Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


BIYIKLILARLA BIYIKSIZLARIN SAVAŞI

16 Haziran 2008 Pazartesi Yorum yok »

 

 

Bir ara Dolmuş dergisinde mi vardı. Böyle bir öykü sürdü gitti  "Bıyıklılarla bıyıksızların savaşı". Bıyıklı ne demek, bıyıksız ne demek?

Batılılar mı daha çok bıyıklıdır? Yoksa doğulular mı? 

Bıyıklı olmanın özel bir anlamı var mıdır? Yada bıyıksız olmanın.

Fakat bazı gözlemlerimizi söyleyelim. Bana mı öyle geliyor. Daha önce TRT programlarında bıyıklılar hiç görünmez ken, şimdi bıyıklılar TRT ekranını kapladı gitti. Her programda  her 4 kişiden 3 kişi mutlaka bıyıklı. Büyük bir bölümü de "Başbakan Bıyığı" …Başbakan bıyığı nasıl olur demeyin. İşte efendim, "türban"nın nasıl bir erkanı, şekli , şemaili varsa, Başbakan Bıyığı’nın da öyle bir tarifnamesi vardır. İsterseniz şöyle bir bakın.

Bizim bir hocamız vardı.Öldüyse Allah rahmet eylesin. Onun bıyığına hiç benzemiyor. Onun bıyıgı inceydi ve  daha kısaydı. Garip bir bıyıktı. Adamın adı, okulda da, okul dışında da "Pisbıyık" diye anılırdı. herhalde, bu ad yüzünden çok çocuk sopa yemeştir. Anlatılanlara göre.

Bıyık neyi temsil eder.

Bıyık dinimizde "sünnettir". Asıl sünnet olan sakaldır da.Öyle kolay kolay herkes heryerde sakal bırakamadığından, onun kalıntısı olan bıyık, bırakılır. Yani erkek dediğin, dini bütün müslümanlar bıyık bırakırlar. Camiye öyle tıfıl gibi, sakalsız bıyıksız gidilmez. Camiyi gözüne kestiren, öteki dünyaya namzet, cennetin kapısını aralamak üzere olan yiğitler, mutlaka şekle şemaile dikkat etmeli.. Başta takke olmalı, altta şalvar olsa iyi olur. ve da illaki sakal..sakal olmazsa bıyık.

Adamın biri sana doğru geldiğinde şöyle bakıp, tartacaksın. Sakal varmı, kafada takke var mı, yoksa geç. Hiç olmazsa bıyıkda mı bırakmamış.  Öyleyse bir tarafı eksik biriyle konuşuyorsun. Dikkat et bir binamaz olabilir. Acaba dikkat et, bıyık bırakmışsa, ne çeşit bıyık bırakmış. Her bıyığın anlamı var: palabıyık, badem bıyık, ülkücü bıyığı, pisbıyık vs.

Türbanın  siyasallığının olduğu anlaşıldı. Diğer yandan acaba "bıyıklı olmanın"da siyasal bir yanı var mıdır? Dönem dönem TRT’de bıyıklılar azalıp çoğaldığına göre..Bu konuda da devrana göre değişen bir tutum olduğunu söyleyebiliriz.

İyice izleyin. Bıyıklılar,özellikle pis bıyıklar ne tarafa gidiyor?

 

Ama onun yanında envai çeşit bıyık vardır.35 yıl önce bıyıklarının şeklinden dolayı insanlar kurşunlandı mı kurşunlanmadı mı? Buna bakın. Bu işin siyasal yani..İyi izleyin. TRT’de kaç tane bıyıklı var. Nerelere bıyıklılar sızdı. Neler yapıyorlar. Evet, bıyıklılarla, bıyaksızlar arasında gizli bir savaş var. Özellikle TRT’de .Sonuçta kim kazanacak dersiniz.

TRENDEN İNEN BİR DAHA BİNEMEZ

16 Haziran 2008 Pazartesi Yorum yok »

İnsanın soracağı geliyor.Neden? " Çünkü  treni kaçırırsınız!" Tren zaten kaçmış. İstasyonda istasyon şefinin suratına bakıp, tren ne zaman gelecek,diye sorup duruyorlar.

