Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Arşiv Nisan, 2008

yağmur yağar gibi

10 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

Ormanlarda yuvasını yitiren
Bir kuş görsem sen gelirsin aklıma.
Beni alıp uzaklara götüren
Bir düş görsem sen gelirsin aklıma.

Gönlüm viranedir, yakılmış, yanmış
Hayal mermerinde hatıram donmuş.
Asırlar öncesi duvara konmuş
Bir taş görsem sen gelirsin aklıma.

Toprak, ağacın her hali güzel
Gölgesi, meyvesi hem dalı güzel
Nerede, ne zaman faydalı, güzel
Bir iş görsem sen gelirsin aklıma.

Acılmış bir çiçektir her gülen dudak
Kılıfta tomurcuk zor gülen dudak
Bir dostluk bakış ı, bir gülen dudak
Bir diş görsem sen gelirsin aklıma.

Yüreğinde deli taylar eş ınan
Gam ilinden dert iline taş ınan
Altmış yıl yaş ayıp bin yıl düş ünen
Bir baş görsem sen gelirsin aklıma

DOĞMADAN ÖNCE

10 Nisan 2008 Perşembe 2 Yorum »

Sormuşlar “ezelde aşk var mı? ” diye
Ben kalpten vuruldum doğmadan önce.
İster azap deyin ister hediye
Meçhule sürüldüm doğmadan önce.

Yılmadan ben bana beni anlattım
Günahı tövbeyle yıkayıp attım
Ebed kapısında ölümü taddım
Kefene sarıldım doğmadan önce.

Gönlüme sevdanın güneşi doğdu
Şüphe iklimimi ışığa boğdu
İlk yağmurum Kâlûbelâ’da yağdı
Bulandım duruldum doğmadan önce.

Sevdim, sevgiliye giden yol uzun
Şerbetini içtim ateşin, buzun
Bazen girdabına düştüm sonsuzun
Çok öldüm-dirildim doğmadan önce.

Duydum ki var varmış, yok yokmuş güya
Gerçeği alt etti gördüğüm rüya
Kendi kopyam imiş meğer şu dünya
Düşündüm, yoruldum doğmadan önce.

Ezelde, ebedde aşkı gördüm ben
Mezarda, mabette aşkı gördüm ben
Gazapta, rahmette aşkı gördüm ben
Aşk ile karıldım doğmadan önce.

beni bir sen bekledin

10 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

Güzel bir temmuz sabahıydı, Topkapı’dan Şehremini’ne doğru yürüyordum. Belediyeye ait otobüs garajının oraya gelmiştim ki, onu gördüm. Çok değişmiş yaklaşık bir yetmiş boyunda, omuzlarına dökülen saçlarının arasında kocaman bir yüz ve iri, iri bakan gözler. Esmer otuz beş yaşlarında güzel bir kadın. Benim ilgimi çeken bu özelliği değildi.Bu kadında başka bir şey vardı.Yanından yürüyüp geçtim. Birkaç adım atıp dur-dum. Kafama takılan soru işaretine yanıt bulamıyordum. Düşüncelerim çok gerilere gitti. Ve yedi yaşlarında ilk okul çocuğunun yüzü belirdi. Olabilir miydi? Seslenebilmek için geriye döndüğümde şaşkınlığım iyice arttı. O’da geri dönmüş bana bakıyordu.
Yanına yaklaşmaya başladım. Gözlerimizi birbirimizden ayıramıyorduk. O güzel kadın benim ilk okul çağında çocukluk aşkımdı, yavaşça seslendim:
….Hayal görmüyorum değil mi? O sensin sıra arkadaşım Leman:
Aynı anda birbirimize sarıldık öylece yolun ortasında ne kadar kaldığımızı bilemiyorum. Ayrıldığımızda gözündeki bir damla yaşı sildi.
Leman:
…. Seni uzaktan daha görür görmez tanıdım. Bu tanımak-tan öte bir şey yıllarca geriden gelen bir dürtüydü. Birbirimizi görmeyeli ne kadar oldu?
Mehmet Cemil:
….Birbirimizi görmeyeli bir ömür oldu Leman, bir ömür.Yaklaşık yirmi beş yıl. Çok uzun bir zaman dilimi.
Leman:
….Ama birbirimizi tanıdık değil mi? Sanki daha dün birbirimize el sallayıp ayrılmışız gibi.Bu olsa, olsa bir mucize.
Mehmet Cemil:
…. Hayır Leman bu mucize değil sadece içimizdeki çocuk uyanıp ortaya çıktı. Yoksa birbirimizi tanımamız mümkün değildi. Vaktin var mı? Gel bir kafeteryaya girip
biraz konuşalım.

