana da okusana… - Biraz önce okuduğum bir öykü çok hoştu. - Yeni baştan, sesli okusana… - Ama sen uyuyorsun… - Uyumuyorum hayatım, uyandım dedim ya… Oku lütfen… - Dur, önce özetleyeyim, ardından okurum… - Peki, sen bilirsin, dedi. - Özetliyorum: Adamın biri, Bakırköy’e gitmek için, Taksim’den belediye otobüsüne biner… Bir süre sonra otobüste, çok hoş, cazibeli, cerbezeli, güzel bir kadına takılır gözleri… - Eee? - Kadına bakmaya başlar… - Kadın ne yapar? - Adama, "Ayı, ne bakıyorsun?" diye tepkide bulunur. - Sonra ne olur? - Sonra olan olur… Onca insanın içinde atışırlar, takışırlar, otobüste biribirlerini dövmedikleri kalır… Ardından tanışırlar, koklaşırlar, öpüşürler, biribirlerini çok severler… Fakat kadın, çetin ceviz çıkar, adamı haraca bağlar… - Nasıl bir haraca? - Her gün, olur olmaz zamanlarda beni sıkıca kucaklayıp gözlerimi öpmezsen, sokağa çıkar, sana yine ayı diye bağırım, haracına… - Vay edepsiz vay!.. - Şimdi öyküyü yeni baştan okuyorum "Edepsiz…" - Oku "Ayı…" Niye gelip yanıma uzanarak, bana sarılarak okumuyorsun? - Anlaşıldı, gözlerin gene öpülmek istiyor… - Hem de ne çok istiyor… - Başka bir şey de istiyor musun, hazırlıklı geleyim? - Hıı, istiyorum… - Ne istiyorsun? - Biraz sırtımı çiğne de şu kemiklerim yumuşasın… - Bana ayı demeyi bırakmayacak mısın? - Niye bırakayım ki? Senin gibi ayıyı bi daha nereden bulabilirim?.. - Git, Taksim - Yeşilköy otobüslerine bin, bulursun… - Iıı, çok bindim, bulamadım… On yıl önce bi tek sen binince bulabildim… Sen de bineceksen, ben yeniden binmek isterim… - Dur kız, ohh, ben otobüs değilim, fazla binme, kemiklerimi kıracaksın… Son zamanlarda kilo mu aldın nedir?.. - Aldım tabii… Artık eskisi gibi sabah akşam spor yaptırıp beni yormuyorsun… - Sen yorsana beni… - Zaten yorayım diye bindim tepene… - Pencere ve perdeler açık… - Olsun hayatım, temiz havada spor ve güreş daha iyi olur!..
29.03.2008

Kaynak : HÜSEYİN İLBEY

hayata dair

30 Ekim 2008 Perşembe | Kategori : Şiir 1 Yorum

Sevginle
Sana öylece alışmak varken,
Açamıyorum şu virane gönlümü
Ne baharına alışkınım,
Ne de kışına dargın inan.

Mor dağlara bir el uzansak
Bilinmez okyanuslara yelken açıp,
Ufkumuza aydınlık güneş olsan
Sevginle şu kısacık hayatta.

Düşler ülkesine gitmektense
Umut ekip yarınlarıma
Akşam vakti batan güneşle,
Seninle seyre dalmak var ya!

Üzüntüler bırak bizden ırak olsun
El ele verip tüm sevginle
Sevgi ve dostluğa kucak açıp
Seninle birlikte yol alsak.

Ömrümü versem ömür katarak,
Sevgimi dersem buket buket
Her nefesimde bir sen olsan
Sevginle şu fani dünyada.

YILDIZLAR AZALIR GİTME!

30 Ekim 2008 Perşembe | Kategori : Şiir 2 Yorum

YILDIZLAR AZALIR GİTME!
BU ŞARKI YARIM KALIR GİTME!

