(Bir Oyunun Düşündürdükleri)

Bir kadın ve bir erkek. 15 yıllık bir evlilik. 15 yıl önce yaşanan aşkla başlayan, sevgiyle süren bir ilişki. Gün gelir de sorgulanmaz mı? 

Sorgulanır elbet; hem de nasıl sorgulanır. Çünkü o ilişkinin bir ucunda kadın vardır! Erkek istediği kadar görmesin, işitmesin, istediği kadar düşünüp davranmasın, kadın düşünür… ve en önemlisi kadın davranır. İşte Vahide Gördüm’le Haluk Bilginer’in usta oyunculuklarıyla sahneledikleri oyunda da bunlar oluyor.

Tıklım tıklım dolu salonda birçok kadın ve erkek var. Oyunu bol bol gülerek izliyoruz hepimiz. Komik olmasından ziyade, oyunun bize tuttuğu aynalarda kendimizi ve/veya eşimizi gördüğümüzden gülüşüyoruz. Kendimizi, kendi ilişkimizi, sevdiğimizi o mesafeden görmek, kimi zaman güldürürken, bazen de acı acı iç çektiriyor, başlarımızı sallıyoruz bazen de. Sahnedeki çift birbirleriyle konuşurken, seyircilerin hiç susmayan iç seslerini işitir gibi oluyorum –ve elbette kendiminkini de-.

- Ah işte tıpkı ben!..
- Bak, ben demiştim… korkak bu da Onun gibi!
- Nasıl acı çektiğini anlıyorum; çünkü ben de…
- Haksızlık bu!
- İşte benim de anlatamadığım bu… aynı şey!
- Ah, hep aynı gereksiz kuşkular!
- Aynı duyarsızlık!
- Aynı duygusallık!
……..

Birbirlerini seviyorlar. Peki o halde sorun ne? “Sevmek yetmedi…” diyor kadın. “O içtedir, orada yaşanır…” diyor adam. “Ben görmedim yıllardır…” diye bağırıyor kadın. Adam kadını “görmüyor”, adam kendini de görmüyor. Kadınsa adamı, kendini görmediğini, hatta dahasını görüyor, canı acıyor. Anlatamıyor bir türlü. Anlatmaya çalıştığında “lüzumsuz duygusallık” oluyor. Anlatmadıkça, anlatamadıkça kurguluyor. Kurguladıkça kuşkularına inanıyor. İnandıkça daha çok kurguluyor, daha çok kuşkulanıyor. Adam hala görmüyor. Bunun kadıncası “aldırmıyor” olur, biliyorsunuz. Adam kendi dünyasında, kadınsa adamın dünyasında yaşıyor. Korkarım bunu da iyi biliyorsunuz! O kadar kuru, o kadar heyecansız ki kadının adamın hayatındaki yaşamı; soluk alamıyor. Bekliyor. Su versin, eski günlerde olduğu gibi yeşertsin, içini kıpırdatsın istiyor. Olmuyor. Adam yorgun, adam gazete okuyor, adam bıkkın, adam evinde huzur istiyor. E haksız mı!? Bekliyor. Yaşlanıyor. Ve bir gün artık, beklemiyor. Ve bir gün artık beklemeyenin yine kendisi olmasını sağlayanın adam olmasına da öfke duyuyor. Adam mı? Adam da yaşlanıyor. Genç bedenler, pırıltılı, tutkulu bakışlar içini gıcıklıyor. Ama evini, huzurunu riske atacak bir şey yok ortada. Karısı güçlü, karısı iyi, karısı güvenilir, karısı hoş, karısı “var”! Sönük ama olsun, geçer. Normaldir; eh bunca yıldır evliler! Alışmışlar artık birbirlerinin şiddetine bile; sessiz, sözsüz şiddet içlerine işlemiş. Hem karısı Onu sever; O da sever karısını. Daha ne!..

Korkuyorlar ikisi de. Hayat almış başını gidiyor hızlı adımlarla. Onlar duruyorlar öylece ve yaşlanıyorlar. Adam korktuğu için kalıyor, korkusuna dahi bakmadan. Kadınsa korkusundan korktuğu için gitmeye yelteniyor. Belki onlar için de geçerli bir anlamda Sartre’ın ünlü sözü: “Başkaları cehennemdir!” Onlar kendi cehennemlerine alışıklar. Adam kanıksayarak, kadınsa için için yanarak aynı cehenneme odun atıyorlar durmadan. Sonunda “yanıyoruz!” diyen yine kadın…

Oyun Atölyesi’nin fuayesinde bir çerçeve ilişiyor gözüme. “Hayat bir tiyatro değildir. Tiyatro olsa olsa hayatın kötü bir taklididir” yazıyor. Yine de bu taklite çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Kendimizi ve olup bitenleri o mesafeden görmek, içinde debelenip durduğumuz hayatta yeni kapılar açmamız açısından çok önemli. Mesele farkına varmak… kendimizin ve hayatımızın farkına varmak!

İYİ SEYİRLER!

YEŞİM AKBULUT, Psikolog
dryesim.akbulut@mynet.com