Dalgın, dalgın görmeyen gözlerle bana baktı. O de-min ki neşeli hayat dolu kadın gitmiş yerine içine dönük durgun hayata küskün bir kadın gelmişti / Peki bir yere oturalım /
Yan yana yürümeye başladık, koluma girdi, parkın orada küçük bir kafeye girdik. Erken olduğu için içerisi tenha idi birer sandalye çekip karşı karşıya oturduk. İki-mizde konuşmaya nereden başlamamız gerektiğini bilme-den birbirimize bakmaya başladık. Sessizlik uzadı gitti, dayanamadım “ anlat ” dedim “ bu güne kadar ne yaptın ”
Leman :
Okul hayatım fazla uzun sürmedi orta okuldan sonra devam edemedim, malum geçim şartları. Bir konfeksiyon atölyesinde işe girdim. Bu arada sana benzeyen biri hayatıma girdi.Birkaç kez beraber çıktık. Evlenmeye karar verdik. Beni ailemden istetti.Evlendik iki çocuğumuz oldu, biri kız biri oğlan. Kocamı ve oğlum Kemal’i geçen yıl trafik kazasında kaybettik. Şimdi kızımla beraber annemin yanında yaşıyorum.
Mehmet Cemil:
…Çok üzüldüm Leman başın sağ olsun. Bende evlendim iki çocuğum oldu, biri kız biri oğlan. Yinede hayat devam ediyor. Ama öyle ama böyle yaşamaya devam edeceğiz. Bunları bir kenara bırakalım. Sen unutulmaz bir kadınsın Leman. Sakın sana kur yaptığımı sanma, hayatımın bir çok dönemlerinde seni düşündüm. Bana yapmış olduğun şeyi yapacak ikinci bir kadın tasavvur edemiyorum.
Güldü. Gözlerini iri,iri açarak // Öylemi diyorsun, kimse yapmaz mı? Eğer geriye dönebilsek yine aynı şeyi hiç tereddüt etmeden yaparım. Yediğim o kadar dayağa rağmen.// Ona öylece bakıyordum. Bu bakışlar, bu ağız yapısı, bu gülüş sanki bana birisini hatırlatıyordu ya neyse. Leman karşı cinsten bir zamanlar hayatımda iz bırakan birisiydi ve ben hala bu izi sürmeye devam ediyordum. Bardaklarımız boşalmıştı.sandalyesini iterek ayağa kalktı.:
… Benim seni sevdiğim kadar senin beni sevmediğini biliyorum. Bu güne kadar hep senin gençliğini düşündüm. Bundan sonra da, nasıl yaşlı bir adam olacaksın onu düşüneceğim. Şimdi bu kapıdan çıkıp gideceğim. Seni karşıma çıkardığı için tanrıma şükrediyorum. Ve dua ediyorum. Yirmi sene sonra bir daha karşılaştırsın.
Mehmet Cemil:
… Neden yirmi yıl sonra karşılaşmak istiyorsun Karşındayım yeniden birbirimizi kaybetmek zorunda mıyız birbirimizi. Adreslerimizi verelim, telefon numaranı ver bana belli zamanlarda buluşalım olmaz mı?
Başını hayır diye salladı. Söylediğine oda inanmıyordu. Koskoca İstanbul’da iki nokta kim bilir ne zaman yolları kesişir. Son defa birbirimize sarıldık. Bu sarılışta geç kalmanın üzüntüsü, ve bir daha karşılaşamamanın korkusu vardı. Öylece kaldık Yüreğinin sesi yüreğimin sesiyle el ele sonsuzluğa doğru koşuyordu. Kaçınılmaz sonu daha fazla geciktiremezdik. Bir veda kelimesi dahi söylemeden arkasını döndü yürüdü. Gözlerimi kapattım, sadece kapının açılıp kapanırken çıkardığı sesi duydum.

Yıl 1956- Şehremini
Okul hayatımın ilk günüydü. Sınıfımız belli oluncaya kadar annemin eline yapışmış bırakmıyordum. Sınıfta kızlı erkekli karışık bir dolu gürültücü çocuktuk. Çoğumuz annelerimizden ilk defa ayrılıyorduk. Öğretmen içeri girip kapıyı kapatınca sesler bıçak gibi kesildi. Çatık kaşları ve asık yüzüyle bir müddet bizi seyretti. İçimden //eyvah yandık // Dedim. Hasretle kapıya baktım dışarısı cennetti. Boşuna endişelenmişim. Sanki bir mucize oldu ve öğretmenimin çatık kaşları düzeldi tatlı bir gülümsemeyle:
… Çocuklar ben sizin Öğretmeniniz Selda.Bu okuldan mezun oluncaya kadar sizi ben okutacağım. Şimdi hepinizi ikişerli olarak sıralara oturtacağım herkes yerini iyi ezberlesin tamam mı?
Selda öğretmen öğrencileri sıralara oturturken iri yapılı çirkince bir kız geldi ve elimi sıkı sıkıya tutarak öğretmene dönerek çatlak sesiyle:
… Öğretmenim ben bu arkadaşımla oturacağım.
Öğretmen karşısında kendini seyreden kızı dikkatle süzdü, ne istediğini bilen, istediğini de söyleyebilen cesur bir kız. Bunda iş var diye düşündü.
Selda öğretmen:
… Senin adın ne kızım?
…. Benim adım Leman öğretmenim.
Selda öğretmen:
… Ya senin adın oğlum?
… Öğretmenim benim adım Mehmet Cemil
Selda Öğretmen:
… Hadi bakalım ikiniz duvar dibindeki ilk sıraya oturun.
Böylece beraberliğimiz okulun ilk günü başladı. Birbirimize çabucak alıştık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu. Aradan iki ay geçti. Aniden hastalandım değil okula gitmek evden dahi çıkamıyordum. Zamanımın çoğu doktorlarla geçiyordu. Leman sık,sık beni ziyarete geliyordu, her gelişinde yanında getirdiği hikaye kitabından bölümler okuyordu. Okuldan bahsediyor ve arkadaşlarımı anlatıyordu. Nasıl okulun ilk günü elimden tuttuysa şimdide hayata tutunmam için mücadele ediyordu. Ders yılı bitti okullar tatile girdi. Artık her gün beraberdik. Beraberliğimiz kısa sürecekti. Okullar açıldığı zaman o ikinci sınıfa giderken ben birinci sınıftan başlayacaktım. Birbirimizi daha az göreceğiz.
Okullar açılacağı gün sabaha kadar uyuyamadım. Sabah uyandığımda bütün giyeceklerim ütülenmiş başucumdaydı, annemin de yardımıyla hemen giyindim. Aceleyle atıştırdığım birkaç lokmadan sonra yola koyulduk. Bizi yine eski sınıfımıza aldılar. Velilerimiz dışarıda kaldı. Yeni öğretmenimiz bizi Selda öğretmenim gibi eşleştirmeye başladı. Ama benim için hiç önemi yoktu . Leman ikinci sınıfta olacaktı ben böyle düşünürken, sınıfın kapısı açıldı ve benim şaşkın bakışlarım arasında Leman sınıfa girdi yanıma gelerek umursamaz bir tavırla:
… Öğretmenim ben Mehmet Cemal’le oturmak istiyorum.
Hayretler içinde kalmıştım. İlk okulu bitirinceye kadar beş yıl beraberce aynı sırayı paylaştık. Benden ayrılmamak için oda birinci sınıfta okula devam etmemiş. İkinci sınıfta iki sıra ötemizde Yasemin isimli kıza aşık olduğum zaman Leman’ın Çocukça çekmiş olduğu acıyı ancak yıllar sonra anlayabilmiştim. Aynı acıyı cekerken, işte bu kız benden ayrılmamak için bir yılını feda etmişti. Ve ben ona hiçbir zaman hak ettiği değeri verememiştim.