Gitmek yazgısı asılmış boynuma,
Duramam olmadığın hiç bir yerde yar!
Unutulmuş yaralarıma tuzdur adın,
Kavgadır kalbimin gözündeki fer..
Bir devrimin eskimiş yüzüyüm ben,
Derinimde puslu ihtilaller..
Gurbete gidiyorum,
Olmadığın yerin gurbetine…

GURBETE GİDEN DÖNER Mİ BELLİ DEĞİL BİLİRİM
BEN BİR KARAAĞAÇ GÖLGESİ BULDUM,
CEBİMDE ÜMİTLERİM…

Cebimde taşıdım ümitleri yar!
Heybemde ne var ne yoksa çalındı..
Yollarımı kesti haramiler..
Bir ciğerimi sökemediler,
Vermedim, içinde nefesin var diye!
Yanmış süt kokan sabahların eşiğinde bekleyen gece,
Gidiyorum işte..

GİTME AKLIM SENDE KALIR,
UYUYAMAM GECELERİ!
HİÇ AYRILMADIK SENİNLE..

Gidiyorum yar!
İçim köz…
Sözüm söz…
Gidiyorum!
Unutulmuş yaralarıma tuzdur adın yar..
Ne beni seven ardımdan gelsin,
Ne düşmanlarım yoluma çıksın!
Bana bir tek kalabalığım göz kırpsın,
Arsızca.. Fütursuzca..
Tek dileğim ağlama yar!
Birgün gelir, bu hasret biter..
Ağlama yar!..

AĞLAMA YAR!
BİRGÜN GELİR, BU HASRET BİTER,
DÖNECEĞİM AĞLAMA..
BEKLE BENİ AĞLAMA!

Ağlama yar!
Bu aşka yanma..
Örterim de sokakları,
Öyle uyurum..
Yastığım olur bu kentin duvarları.
Ocağım tüter mi bilmem,
Gurbetin soğuk yalnızlığında..
Üşürsen ben yanarım seni ısıtmaya!
Tüter ocağın yangınımla.
Yanmasam tüter miydi ocağın!

YANMASAM OCAĞIN TÜTER Mİ?!
VEFASIZ YAR’E SÖZ GEÇER Mİ?!
HER GÜNÜM YALAN OLDU ŞİMDİ!
SEVDİM SENİ UMUT GİBİ…

Unutulmuş yaralarıma tuzdur adın..
Seni aramaktır, bulmaktır boynumun borcu!
Şehir şehir dolaşırım,
Kovulurum dokuzuncu köyden de uğruna,
Yine de yılmam,
Vaz geçmem seni aramaktan..
Üstüme yıkılan her durak,
Onurudur sensizliğe batmış yüreğimin.
Ve yokluğun..
Alır-gider neyim var neyim yoksa..

ALDI, GİTTİ NEYİM VAR NEYİM YOKSA.
KALANLARSA YALIN YALIN YANGINDI!
BU CAN BU BEDENDEN AYRILMIYORSA,
DAHA ÇOK ACIYLA YANACAK ÖMRÜM.!

Yanan, gönlümün direğidir.
Bir incecik sızı kalır derinimde..
Ve ben bu can bu bedenden ayrılmadan daha,
Yedi geceyi geçtim..
Yedi güvercin vurdum..
Yedi güvercin vurdum..
Yedi yıldız biçtim..
Yedi nehir içtim..
Yedi kez titredim bakışlarının karşısında..
Yedi yemin verdim..
Unutmak kadar acıdır bazen yaşamak!
Ve ne yeminler bozdum,
Geceler büyürken sensiz!
Ne yeminler..

NE YEMİNLER BOZDUM,
GECELER BÜYÜRKEN SENSİZ!
NE YEMİNLER BOZDUM,
YILLAR GEÇERKEN SENSİZ!
NE YEMİNLER BOZDUM,
TARİFİ BİLE İMKANSIZ!
SENİN İÇİN EY KARA SEVDA/M !

