Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

BİR CEZAEVİNDE, TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

13 Mayıs 2008 Salı | Kategori Şiir 0

1

Senin adını
kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
           ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
                                        bana yasak…
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
                                                  yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
                                  şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
                   öyle bir dokunuyor ki içime
                                            yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
      acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
           senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
           onun bu an
                        böyle zayıf
                               böyle hodbin
                                      böyle sadece insan
                                                               oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
                bana aylardır
                kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
                                                  bu demirli pencere
                                                      bu toprak testi
                                                          bu dört duvardır…

Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
                       acayip fısıltısı
                                  toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
                                             bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
                                                 bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
                                                    kafamın içinde duymak…

2

Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire…
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar…
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
                                    suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş…
Güneş,
artık o her gün öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
                        yürür…
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
                                          dışarda akşam olur,
                                          bulutsuz bir bahar akşamı…
İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
Velhasıl
o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
                                                 hürriyet denen ifrit…
Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
                                bittecrübe sabit…

3

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
                                       bu kadar mavi
                                       bu kadar geniş olduğuna şaşarak
                                       kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…

CENAZE MERASİMİM

13 Mayıs 2008 Salı | Kategori Şiir 1

CENAZE MERASİMİM

Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenlerse daracık.

Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur.
Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.

Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize…

KARA HABER

13 Mayıs 2008 Salı | Kategori Şiir 0

Erzincan’da bir kuş var
kanadında gümüş yok.
Gitti yârim gelmedi
gayrı bunda bir iş yok.
Oy, dağlar, dağlar, dağlar…
Aldı ellerine kanlı başını
karın ortasında Erzincan ağlar…
O ağlamasın da kimler ağlasın…

Kar yağar lapa lapa
tipidir gelir geçer…
Yan yana sırtüstü yatan ölüler
     akşam olur tandıramaz
     ateşini yandıramaz…

Gün ağarır, şafak söker
kimsecikler gitmez suya.
Ezilmiş başlarıyla ölüler
vardılar uyanılmaz uykuya.

Ses edip geceye beyaz taşından
kışlanın saati çaldı ikiyi.
Ne çabuk, lahzada bitti yaşamak.
Kimisi altı aylık,
kiminin sakalı ak,
kimi on üç, on dört yaşında;
kimi yola gidecek,
kimisi mektup bekler
     yan yana sırtüstü yatan ölüler…

Yayıkta yağ vardı, dövülemedi,
ak peynir torbaya koyulamadı,
hasret gitti ölüler
dünyaya doyulamadı…

Uyanıp kaçamadılar,
kuş olup uçamadılar,
açıldı kuyular kimse inemez.
Erzincan beygiri rahvandır amma
ölüler ata binemez
     yan yana sırtüstü yatan ölüler..

YAŞAM VE ÖLÜM

13 Mayıs 2008 Salı | Kategori Şiir 1
 
 

Yaşam ve ölüm
Bunun adı hayat.
Gel ve git

Varlığın sanki bir saat.
Bir varsın, bir yoksun,
Arasında bir ömür var.
Zaman dakika ile salise kadar,
Ama sen bunu anlayamıyorsun.
Gözünü açıyorsun, kapıyorsun,
Gece yatıyorsun, sabah kalkıyorsun,
Zaman o kadar hızlı akıyor şaşıyorsun,
Bir bakmışın var bir de bakmışın yoksun.
Yaptıkların var ediyor seni,
Yapamadıklarına üzülüyorsun
Önce uzun geliyor hayat,
Sonra gittikçe kısalıyor heyhat!…
Ömür sana verilmiş bir elbise,
Güzel giyilirse yakışır herkese,
Marifet ömür kumaşını güzelce dikebilmekte,
Yoksa yazık olur ömre verilen kıymete

Yaşam ve ölüm

Bunun adı hayat.
Gel ve git

Varlığın sanki bir saat.

futbolda neler dönüyor farkındamısınız

13 Mayıs 2008 Salı | Kategori Spor 0

evet şampiyon galatasaray oldu. aslında bu daha önceleride vardı hakeme para verip maçı kendi alehine çevirme konularında çok başarılı olan fenerbahçe beşiktaş ve bunu söylüyeceğime hiç ummuyodum ama galatasaray. evet bunlar şike ile maçları kendilerine çeviriyolar. mesela size bir örnek fenerbahçe lig de güçlüleri de güçsüzleride yeniyodu. ama şampiyonlar ligine çıktıklarında işler umdukları gibi gitmeyince iyi transferler yapıp seneye insallah şampiyon oluruz diyolar. aslında bulundukları lig türkcel süper lig ama dışardan gören biri brezilya milli takımı sanır. takımın yerden fazlası brezilyalı, alman, sırp. diğer takımlarda aynı . sanki gören TÜRKİYE de futbolcu yok sanır ama onlardan daha iyi futbolcularda var mesela gökhan gönül , mehmet topal, arda turan, aydın karabulut gibi birçok oyuncu var ama bunları keşfetmek lazım diyorum bilmiyorum sizde benimle aynı fikirdemisiniz ama inşallah TÜRKİYE den de büyük yıldızlar doğar dedik ama sanmayın çıkmadı çıktı hemde takımların aslarında oynuyorlar  mesela Sochaux daki mevlüt erdinç vilareal daki nihat kahveci bayern münih teki hamit altıntop gibi birçok yıldız futbolcularımız var. artık tüm yöneticilere sesleniyoruz artık bize yabancı değil türk yıldızlar istiyoruz arda gökhan servet gibi lütfen

dsadas