Sevmek zor meslek…

10 Nisan 2008 Perşembe 3 Yorum »

Sevmek üzerine binlerce yazı okudum ya da duydum. Çok çeşitli boyutlarda hüsranlar hayal kırıklıkları bir ömür boyu çekilen acılar….

Kimi zaman duygulandım içlenerek ağladığım oldu. Kimi zaman öfkelendim hüzünlendim arasıra. Vefasızlığa boyun büktüm. Karşılıksız aşklarda güçsüzlüğü kabulendim. Aşklara ağladım, aşklara güldüm.

Ama tüm bunlar ya okuduğum kitaplar ya da izlediğim şiirlerdi.

Gün geldi ömür boyu beklediğim biri çıkınca karşıma hiç elimde olmadan bütün meziyetlerine âşık oldum.

Sevdim..
Çok sevdim…

Gece uykulara gündüz yüzüne hasret yaşadım. Oturup şiirler yazdım uğruna nice dağlar deleçeğime o zaman inandım. Dünyalar yıkardım onun tek bir işareti ile dünyalar kurardım.
Köşebaşları gececeği her yol mekânım bulabildiğim en flu resimler tesellim oldu. Ağzından çıkan her lafı telefondaki her selamını günlerce tekrarlayıp sayıkladım.

Sevdamı ıssız evrene gökyüzündeki yıldızlara fısıldadım, karanlıklarda.

Acıyı ve gözyasını işte o zaman tanıdım her sevdalı insan gibi.

Günleirm birbirine karıştı bir çok arkadaşım beni boşladı bir kaçı tesseli verdi.. ama hiçbir zaman yaşama gücümü akıya almadım YAŞADIM INADINA. Derin sevdalara daldım inadına. İşe gitmeyi unuttum ama dobra dobra yaşadım. Aşkımı ispatlamak için her çılgınlığı yaptım. Onun bir sesini duymak için günlerce sabrettim. Görebilmek için aylarca.

Sabretmek benim için bir meslek oldu. Bir gülümsemesi bana sonsuz güç verdi güçlendim.

Yaşamla ilgili bağlarımı hiç gevşetmedim Her güçlüğü kesin yenecektim.

Bir gün telefondaki selamı kesilince, beni böyle sevdalı bırakınca içerlendim.

Şimdi karanlıklara sığınıyorum. Evin en ıssız yerlerinde iç çekiyorum..

Şimdi sevdamı herseyden gizliyorum. Şimdi yaşamımla hiç barışık değilim.

Tüm sevdalılar adına acı çekiyorum Sevmek zor meslekmiş BECEREMİYORUM

Sonsuz Aşk ( Bir Saat )