Senin için geçtim şehirlerden..
Seni aradı bu yürek olmadığın her yerde.
Bir tutam hayat buldum..
Kopmuştu, çekilmişti bütün suları!
Unutulmuştu bütün sözler..
Ben sözleri yokluğundan var ettim!
Sı dedim, içtim andımızı..
Kader dedim, "yaz" dedim.
Son çaremiz..

YANDIM AMAN, ÖLDÜM AMAN,
SARARIP SOLDUM AMAN,
KAYBOLAN YOLLAR, ARDIMDA SEVDA/N VAR.
BIRAKIP GİDEMEM!..

Gidersen yıkılır bu kent, diyor şairler!
Sen beni bırakıp da git(mez)din!
Peki o zaman neden ben seni arıyorum!?
Neden gitmediğim her yerde oluyorsun!
Görmek için kapanacak gözlerim..
Kör bir ölümü yarım bıraktın!
Yarsız bıraktın!.

YARIM BIRAKTIN BENİ
YARSIZ BIRAKTIN BENİ
YALNIZ DEĞİLİM,
ISSIZ BIRAKTIN BENİ..

Issızlığımı ıskalamış bütün kalabalıklar..
Ve çarpık hüzünler döşemişler,
Bu şehrin kaldırımlarına..
Oysa sen benden gittin gideli,
Hiç yılmadım seni aramaktan..
Yorulmadım..
Utanmadım..
Ağlamadım..
Ve ufka baktım..
Ve ufkum oldun!

Beni her sabah bağrına basan güneşinin,
Beni her akşam satacağını bilerek,
Bundan da utanmadım..
Gocunmadım..
Yorulmadım..
Kimseye dargın değilim!
Bir kendime ağlarım.
Bir kendime dargınım.
Öyle ağırım ki kendime,
Sen benden gittin gideli..

ÖYLE AĞIRIM Kİ KENDİME,
SEN BENDEN GİTTİN GİDELİ..
TERİM Kİ SOĞUMUŞ TENİME,
SEN BENDEN GTTİN GİDELİ..
ÖYLE BIKMIŞIM Kİ KENDİMDEN,
KURUDUM DÜŞTÜM DALIMDAN..
SANKİ RUHUM ÇIKTI CANIMDAN,
SEN BENDEN GİTTİN GİDELİ..

Gidişin bir şey eksiltmez ki yar!
Seni bulmaya çoğaltır beni.
Gitmeye giden gün batımları,
Hangi hüznü saklar benden..
Senden..
İkimizden..
Gözümün bebeğiydin yar!
Emeğimdin..

GÖZÜMÜN BEBEĞİSİN!
BEDENİM, YÜREĞİMSİN..
SEN BENİM EMEĞİMSİN!..

Emeğimsin yar!
Unutulmuş yaralarıma tuzdur adın..
Kavgaydı kalbimin gözündeki fer!
Bir cebimde kan buldum, kullanılmış hayatın..
Alıp, bağrıma bastım..
Öfkem çaresizliğim anladım.
Öfkem çaresizlikti bildim.
Öfkem..
Çaresizlik..

Ölürsem, karanlığa gülümseyerek ölürüm.
Ve o zaman biter sensizlikte yaşıyormuşluk takliti..
Son kez yoklarım o zaman ceplerimi..
Son dikişte bir yanlızlık bulurum elbet kendime..
Ölümden korksaydım, aşık olmazdım yar!
Beni en çok yanlızlığım yaralar..
Meğer ne yanlızmışız insan olduysak..
Meğer ne yanlızmışız!

MEĞER NE YANLIZMIŞIZ İNSAN OLDUYSAK..
YAPRAK GİBİ O DA SESSİZ SOLMUŞSA!
YENİ GELMİŞ AYRILIĞA GÜLMÜŞSEM,
SANA OLAN SEVDAMDANDIR, BİLESİN!

Bilesin ki yar!
Eşkiya bir kahır biçmiş ömrümü.
Bir şiir yazdım,
İçinde ismin hiç geçmedi!..
Üstü kalsın,
Söyleyemediklerimden anla beni’
Sustuklarımdan tanı beni..