Küçükken Malatya’da istasyonla kent arasında bir banliyö treni vardı. Ve devlet istediği için o koca tren günde en az üç kere şehire, çocukları okula götürür getirirdi. Sonradan akılları başına geldi. Birisi, "Yahu, dört tane çocuk için koca treni yarım saatlik yola niye gönderip duruyoruz,diye sordu" O günden sonra "ara-tren" bir daha  çalışmadı. Treni kaldırdıkları gibi, yolunu da iptal ettiler; o yol karayoluna dönüştü.Tren çalışırken biz çocuklar o trenden bir iner, bir binerdik..Bazen "Tehlikeli" derlerdi ama, o yaşta, tehlike filan kim dinler. Tren yavaş gidiyor ya..Biz onu oyuncak tren gibi görürdük!

Yani trenden inip binilirmiş!

Ama asıl sorun : treni kaçıranlarda..Onların bir daha binmesi zor..

Düşünün kü Türkiyedeki eğitim sistemi öylesine dar boğazlara takılmıştır ki, o treni kaçırdın mı bir daha araya girmek, kompartımanlara kurulmak çok zordur. Şunu demek istiyorum, her yıl her kademede binlerce çocuk çok çeşitli nedenlerden dolayı artık okula gönderilmiyor..

Kimisine artık senin evlenme yaşın geldi, okul yok deniliyor. Genç ne kadar ağlasa sızlasa, onun için artık okul bitmiştir..Gözyaşları boşunadır.

Kimine, "Oğlum artık seni okutacak paramız yok, hatta akşama yiyecek ekmeğimiz yok onun için sen çalışıp ekmek getirmeye zorunlusun. Okul yok,deniliyor."

Kimine, sen akılsızsın, üstelik sınıfta da kaldın, en iyisi git ağabeyinin çalıştığı yerde, ustanın yanında çırak ol,çalış ,deniliyor. Onun için de okul bitiyor..

Taşrada, kırsal kesimde okumak isteyenler için, koşullar öylesine zor ki (kimisi 10 km yol yürümek zorunda kalıyor) kimisi de diğer koşullardan dolayı vazgeçiyor..Nedenler saymakla bitmez. Ama bunların başında, parasızlık, Ah parasızlık…

Evet, trenden inenlerin bir daha o trene binmesi çok zor oluyor.

Bir kısmı yıllar sonra çalışıp, işyerini kurduktan, dünyalığını doğrulttuktan sonra ,ha bir gayret bir daha deneyeyim, diyor, ama çoğunun artık okuma, okula gitme, yaşı geçmiş oluyor; hevesleri kursaklarında kalıyor..Okula giden çocuklara büyük bir hevesle bakıyorlar.

Gaziantep’de otobüs durağında otobüs gelmiş , bir kadın, otobüsün üstündeki yazıya bakıyor,bakıyor ama anlayamıyor,bana soruyor,"Oğlum bu otobüs nereye gider?" Böyle binlerce, milyonlarca kadın var. O kadınların %95′i  türbanlı, dünyadan bi haber. Cumhuriyet utansız. Bir kuşağı cahil bıraktığımız, analarımızı atalarımızı doğru dürüst okutamadığımız için.. İşte o kuşak treni kaçırdılar ve bir daha kolay kolay binemediler.

Tren gidiyor kimi farkında, kimi değil.

Ama ne tarafa gidiyor: doğuya mı, batıya mı?

Sakallı Celal’in meşhur lafıdır: Türkiye doğuya giden bir gemidir, içinde bazıları batıya doğru koşar. ..Acaba giden bir gemi midir, yoksa tren mi? Bazılarına göre tren gidiyor.

Tren ne taşıyor. Avanta mı? Bol kazanç mı? Yoksa bizim şimdilik bilmediğimiz , daha sonra "müçtemilatı"  belli olacak bir tren mi?

Trende bulunanlar yararlanır. Trenden düşen, kaçan, kaçıran ..nah ayvayı yer..