10 Nisan 2008 Perşembe 1 Yorum »

Adam avucunu açarak karşısında oturan kadının elini yavaşça serbest bıraktı. Gözlerini eskimiş masa örtüsünün üzerinden ağır, ağır kaldırdı. Bakışları genç kadının gözlerine takıldı. İki damla yaşın yuvarlanarak dudak kıvrımlarına takılıp kaldığını gördü. O anda sevdiği kadının kendisi kadar mutlu olduğunu anladı. Hızlı, hızlı soluk alıp vermeye başladı. Bir daha bu mutluluğu tadıp tadamayacağını bilmiyordu.
Birbirlerini hiç görmeden seslerini duymadan aylarca mesajlaşarak tanımışlardı. İlk zamanlardaki korkuları yavaş, yavaş güven ve sevgi ile yer değiştirdi. Birisi bilgisayarından diğeri oturdukları sokağın
köşesindeki net kafeteryadan kamerayı açarak ilk defa birbirlerini gördüler. İkisinin de önlerinde yeni bir dünya açılmıştı. Daha çok mutlu idiler. Kadın ‘ çok mutluyum’ diyordu. ‘ Beni yaşama döndürdün. Senin kulun kölen olmaya razıyım’. Adam hemen itiraz ediyordu. ‘ Hayır sen değil ben sana kul köle olmalıyım. Huzuru ve mutluluğu bunca yıl sonra sende buldum’.
Aylar sonra buluşmaya karar verdiler. Kadın ‘ Ben senin yanına geleceğim’ dedi. Adam ‘ Hayır ben geleceğim’ dedi yanına. Sevdiği kadının yaşadığı şehre gitmek için otobüse binerken, yeniden dünyaya geldiğini sandı. Kalbini gömdüğü mezardan çıkardı ve yerine koydu. Otobüsün basamağına adımını atarken içten gelen bir duyguyla ‘ Bismillah’ dedi. Kendine ayrılmış koltuğa oturarak arkasına yaslandı. Hayatı gözlerinden bir film şeridi gibi akarak gelmeye başladı. Hareket ettiler. Bütün gece süren bir yolculuk sonrasında, Kadının bulunduğu şehre yaklaşırken, yüreği daha bir değişik atmaya
başladı.‘ Kaldıramayacağım‘ dedi kendi kendine ‘kaldıramayacağım’.
Güneşin doğuşunu seyretti Arabanın camından. Ağaçların hızla geriye gidişini, güneşin yükselişini, kısacık bir zaman süreci içinde mutluluğu ve hüznü yaşadı. Otobüs sevdiği kadının varlığı ile onurlandırdığı şehrin garajına girdi ve bağlı bulunduğu perona yanaştı. İçinde esen fırtınanın şiddetine engel olamıyordu. Bir sene tam üç yüz altmış beş gün sadece kameradan görüp sesini duyduğu ama sonsuz bir aşkla sevdiği kadına az sonra kavuşacaktı. Otobüs durdu kapılar açıldı. Yerinden yavaşça kalktı kapıya yöneldi. İki basamağı ağır, ağır indi kaldırıma ayak bastı. İçini tarifsiz bir korkunun kapladığını hissetti. Başını kaldırınca aylardır bakmaya doyamadığı gözlerle karşılaştı. O anda tanrının sevgili kulu olduğunu anladı. Hayatının akışını değiştiren kadınla karşı karşıyaydı. Yürüdü aralarında bir adımlık mesafe kalıncaya kadar, bakıştılar. Bakışları o kadar çok şey anlatıyordu ki konuşmaya gerek dahi görmediler. Aynı anda sarılıp tek bir vücut oldular. Kadın ilk defa sarıldığı bir adam için mutluluktan ağlıyordu. Adam ise şaşkınlıktan karşısındakinin gerçek mi hayal mi olduğuna karar veremediği için donup kalmıştı. Konuşan kadın oldu.
_ Geldin aşkım nihayet kavuştuk.
Adem geri çekilmeden kadının kendine has kokusunu içine çekti. San ki bu kokuyu senelerdir tanıyordu, ve kendi evine geri dönen bir erkek gibi hissetti. Kısık ve genizden gelen bir sesle cevap verdi.
_Geldim aşkım nihayet hayallerimiz gerçek oldu.
El ele tutuştular karşılarına çıkan ilk kafeteryadan içeri girip kuytu bir masaya oturdular. Adam kendine bir çay kadına da bir Türk kahvesi söyledi. Birbirlerini engellenemez bir açlıkla seyretmeye başladılar. Konuşamıyorlardı. Aslında konuşmaya da ihtiyaçları yoktu, bu bakışlar o
kadar çok şey anlatıyordu ki. Zamanın nasıl gelip gittiğini anlayamadılar.Adam birden avucunu açarak kadının ellerini serbest bıraktı. Ve kendinin dahi alışamadığı kuru bir sesle
_ Vakit geldi aşkım otobüsüm biraz sonra perondan hareket edecek.
Kadın,
_ Biliyorum aşkım yüreğim dayanmıyor kim bilir bir daha ne zaman buluşacağız.
_ Bilmiyorum aşkım hani bir zamanlar sormuştun beni neden sevdin diye. O zamanda bilmiyorum demiştim ama o bilmiyorum kelimesinin bana neler ifade ettiğini çok iyi biliyordum.
Sonra birden adam kadına gülerek neşe içinde sözlerine devam etti.
_ Biliyor musun aşkım ? Hayatta sevdiğim, değer verdiğim üç şey var. İlki sensin.
Kadın sordu
_ Ya ikincisi!
Adam cevap verdi.
_ Yağmur.Yağmuru da yağmurda yürümeyi de severim.
O anda şiddetli bir gök gürültüsü ve ardından yağmurun yağmaya başladığını duydular. Kadın şaşkınlıkla ve hayretler içinde adama baktı. Bu sanki yaşanması gereken bir mucizeydi böyle güneşli bir günde hiç te hesapta olmayan bir yağmur. Kadın aceleyle sordu.
_ Ya, Ya üçüncüsü!
Adam hiç bekletmeden cevap verdi.
_ Beşiktaş.
Dedi. ‘Koyu bir Beşiktaşlıyım oda dün kazandı’.
Otobüsün yanına kadar yürüdüler. Aralarında derin bir sessizlik oluştu. Hiç ayrılmayacakmış gibi sarıldılar. Adam kadının kulağına fısıldadı. ‘Beni hiç unutma aşkım.’
Kadından ayrıldı otobüsün kapısına doğru yürürken gözlerinden akan yaşlar yağmur damlalarına karışıp bir oluyorlardı. Biliyordu kiarkasında kalan kadında kendisi için ağlıyordu. Yerine oturduğunda, aşkının yağmurun altında kıpırdamadan durduğunu gördü. Otobüs hareket ederken kadının dudaklarından ne söylemeye çalıştığını okumaya uğraşıyordu. Ama aslında oda biliyordu. Aşkım gitme kal seni çok seviyorum dediğini.