DÜŞLERDE SEVDİM SENİ, SÖYLEYEMEDİM..
SESSİZ ÖPTÜM NEFESİNİ, SÖYLEYEMEDİM..
SANA BEN ŞİİRLER, SÖZLER BÜYÜTTÜM,
SANA BEN GÖZÜMDE YAŞLAR BÜYÜTTÜM,
SANA BEN UMMAN-I GİZLER BÜYÜTTÜM,
SÖYLEYEMEDİM!..

Söyleyemediklerimden, sustuklarımdan anlasana yar!
Sevdanın hası suskun olandır!
Şimdi yaşadığın şehirde,
Dilimde suslarla kapındayım.
Açsana yar..!
Unutulmuş yaralarıma tuzdur adın..
Tutsana yar, geldim işte kapına!.

Nefesin tükendiğinde, gözlerime çark ettin karabasanları..
Bir elimi sana verdim, ötekini aramadım bile.!
Ne seni içimden terk edebildim
Ne de sana terk ettirebildim içimi..
Yalnızdım hep, çünkü sen vardın!
Uçmak düşmeyi göze almaktı, uçamadım..
Kapında kaldım bir dilenci utancıyla!.
Öylece baktım uzaklardan…
Çünkü ben seni uzaklarda sevdim.
Ben seni tuzaklarda sevdim,
Ben seni yasaklarda..

BEN SENİ UZAKLARDA..
BEN SENİ TUZAKLARDA..
BEN SENİ YASAKLARDA SEVDİM!..

Ben aşkta izi aramam ki yasaklar sustursun beni!
Eşkiya bir kahır biçti işte ömrümü..
Bir yangın geçivermiş yamacımdan
Belki yanmaz taş-duvar ama
Büyük yangınların izini taşır yar!
Ve bilirsin uzun lafın da kısası olmaz,
Yüreğimi yaksa da hüzün..

Bulamadım şu yaralarıma en uygun azadı.
Sonrasında kavgalar.. Küskün ölümler..
Hayat bana öğretti,
Güneşin ve güllerin bir tek kendilerine batmadığını!
Aynı yollardan geçsem de farklı sehpalarda idam edildim hep!
Ne sen’li bir yarın bıraktın ne de nefret ettin benden..
Nesine yandım ben bu yarin ahh!
Nesine kandım. . .

Yandım, yandım da yine unutmadım en deli hüznü,
Kor oldum ateşlerde..
Yakanlara değil, düşenlere eğiliriz bir tek!
Öyle onurlu yanarız yandık mı!
Öyle dimdik yanarız!..
Anlasan yar!
Nasıl yandım sana…

Anlamadın yar!
Yalanın ve ihanetin insafızlığı bendeydi.
Eşkiya bir kahır biçti ömrümü..
Benden soruldu uykusuzluğun yük olduğu gecelerin hesabı!..
Yine de unutulmuş yaralarıma tuzdur adın.
Yollarımı açardı ölüm..
Ölüm gelirdi su gibi bakışlarından!..
Yarım kalmışsam adamlığım ölmedi.
Ölüm tökezletir sadece..
Korkma ben düşmem yine de..
Herşeyden geçtim de bir aşkı geçemedim.
Bir aşka yenildim..
Şehirler eskittim, kapında bekledim!.
Açmadın!
Meğerse ölümmüş aşk diye aradığım!
Meğerse sulara yazmışım seni….

MEĞERSE SULARA YAZMIŞIM SENİ..
MEĞERSE RÜZGARA ÇİZMİŞİM SENİ..
DÖNÜP AĞLAMA, SEVMİŞİM SENİ..
DÖNMESEM DE OLUR!