Evet o treni kaçıran teyze cahil kaldı, okuması, yazması yok. Kimse onu, bir daha trene almadı, davet etmedi..Tren gidiyor, o arkasından bakıyor. Trenin nereye gittiğini de okuyamıyor. İşte cahil. O mu cahil, ona bu treni kaçırtan başkaları mı.

Başkaları da yanlış trene bindiler, Paris’e, İngiltere’ye Londraya biniyoruz diye bindiler, bir uyudular, bir uyandılar ki kendilerini İran’da buldular. Hala dönmeye uğraşıyorlar ,ama Suudi Arabistan üzerinden..

Bari dönerken, Dubayi’e de uğrasalar. Şeyhin onlar için sakladığı çok kıymetli hediyeler varmış.Alırlar.

Alırsınız da Türkiye’de kimsenin haberi olmaz.Olmaz be  Olmaz…

Evet, trenin düdüğü ötüyor, dumanı çalıyor. Kampana çalıyor. Tren kalkıyor. Avantalar hep trende . Kaçırırsanız, enayilik etmiş olursunuz. Bu sofralar, yiyecekler bir daha bulunmaz. Atlayın trene. Sıkışın şefinizin yanına. O sizi nereye götürürse gidin, elini kaldır deyince, kaldırın; indir deyince indirin. İşte budur demokrasi. Avanta treninin avanta yolcuları. Kapatın gözünüzü, vazifenizi yapınız lütfen. Boşverin bu dünyanın, ötesi de varmış. Bakın Necmettin Hoca’ya, örnek alın.

HEY TREN GİDİYOR BE!

BEN ATATÜRK’Ü SEVMİYORUM

16 Haziran 2008 Pazartesi Yorum yok »

 

Her zaman kafirler vardır. Atatürk’ün zamanında bile Atatürk’ü öldürmek istemediler mi? Bu da onlardan biri.. diyeceksiniz.

Ama ,hani Atatürk’ bizi çağdaş olmaya çağırmıştı,

Ama Atatürk bizi adam olmaya çağırmıştı..

Atatürk bizi  medeni olmaya çağırmıştı..

Uygar insan her şeyden önce kendisine yapılan iyilikleri bilen insandır.

Bu kızcağızlar da kendilerine yapılan iyilikleri biliyorlar.. Onları aldılar "Kuran Kursların"da okuttular, "Onları aldılar, "İmam Hatip Okulları"nda  okuttular..Özel dersler verdiler..İlahiyat Fakülteleri’ne gönderdiler, MEB burslar verdi, bunları İngiltere gönderdiler niye?

Bu ülkeyi kurtaran , bu vatanı kurtaran insana sövsünler diye, bir koca yobazı övsünler ,diye mi? Yazıklar olsun.

Ama kabahat onlarda değil…

Bütün bu yıllar boyunca Atatürk’ün döneminde bu günler düşünülerek konulan "TevhidiTedrisat" yasasını kuşa çevirenler, gençliği   "dinli" , "dinsiz" diye ikiye bölenler. İnsanlar fakirleştikçe   "din" tutsaklığına düştüğünü iyi bildiklerinden, insanları fakirleştirip kendi ağlarına düşürenler. İnsanları bir kilo nohuta, fasulyeye  muhtaç duruma getirenler. Sonuçta onları esir aldılar. Ve istedikleri kimseleri seçtiler, seçtirdiler.

Ve Evet, herzaman bir BUZDAĞInın bir üstü bir altı vardır. Siyasette görünen bunların üst kısmı.. Altta daha yobazlar, Atatürk’e açık açık küfredenler..ve bu ülkeyi ellerinden gelse İngiliz’lere bir pula satacaklar var. Ama ne yazık ki bilinmeyen, üstte görünenleri bu, alttakiler yönetiyor. Üstekiler alttakilerin sözünü dinlemedikleri zaman küt diye Necmettin Erbakan gibi rezil rüsvay oluyor, Bunların da zamanı gelecek, Ve birileri bunları silkeleyip atacak. O zaman onlar Necmettin Hoca’dan da beter olacaklar.. Çünkü yolları yol değil.. Gizli veya açık Atatürk’e küfredenler rezil rüsvay olmaya adaydırlar.