sevgi

10 Nisan 2008 Perşembe 1 Yorum »

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı

Behçet Necatigil

sen istersen sevgi

10 Nisan 2008 Perşembe 1 Yorum »

Dünyada her şey unutulur geçen zaman söylenen söz gibi
Ama bir şey ne kadar uğraşırsan uğraş unutamazsın AŞK…
O sana her şeyi unutturur
Seni hayattan koparır
Hemde hayattan cennete götürür sanki
Sana 1.2.3. ve 4.dünya harikalarını güzel göstermez
Çünkü bir kişi sana dünyanın en güzel ve harika güzelliği görünür.
Ne kadar bazen acı olsa da
Kendini ona konsantre edersin, başkalarını görmez ve duymazsın.
Bir insan ne kadar güzel olsada elbette bir kötü yanı vardır
Aşk ya öyledir.
Bazen güzeldir ama bazen acı ve kötü yönlerini de görürsün
Hiç güzel yönlerini kaybetmek istemezsin aşkın
İşte benim derdimde bu seninle,
Aşkın en güzelini, en seviyelisini, en sonsuzunu. en efsanesini. veee en en
YALANSIZINI yaşamak istiyorum.
Eğer sende istersen.

imkansz herşey bu dünyada artık tıpkı benim sevdam gibi sevmeler yalan aşklar yalan tek gerçek senin aşkından bana kalan mesaferler canımı acıtan sen benim diyer yarım sen benim ilk göz ağrım benim sevdam benim kalp yangınımsın.

chat aşkı

10 Nisan 2008 Perşembe 8 Yorum »

Bir gün bir kız chat´ten bir oğlan ile tanışır. Bu kız oğlan ile haftalarca chatleşir, sabaha kadar! Konular açıldıkça açılır.
Kız bu oğlandan öyle hoşlanırkı, o oğlana aşık olur.
Her gün okuldan geldikten sonra bilgisayarın başına geçer ve oğlanın gelmesini bekler. Bazı günler olur, sabaha kadar chatleşirler, sabah olunca sevimli cümleler yazdıktan sonra okula gider.
Bütün gün onu düşünür, eve gitmeyi sabırsızlıkla bekler. Ama Aşkını bir türlü itiraf edemez, çok utanır.
Bir gün var gücünü toplayarak bilgisayarın başına geçer ve e-mail ile bir aşk mektubu yazmaya karar verir.

"Ercan, senden kaç zamandır hoşlanıyorum, ama bunu sana bir türlü yazamıyorum. Senin buna karşı bir tepki vermenden çok korkuyorum ki bilemezsin. Ama burada bir gerçek var. Seninle yazışırken, bambaşka bir dünyada oluyorum. Her satırını sabırsızlıkla bekliyorum.
Ercan Seni seviyorum."

Ardından 5 dakika geçmez e-maile cevap gelir. Ve kız e-maili titreyerek açar. Açması ile kapatması bir olur.
Kız adeta şoka girer ve kendine 10 dakika gelemez.
Kendine geldikten sonra bir kere daha açıp maili bir kere daha okur.
Aynen şu cevap gelmiştir:

"Aylin, ben seni sevmiyorum, benden uzak dur. Artık bir daha bana yazma ve unut beni"

Kızın gözlerinden yaşlar akmaya başlar, gözü yaştan bir şey göremez olur. Banyoya gider, dolaptan uyku hapı alır ve odasına döner.
Bir ufak not bırakarak tüm hapları yutup bilgisayarın başında ölür!
Notta şunlar yazar:
"Ben sevdim ama sevilmedim. Bu hayata ELVEDA deyip ayrılıyorum. Ercan seni çok Seviyorum. ELVEDA!"

Akşam kızı ölü halinde bulurlar, annesinin birden gözü bilgisayara takılır.

Bir e-mail!!!!

Ercandan!!!!

Ercan şu maili göndermiş:

"Aylin senden çok özür diliyorum, benim ufak kardeşim sana bu saçma maili göndermiş. Ben sana bu sözleri asla yazamam. Çünkü ben seni SEVİYORUM!! Ercan!"