Dönmesen de olur ecelim beni aldıktan sonra!
Ölüm gelir, ben giderim!
Kendimi topladım ben hayattan..
Tuttum elimden, ağladım gözlerimi..
Aşk dedim attım içime!.
Sonrası kalbini meşgul etmeyecek kadar basit!
İçimde bir sen aşk içinde..
İçinde bir ben, sen içinde..
İçinde bir biz, bin hiç içinde..
Sırrın kalemine perde indirdim
Ve bir kez daha yenildim!
Eşkiya bir kahır biçtiği ömrümde,
Unutulmuş yaralarıma tuz olan adını aldım,
İşte gidiyorum..

İŞTE GİDİYORUM..
BİRŞEY DEMEDEN, ŞİKAYET ETMEDEN
HİÇ BİR ŞEY ALMADAN,, BİR ŞEY VERMEDEN..
YOL AYRILIMIŞ, GÖRMEDEN GİDİYORUM!.
NE KÜSLÜK VAR NE PİŞANLIK KALBİMDE..
GÜLÜYORUM SENİN YANINDA!.
SESİN YAKLAŞIR HER BİR ADIMDA,
AYAK İZİ ALMADAN GİDİYORUM!
GELDİĞİNDE KALBİM DE KIRILMADI,
GÖNÜL KUŞU ŞARKIDAN YORULMADI..
BANA KİMSE SEN GİNİ SARILMADI!
IŞIĞIMIZ SÖNMEDEN GİDİYORUM..!

Gidiyorum yar!.. Eyvallahhh…

 

 

(Kahraman Tazeoğlu)

MERAK EDİYORUM

30 Ekim 2008 Perşembe | Kategori : Şiir 1 Yorum
Merak ediyorum
Ne yapacaksın benden sonraki hayatında

O alaycı gözlerin
Eğlenerek bakacak mı başkasına
Aklın bendeyken hala

Merak ediyorum
Rastlaşacak mıyız günün birinde
Herhangi bir yerde

O çağlayan ruhun
Sakin tavırların ardına
Gizlenecek mi yine

Yıllar geçtikçe
Sıradan mı olacaksın
Yoksa yenilmeyip zamana
Sevdiğim gibi mi kalacaksın

Merak ediyorum
Çok merak ediyorum.

                                                                                      (CANDAN ERÇETİN)

SÖZ VERMİŞTİN

30 Ekim 2008 Perşembe | Kategori : Şiir Yorum Yok
Söz vermiştin bana
Yanıbaşımda yaşlanmaya
Söz vermiştik bu dünyaya
Ne olursak olsaydık

Kaç yıl geçti bak hala
Son bakışın miras bana
Saklı duruyor ne fayda
Bıraksaydın solsaydık

Hangi bahane avutur bilmem
Hangi günahın bedeli bu
Kandırmıyor ne gündüzüm ne gecem
Böyle intikam olmaz

Çok mu fazla bu sitem
Ağır değil mi bu ceza
Söyle kim çok gördü seni bana
Böyle yalnız kalınmaz

Paylaşılmıyor hüzün
Paylaşamam yolu yok bunun
Anlatamam sözü yok bunun
Çekilecek başa geldikçe dertler

Bir zaman bir yerde
Buluşuruz yolu yok bunun
Kavuşuruz yolu yok bunun
Görülecek günü geldikçe

Her bir bahane avutur elbet
Her bir günahın eceli bu
Kandırmıyor ne gündüzüm ne gecem
Böyle intikam olmaz

Söz: Mete Özgencil
Müzik: Anonim (Yunan Çingene Şarkısı)
Düzenleme: Alper Erinç
Keman: Özcan Şenyaylar
Gitar: Alper Erinç
Tonmeister: Tolga Görsev - Serkan Kula

 

                                                                                      Candan Erçetin

yoksun artık

27 Ekim 2008 Pazartesi | Kategori : Şiir 2 Yorum

sen yoksun ve birdahada olmayacaksın. yalanlarınla kalbimi
acıtmayacaksın. sana inandığınm akşamlardada olmayacaksın. birlikte
kurduğumuz mavi düşlerde olmayacak.ve şunu artık bilmelisinki birdaha
kalbim senin için çarpmayacak