Atatürk ne dedi,"Benim yolum, bilimin yolu.." Bunlar doğru yoldan ayrılıp, insanları gericiliğin ,kötülüğün yoluna soktular. Kafalarını örttüler.

Kafalarının dışı örtülü olanın, içi de örtülüdür. Onlar insanoğlu ile tokalaşamazlar, denize giremezler, iş hayatına giremezler..Bir sınırlama, bin sınırlamayı getirir. Sınırlamanın nerede biteceğini bilemezler. Sonuç. İran, veya Suudi Arabistan… Alın hayırlısı olsun. Der biri.

Önemli olan: Eğitim..Ama doğru eğitim, İnsanları bilimden , sanattan ayırarak eğitirseniz, insanlar ne oldum delisi olurlar..kendilerini İngilizlerin kurtardığını sanırlar. Zavallılar. Belki bir yüce Humeyni gelir, onları da kurtarır. Ama Türkiye Türkiye olmaktan çıkar. Zaten büyük bölümü onların nazarında ^"KURTULDU" Gidin gezin Anadolu kentlerini ,saçını kadın gibi tarayan bir kadın kaldı mı? Yok.Gerisi hep aynı şekilde düşünen, tek tipleştirilmiş, kişilikleri yok olmuş; erkeklerin köpeği, onlar gibi düşünmeye, alıştırılmış, muhtaç edilmiş ,topluluklar.

Kadınlarımız. Ah kadınlarımız. Çalışkan, ,saçını kocası için süpürge eden, evini evladını  korumak için elinden geleni yapan kadınlarımız.. Fakat bakın ellerine, boyunlarına esaret zincirini göreceksiniz.  KURTUL ZİNCİRLERİNDEN GÜLSARI..diyeceği geliyor insanın..Tarlalarda, bahçelerde hep onlar, Ama yeri eşeğimizden ötede.

Sonuçtu bilime, fenne, medeniye inanan; vatanı, Yunanlılardan, İngilizden kurtaran İnsana küfreden kızlar yetiştiriyorlar. Nasıl böyle insanları yetiştiriyorlar onlar da bilmiyorlar.

Ama yazarın, "Önce ekmekler bozuldu" der gibi. Biz de diyelim ki "Önce eğitim bozuldu" . Gerçek sanat, bilim, spor, içinde yetiştirilmemiş, mutluluğu, İngiltere olarak öğrenmiş bir kuşak. Yazık , ne yanlış insanlar yetiştirdik. Köy Enstitüleri açık olsaydı bunlar olur muydu?

Yazık. Vahlar olsun bu kızlara, kızanlara…Vaylar olsun onlara yetiştirenlere. Çünkü bu dünyada da; öteki dünyada onlar yanacaklar.

AH TUZLA..AH TUZLA

16 Haziran 2008 Pazartesi Yorum yok »

 

Yıllar önce askerliğimin bir bölümünü Tuzla’da yaptım, akşamüstleri deniz kıyısına uzun bir yürüyüşten sonra indiğimizi hatırlıyorum.

O zamanlar ne Tuzla, bu günkü Tuzla idi, ne de Pendik.. O zamanları hatırlayanlar bilir.Pendik’teki kıyıdaki çay bahçesini. Bir tarafta Yedeksubaylar oturur , diğer tarafta Pendik’in kızları ,karşılıklı birbirlerine işmar ederler. Ve bazen de güzel beraberliklere birlikte yürürler..romantik, güzel günler..Çevre bozulmamıştı,güller henüz solmamıştı.. En azından ben böyle anımsıyorum.

Sonra o Tuzla’nın o güzelim koylarının canına okundu. Koca koca gemiler tezgahlara kondu ve  ve bloklardan çekiç seslerinden başka bir ses işitilmez oldu.