şarin kaybedişi

10 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

ŞAİRİN KAYBEDİŞİ

Felluce’de ABD ve israil askerlerinin katliamı devam ediyordu. Halkın kentten kaçmasına bile izin verilmiyordu.
Büyük bir sessizliğin yaşandığı Felluce’ye girerken, ABD askerlerinden er Henry endişe içindeydi. Daha kısa zaman önce öldürecekleri insanların yüzlerini görmeleri gerekmiyordu. Uçak ve helikopterlerden bombalar ve bilgisayar oyunu oynar gibi üstün uzun namlulu silahlarla öldürdükleri insanlara fazla aldırmıyorlardı. Oysa geçen hafta El Şuheda kentine bombardımandan bir süre sonra yaya girmişlerdi. Kendilerine El Şuheda’ya girmeleri ve hareket eden tüm canlıları acımadan öldürmeleri emredilmişti. Ölüleri de kanıt bırakmamak için ceset torbalarına koyup Fırat nehrine atmaları söylenmişti. “Kanıt bırakmamak” cümlesinin manasını bir süre sonra anlamışlardı; şişmiş, sararmış ama kokmayan cesetler kimyasal silah kullanıldığını gösteriyordu. Er Henry’nin şair yüreği bu manzaradan sonra isyan etmiş ama dili susmuştu. Askerliği uzamasın diye susmuştu. Ertesi gün Colan ve El Cübeyl kentlerinde de aynı katliamların yapıldığını, çoğunluğu kadın ve çocuk, binlerce insanın biyolojik silahlarla öldürüldüğünü öğrenince, “-Acaba yanlış tarafta mıyım !. . ” diye söylenerek, bir köşede oturup ağlamıştı. Şairdi özellikle çocuk cesetlerini görüp te zalimlerle aynı safta olmak ne kadar zordu. Bir an önce, bu kirli savaşın bitmesi ve evine dönmek için dua etmişti.

Şimdi de Felluce’ye giriyorlardı ve aynı manzarayla burada da karşılaşmaktan korkuyordu. İlk cesetlerle karşılaştığında bir şok yaşadı. Oysa herşeye alıştığını düşünüyor “-Artık şair yüreğim bile taşlaştı”, diyordu. Fakat kadınların, çocukların bazıları yanmış, bazıları erimiş cesetlerinin, buldozerlerle çukurlara atılması insanlığından utandırmıştı.
Burada ceset torbası kullanmıyorlardı; o kadar torba için vakit ve para ayırmak istememişlerdi anlaşılan. Büyük bir çukur açıp cesetleri iteklemek daha ucuza gelmişti, madem ki “insanlık” artık bir kriter değil.

Henry’nin akan gözyaşlarını kimse görmedi. Felluce’de ilerlediler. Şehrin merkezinden uzaklaştıkça, cesetler ve cesetleri yiyen köpek manzaraları azalmıştı. Fakat bu kez yaşayanların olma ihtimali artmıştı.
Henry bir kaç kez arkadaşlarının bazı evlere girdiğini rastgele ateş ettiğini, bazılarına ise sadece pencereden içeri bomba attıklarını gördü. Karşılık gelmemişti. Olaylar tekrarlandıkça bazı evlerden kısa süreli çığlıklar gelip kesilmeye başladı. Arkadaşları “teroristler geberdi” diyordu, fakat çığlıkların çoğu kadın ve çocuk sesiydi. Bu psikolojiyle arkadaşlarının kendisine de ateş edeceklerinden korkuyor susuyordu. Kendisini iki ateş arasında hissediyordu. Masumlara ateş eden arkadaşları da, herhangi bir evden fırlayıp ABD asker elbisesi yüzünden kendisine de ateş edebilecek halk da şu an tehlikeydi. Eli silahının tetiğine sıkıca sarıldı. “-Dikkat !. . ateş edin !. . “ bağrışmalarıyla hızla döndü, silahının tetiğine nasıl bastığını bile anlamadı, “-Medet !. . , medet !. . “ diye bağırarak koşan çocuğun yere düşüşünü, bir film seyreder gibi gördü. Olduğu yerde öylece kaldı. Diğer askerlerden biri fazla yaklaşmadan çocuğa bir kaç kez daha ateş etti.
Henry artık rüyada gibiydi. Olayları dışardan seyrediyor gibiydi. Bir nehirin akışına kapılmış gidiyordu. Ölen çocukla ilgili ne konuştu, ne soru sordu. , sadece silah elinde yürüdü.
Yazdığı bir şiir sürekli kafasında kendisine sesleniyordu.
“Bir çocuk öldürülürse,
yüreğinde yer aç huzursuzluklara.
Yaşabilir bir köşe aç ,
bir park ve salıncak olsun.
Gülüşlere hazırlansın için
buruk gülüşlere
Dudağının ucunda kan, sana bakan
kimsesiz çocuklara
hiç bir şey olmamış gibi
gülümse

Dünya’da yer kalmamış demektir
İnsan gibi insanlara
Ha bir çocuk ölmüş, ha dünya
Artık bakmasan da olur yarınlara”

Henry başka dünyalardayken, aniden , kucağında çocuğuyla bir adam fırlayıp kaçmaya başladı. Fakat ilk ateşte ayağından vuruldu. Çocuğunu bırakmadan yerde kıvranan adamın silahsız olduğunu anladıklarında yaklaştılar, Henry’de adamın yanına varmıştı. Bir İsrail askeri silahını adamın kafasına dayadı, parmağını tetiğe götürürdü. Olayın dışındaymış gibi seyreden Henry, birden askerin niyetini anladı atıldı ve askeri yana itekledi. Kurşun toprağa gitmişti. Diğer askerler çevrelerini sardı. Diğer İsrail askerleri silahlarını Henry’ye çevirmişti. Henry’nin komutanı yüzbaşı Bill geldi;
-Noluyor, Iraklı bir terörist için mi tartışıyorsunuz. Öldürün gitsin.
Henry iyice adamın önüne siper oldu; O yaralı biri, üstelik silahsız. Öldüremezsiniz !. .
Arkadaşları güldü; “-Binlerce cesetten sonra, hala vicdanın mı sızlıyor”
Komutan işin uzamasını istemedi;
-Tamam esir olarak tutun. henry, onun sorumluluğu sana ait. Silah görünmüyor ama üstünü mutlaka ara.
İsrailli askerlerden biri öne çıktı;
-Çocuğu biz alırız.
-Çocuğu mu , Niçin ?
Henry’nin saflığına komutanı güldü;
-Organları için. . .
Henry silahını daha da sıktı, öfkeyle söylendi;
-Hemen defolsunlar !. .
Komutan İsrailli askere döndü;
-Uzatmayın, görüyorsunuz sinirleri bozulmuş. . . . Üstelik daha bir çok müslüman çocuk bulabilirsiniz.
İsrailliler homurdanarak uzaklaştı. ABD’li askerler, esirin üstünü aradıktan sonra ellerini arkadan bağlayıp, başına çuval geçirdiler.
Henry yaralı Irak’lıyı ve çocuğunu bir kamyonetin arkasına bindirdi, kendisi de yanlarına geçti. Dilini anlamasa da, sesinin tonundan rahatlayacağını düşünerek elini hafifçe omzuna vurarak konuştu;
-Yaran ağır değilmiş. Kan durdu bile. Şu başındaki çuvalı da çıkarayım istersen.
Yaralı Iraklı , kurşun gibi gözlerini, Henry’nin gözlerine dikmişti. Hiç minnet duygusu yoktu bakışlarında.
Henry, korku dolu gözleri, yorgunluktan kapanmaya başlayan çocuğun başını okşadıktan sonra sırtını kamyonetin kenarına yasladı. Gözlerini gökyüzündeki yıldızlara dikti.
-Cesetlerin, kankokusunun ortasında, yıldızlara bakmak hiç de romantik olmuyormuş.
Ve. . . bir şiir mırıldanmaya başladı;
“ Sen !. .
Duydun mu karanlığın esintisini
Dinle ! Gecenin içinden birşeyler geçiyor.
ay kırmızıdır şimdi
Ve darmadağınık. ”
Yaralı Iraklı, Henry’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan, epey düzgün bir İngilizce ile şiire devam etti;
“ Bulutlar bizi gözlüyor , yaslılar gibi
Şu tepemdeki dam çökerse
Sanki yağmalayacaklar herşeyi“