Peki bunlar olmayacak mıydı? Gemiyi hep Yunanlılar mı yüzdürecek, bizim mallarımızı onlar mı taşıyacaktı..Bu konuda üstadımız, yazarların piri Çetin Altan çok acıklı yazılar yazmıştır. Türkiye’nin üç tarafı denizle çevrili, ama denize ters oturan insanlarla dolu olduğunu anlatmıştır. Öyle derler Erdek’te ."Bakın gazinoya, eğer denize ters oturan bir adam varsa o Erdeklidir," diye. İşin şakası yok .

Türkiyenin dış deniz ticaret hacmi Yunanistan’ın üçte biri ise bu gerçeğin önünde oturup düşünmek gerekirdi. Evet, iyi oldu; son zamanlarda hem gemi yapımcılığımız arttı. ,koca koca gemileri tezgahlara koyduk; güzel güzel yatlar yapmaya başladık. Güzel balıkçılık tekneleri yapmaya başladık Ama bu noktada birşeyler tükenmeye başladı. Önce denizlerde balıklar tükendi. Ben bunu önce Kıbrıs’ta gördüm. Kıbrıs civarında balık avlanmıyor. Balık hemen hemen yok. Kıbrıs’ın balığı Mersin’den, İstanbul’dan İngiltere’den geliyor.  Ve dolayısıyla Kıbrıs’ta Girne’de deniz kıyısında oturduğunuz zaman martıları da göremiyorsunuz. Çünkü , balık yok ki, martı  olsun..

Gelelim Tuzla’nın gemi tezgahlarına. İşçiler gecelerini gündüzlerine katıyorlar, alınlarından terlerini akıtıyorlar.Ve o yetmiyormuş gibi oluk oluk kanlarını akıtıyorlar, neymiş o gemileri tezgahtan indirmek için. Oysa gemilerin biri gelip biri gidiyor. Ve içşi kardeşlerimizin kanları gemilerin şu veya bu yerinde akıp duruyor .Bu nedir? Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin iflasıdır. İnsanlar ölüyor ve siz zalimler seyrediyorsunuz.. Gemi sahipleri, kodamanlar, kodamanlar, kodamanlar…

Ne yapmalı? Seçenekler:

1.Kapatın gemi tezgahlarını.Ne yapılmış,yapılacak, o beyaz , ve mavi gemiler olsun..ne de o güzelim gemilerin üzerinde ölen işçiler.

Antitez.

Kapatırsak o tezgahları, o gemilerden ekmek yiyen, ekmek bekleyen o çoçuklar, kadınlar ne olacak. Vazgeçtim ben o gemilerin kodamanların kazandığı parasından ama  Türkiye aç insanların üykesi. Bir kapı daha kapamayalım.Oradan aç insanlar nasipleniyor. Ve onlar birer eser yaratıyorlar. Bitirdikleri zaman o gemileri ilk önce o insanlar okşuyorlar.İşçiler, onların eseri.

2.O gemi tezgahlarını adam edelim.

   Olur mu.Olur. Nasıl mı?

    O işçiler nerelerde kalıyor,hangi çamurun içinde yatıyorlar, gördünüz mü? Yattığı yerler iti bağlasan itin kalamayacağı yerler. Bunlar insan. Yazık günah. İnsana biraz daha insanca muamele etsek nasıl olur. Bunlara çok güzel yatılı apartmanlar,daireler, tahtadan lojmanlar..Ne derseniz deyin, insanca koşullar taşıyan binalar yapsak, içinde sıcak suyu, hamamı , duşu olsa; rahat işten gelince dinlense, insanlığını hissetse.

     Güzel eğlence mahalleri yapsak. İçine bilardo masaları koysak (onlara bilardo öğretsek); satranç takımları koysak, dışarıya tenis sahaları yapsak…İnsanca gülse, eğlense arkadaşlarıyla, düşünse..

     Onlar için insanca bir şeyler yapsak, onlara her şeyden önce insanlıklarını hissettirsek. hiç olmazsa geceleri rahat ettirsek. Gündüzleri daha verimli olmazlar mı?