Henry sanattan anlayan bir dostunu görmüş gibi sevinçli devam etti;
“ Bir an, yalnızca bir an sürecek
Sonra. . . sonra. . . hiç
Hiç. . . “
Bir an sessizlikten sonra Henry;
-Şairini bilmiyordum, Iraklı bir şairin mi ?
Hayır, İranlı Furuğ’un “Al götür bizi rüzğar” şiiri.
-Demek İngilizce biliyorsun. Nerden Öğrendin.
-İngiltere’de okudum. Doktorum.
-Oooo. . . hem de doktor. Komutana söyleyim, senin için belki birşeyler yapar.
Esirin kaşları çatıldı;
-Ben katillerden bir şey istemem. Hiç bir şey söylemeyin.
Henry itiraz edecek gibi oldu, sonra suçlu suçlu sustu. Yine bir sessizlikten sonra;
-Ya eşin ?
-O da doktordu. Dün hastanede nöbetçiyken hastane bombalandı. Cesedini aramaya bile gidemedim.
Teselli etmek istedi;
-Savaşta oluyor böyle şeyler.
-Hangi savaş, bu bir katliam.
Sustular. Esir çocuğuna sıkıca sarıldı. Henry;
-Kaç yaşında ?
- 2 yaşında. Annesinin öldüğünü bilmiyor yavrum.
Henry yeni aklına gelmiş gibi endişeyle ;
-İsraillilerin konuştuklarını da anlamışsındır. . .
-Onlar yıllardır Filistinli çocukları, gençleri de organları için kaçırıyor. Çocuğumu onlara vermektense öldürmeyi seçerim.
Kamyonet askeri kampa girdi. Henry;
-Ben haberleşme kısmında görevliyim. Ben sorumlu olduğum için, başka bir emir gelene kadar benim yanımda kalacaksın. Gidelim, çocuğuna da yiyecek birşeyler bulayım.
*** *** ***
Haberleşme odasındaydılar. Henry çocuğa biraz yiyecek ve süt getirmişti. Esirin elinin çözülmesine izin verilmemişti. Henry esirin ismini öğrenmek istedi;
-Benim ismim Henry, ya senin ?
-Ali.
-Şiiri seviyorsun galiba. Biliyor musun, ben şairim.
-Ben de. . .
-Ciddi misin. Buna sevindim. Şiir okumamı ister misin?
-Biz en acı şiirleri okumuyoruz, yaşıyoruz artık. Öyle ki, , hani derler ya “Kelimeler yetmiyor, kelimeler tükendi”, işte bizim çektiklerimizi, acılarımızı tarife de kelimeler yetmiyor. Ne yazsam, ne okusam, ne dinlesem yaşadıklarımızı tarif edemez artık.
-Çok şey kaybettiniz ama güzel günler gelecektir.
-Evet, biz savaşı kaybettik, siz ise onurunuzu, insanlığınızı kaybettiniz.
Henry, bakışlarını kaçırdı. Haberleşmede görevli askerlerden biri nöbetçilere seslendi;
-Albay Smith’e haber verin, eşi arıyor.
Bir asker koşarak çıktı. Az sonra komutan Smith odaya girdi, uydu telefonunu aldı.
-Aloo. . . merhaba Mary. . . teşekkür ederim, sen nasılsın ? Oğlum nasıl? Uyuyor mu ?. Tamam uyanınca onu çok sevdiğimi söyle, ona en güzel oyuncakları alacağım. Bizi merak etmeyin, burdaki ilkel yaratıklara medeniyet getiriyoruz işte. Bak hele, burda o yaratıklardan bir tamne esir de varmış. Sesini duymak ister misin? Gerçi ne dediğini anlaman imkansız ama bir dinle de bak biz burda nelerle uğraşıyoruz.
Albay, telefonu esir Ali’ye tuttu. Ses çıkarması için bir de tekme attı.
-Konuş ta homurtunu Mary duysun !. .
Ali, tekmeyi yiyince kendisine uzatılan telefona hızlıca konuştu;
-Burda bize katliam yapıyorlar. Kadınlara, çocuklara işkence yapıyorlar. Oğlunuzun yüzüne bakın, o bir katilin oğlu !. . .
Albay şaşkınlıktan uzun süre tuttuğu telefonu birden çekti. Ali bir askerin tekmesiyle sırtüstü yıkılırken. Albay, elini ahizeyi kapatarak bağırdı;
-Niye bu pisliğin İngilizce bildiğini söylemediniz.
Sonra telefona;
-Hah. . hah. . . bizim çocuklardan biri şaka yaptı. Hayır, hayatım. . hayır bu saçmalıklara inanma. . . kimyasal silah kullanıldığını mı okudun. . . yok öyle birşey. . . Hadi kapatıyorum by. . .
Albay telefonu kapatıp esirin yanına geldi. Henry, Ali’yi savunmak istedi, albay eliyle susturdu ve Ali’nin kucağındaki çocuğa baktıktan sonra;
-Demek senin de oğlun var. Onu bizim büyütmemizi ister misin ?
-Albayın öfkesinin yatıştığını zanneden Henry bir an sevindi ama Ali’nin cevabıyla yine korktu;
-Zalim olarak yaşamasındansa, mazlum olarak ölmesi iyidir.
Daha sözü yeni bitmişti ki, albay hızla tabancasını çekti çocuğa ateş eti. Henry ve Ali’nin çığlıkları biribirine karıştı. Fakat Ali’nin çığlığı uzun sürmedi, albay tek kurşunla onu susturdu.
Albay’ın önüne geçmek için atılan ama yetişemeyen Henry acı içinde inleyerek cesetlerin yanına çöktü. Albay ona bakarak;
-Şimdiye kadar alışmalıydın. Yarın bunlardan yüzlerce daha öldüreceğiz, öbürgün belki binlerce. İsrailli eğitmenlerin söylediğini unutma; “Bunlara silahınızı doğrultun ve insan olduklarını aklınızdan geçirmeyin. Sadece ateş edin, yoksa onlar sizi öldürür. ”
Henry zorlukla konuştu;
-Saçmalık. İki masumu öldürdünüz.
Biz askeriz. Görevimiz de öldürmek. Öldüreceğiz, ve dönünce unutacağız.
Henry, çocuğun kanlı saçlarını okşadı.
-Unutabilecek miyiz? Çocukları sevebilecek miyiz? Saçlarını okşayabilecek miyiz?
Unutmak lazım azizim, unutmak
yaşamak için unutmak
elimizdeki kanları yıkamak
ve çiçek sulamak. . . .

Yeni doğan gün bizim
Sustu tüm çığlıklar
Masumlar öldü, zalimler yaşayacak
Unutmak lazım azizim, unutmak
Henry, şaşkın bakışlara aldırmadan silahını çekti;
-Anladım ki, artık unutmak da mümkün değil, yaşamak da. . . .
Bir silah sesi çınladı, Henry’nin eli çocuğun saçlarından yavaşça yere kaydı.

VUSLAT

10 Nisan 2008 Perşembe Yorum yok »

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda, şafak söktüğü anı…

Gördükleri ru´ya ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen ruzgarı başka.
Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez;
Gül solmayı; mehtab, azalıp gitmeyi bilmez…

Gök kubbesi her lahza, bütün gözlere mavi…
Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;
Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler,
Sonsuz gibi, bir fiskiye ahengini dinler.

Bir ruh, o derin bahçede bir defa yaşarsa
Boynunda O´nun kolları, koynunda O varsa,
Dalmışsa O´nun saçlarının rayihasiyle,
Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.

Yıldızları, boydan boya doğmuş gibi, varlık
Bir mucize halinde o gözlerdendir artık.
Kanmaz, en uzun buseye, öptükçe susuzdur
Zira, susatan zevk, o dudaklardakı tuzdur.

İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan…
Bir sır gibidir azçok ilah olduğumuzdan.
Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler?

Aşk, onları sevkettiği günlerde, kaderden
Rüzgar gibi bir sevk alır, oldukları yerden.
Geldikleri yol, ömr

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.