3.Onları eğitelim:

"Eğitiyoruz ama kafaları almıyor." anlayışıyla değil. Gerçek eğitimciler getirerek. İş analizleri yaptırarak. Onların dertlerini sıkıntılarını anketler aracılığıyla öğrenerek (tabi işverenlerin de dertlerini) .Ve bunlardan bir ders çıkararak. Ve derslerde sorunların neler olduğunu göstererek, tatbikatlar yaptırara, işi ciddiye alarak, "Emniyet  Uygulamaları" yaptırarak, özeleştiri getirerek. Göstererek. Bunu ancak gereçek eğitimciler yaptırabilir..

4.Onları Gözlemleyelim:

Neyi yanlış yapıyorlar,neyi doğru yapıyorlar bunları analiz edelim. Bazı çözüm sonuçlarına varalım.

5.Neler yapılabilir?

Diye  "akil adamlara" soralım.

Bu işi çözmek bir bilimsel araştırma sürecini gerektirir.

Bakın Japonya’nın 7.5 ‘lik depreminde sadece 3 kişi ölüyor. Bizde ise  onbinler. Cahil bir ulusuz  biz, bunu bilelim. Eğitim şart. Behey!

 

 

 

İSTANBULUN SU SORUNU

26 Mayıs 2008 Pazartesi Yorum yok »

İşte biraz yağmur yağdı su sorunu bu günlerde unutuldu. Fakat önümüzde uzun bir yaz var; kaynaklar yeterli olmayacaktır. Bu yıl yeterli olsa bile gelecek yıllarda daha önemli ihtiyaçlar ortaya çıkacaktır. Oysa şimdiden önlem alınırsa İstanbul’un su sorunu kökten çözümlenir. Bunun iki ana çareşi vardır:

1.Meriç nehrini İstanbul’a akıtmak:

Meriç nehri Türkiye’ye girdiği noktada denizden ve dolayısıyla İstanbul’dan yüksektedir. Dolayısıyla onun güldür güldür Ege denizine akan sularını İstanbul’a yönlendirmenin sakıncası ve engeli yoktur. Nasıl olabilir.

Şimdi İstanbul’a hızlı tren için Edirne-İstanbul arasında güvenli bir yol inşa  edilmek istenmektedir. Bu yol da doğal olarak eski demiryolunun üzerine yapılacaktır. Eğer bu yol betonarmedan iki katlı sağlam bir şekilde yapılacak olursa, hem çok hızlı trenle İstanbul-Edirne arası çok yakınlaşmış olacaktır; diğer yandan bu demiryolunun altından yapılacak menfezden akıtılacak Meriç nehri İstanbul’a kadar bütün bentleri ovaları sulayacak ; gerisi de İstanbul’a bol bol yetecektir. Gerisi mühendislerin hesaplarına kalır. Hayal mi? Hele, hele biraz daha düşünün?Pahalı mı? Biraz daha düşünün beyler.

2.Deniz Suyunu Evlere Getirmek:

Evlerde kullanılan tatlı suyun %70′nin tuvalette çekilen sifonla ziyan zebil olduğunu herkes biliyor. Öyleyse tuvalete niçin deniz suyu dökmeyelim. Nasıl olur?

Denizden çekilen deniz suyu ana arterlerden yeraltından  yavaş yavaş bütün caddelere, sokaklara dağıtılır.

Deniz suyunun fiyatı çok ucuz tutulur. Tatlı su biraz daha pahalı. Yavaş yavaş bütün halk ve evler deniz suyunu evlerine almaya zorunlu kalacaklardır. Eğer bu suya kimyacıların öngöreceği ölçüde tatlı su da katılırsa, o takdirde hem banyoda, hem de çamaşırda kullanmak mümkün olur. Suudi Arabistan’da yapılan budur. Orada da her eve iki boru gitmekte;  denizden elde edilen tatlı su ancak içmek amacıyla kullanılmaktadır.

3. Her çareyi ben mi söyleyeceğim… Biraz da siz düşünün.

Önce çok basit çareler hiç kayda alınmaz , ama zamanla..Bu düşünceler önem kazanabilir. Bunun için herşeyden önce Devlet Meriç üzerine kurulacak barajın bir an önce yapılması için Bulgarları ikna etmelidir. yoksa her yıl

Meriç taşacak,Edirne’sulara garkolacak;diğer yanda İstanbul’sa suyu nereden bulacağız diye düşünecektir.

Bundan daha dangalakça tavır olabilir mi? Allah bilir İstanbul’ların %70′i ne Edirne’yi ne de Meriç görmüşlerdir.

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz… (Yazan:E.C. -26.Mayıs.2008)

 

GARİP GÖNLÜM

26 Mayıs 2008 Pazartesi 1 Yorum »

            GARİP GÖNLÜM

 

Bir insan İstanbul’u

Ne denli özler

İstanbul dedikçe

Nasıl gözleri dolar.

 

Ezelden ebede günleri sayar.

 

Pazartesi günü bir bilet alacağım

İpek saçlarıma kurdela takacağım

Mutlaka mutlaka seni anacağım

Dağarcığımda bir imkansız sevda.

 

Ezelden ebede günleri sayar.

 

Balkona çık da boyuna bakayım

Bir kahve pişir de karşında durayım

Sana başka daha ne sorayım

Böğrümde bir imkansız sevda.

 

Ezelden ebede günleri sayar.

 

Bu gece rüyamda

İstanbul’u yaşayacağım

İster inan, ister inanma

Bir gün mutlaka kaçacağım

 

Say günleri sevdiğim

Ezelden ebede kadar.

                (E.C.)

GÜL

26 Mayıs 2008 Pazartesi Yorum yok »

 

                                 THE SICK ROSE

Devamı için tıklayınız »

ERDEM’in KAHVESİ

25 Mayıs 2008 Pazar Yorum yok »

 

ERDEM’in KAHVESİ

 

Atatürk’de burada oturmuştu,

Meriç’e bakıp, iki kadeh içerken

Selanik’i düşünmüştü.

 

Selanikte bir taş kule

Denize bakar

Günün birinde

Kulenin dibinde

Mustafa  susar…

Atatürk olmamış daha

Hala Mustafa

Sokaklarında dolaşır kentin

Bir büyük düşünür.

 

Asker olacak,

Büyük bir subay

Resneli Niyazi  dağa

Çıkmamış daha.

Daha neler neler

Aklından geçer..

Şimdi Meriç’in kıyısında

Bir acı kahve ,bir dost selamı

Köprünün altından

Çok sular geçer..

 

Oysa İsmet, Lozan’da şimdi

Sakarya’da bulaşmış

Kanlar içinde elleri

Gölün kıyısındaki otelde

Yunmak ister,temizlenmek

Düşmandan arta kalan

Hesabı  temizlemek.

 

O günleri bilen bilir.

 

İki ateş arasındasın

Kaçarsan vurulursun

Koşarsan vurulur,

Alnın al kanlar içinde.

Toprağa uzanır

Huzur bulursun.

 

İşte o kanlar

İşte o kanların hesabı

Bu gün burada görülür.

 

Atatürk Edirne’de

Meriç’in kıyısında

Erdem’in kahvesinde

Meriç’e eğilir

 

Ve içi burkulur.

 

 

İsmet orada,

Lozan’da ,şimdi

Ne kadar da yalnızdır.

Oysa tartışmak var,

Kavga etmek var

Pazarlık var.

İngiliz’ın,Fransız’ın

İtalya’nın ortasında

Bir küçücük cin pilici

İnönü rahat durur mu

Kafası kızdığında

Laf ağzında kurur mu?

Fırlatır atar, dosta düşmana,

“Biz galibiz..”der,

Galibiz biz..” Siz yenildiniz.

Masaya vurur yumruğu

Vurdukça devleşir.

Vurdukça korkutur düşmanı.

 

Geceleri rahat uyuyamaz

Atatürk benden bir yanıt bekler

Kara ağaçlar altında

Mor menekşeler

Lozan sokakları

Cin pilicinin sözleriyle , inler..

 

Atatürk uzaktan izler.

Bırakma,der.Karaağacı

Son ata yadiğarı

Suyun öteki yakasından..

 

“Bırakma”,olmazsa

Bırak gel..

 



Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.