Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

Türkiye’nin Gerçek Aydını Kimdir?

26 Ağustos 2008 Salı | Kategori Siyaset 11

Türkiye’nin “gerçek aydını” zor günlerin insanıdır. Yaşadığı ortamı ve koşulları özümseyen, gerçeği kavrayan ve yaşamını gerçeğin izinde sorumluluk duygusuyla sürdürendir. Sorunun kaynağına eğilen, çözümünü üreten, ürettiklerini paylaşandır. Değer katan,yaşadığı topraklarla yoğrulan,yaşadığı havanın kokusunu özümseyendir. Doğduğu büyüdüğü topraklara memleketim diyebilendir. Yılmayan, direnen, teslim olmayan, gerektiğinde bedel ödeyebilendir. Zihin bulanıklığı yaşamayan, tutarlığını yitirmeyen, inişler-çıkışlarla sağa sola savrulmayandır.

Ülkesine sevdalı, ulusunun mutluluğuna tutkulu, geleceğe aydınlık bakabilendir. Geçmişinden utanmayan, halkına sımsıkı sarılan, öncü rolünü unutmayandır. Kendini satın aldıklarıyla değerli kılmayan, üretmeden tüketmeyendir. Ulus ve ülke çıkarlarının önüne kişisel çıkarını koymayandır. İnsanı seven, dağını taşını özleyen, tarihsel ve kültürel değerlerle yoğrulandır.

Ülkesine, halkına yabancılaşmayan, değer bilen vefa duygusunu yitirmeyendir.Güce tapmayan, fırsat kollamayan, ikiyüzlülüğü yaşamın kurnazlığı saymayandır. Kendine saygısı olan, özgüvenini yitirmeyen, geleceğe dair sözü olandır. Ülkesinin sorunlarına sırtını dönmeyen, gerçekleri gizlemeyen, paraya tutsak olmayandır.

Gerçeklerle geniş halk kitleleri arasına çekilen sis perdesini dağıtan, duyarsızlaşmayı, önemsizleştirmeyi ve yanlış bilgilendirmeyi durdurabilendir. Sorumluluktan kaçmayan, meşalesi sönmeyen, dürüstlüğü gölgelenemeyen, satın alınamayandır. Ülkesinin ve halkının sömürüye, yolsuzluğa, soyguna ve talana tutsak edilmesine karşı koyandır. Ülkesini ve halkını canı pahasına koruyabilen, dışarının uzantısı olmayandır. Ülkesinin değerleriyle yoğrulmuş, halkına tepeden bakmayandır. Ülkesini ve halkını aşağılamayan, gücünü ve kimliğini ülke dışında aramayandır. Taklit etmeyen, yeni değerler üretendir. Ürettiklerinin takipçisi olan bilginin bilince dönüşmesinin öncüsü olandır.

Emperyalizme tutsak olmayan, Irak’ta işgali alkışlamayandır. Felluce’de Telafer’de “demokrasi ve insan hakları bombalarının” çocukları öldürmesine isyan edendir. Vatanını savunanların safında yer alandır. Emperyalizme köle olmayan, Çanakkale’nin değerini bilendir. Anadolu’nun mayası ve hamuruyla yoğrulan, Anadolu değerleriyle kimliklenendir. Anadolu’nun direncini, alın terini anti-emperyalist mücadelesini unutmayandır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarının yapay olmadığını bir bedel ödenerek çizildiğini, bir neslin, gencecik fidanların yitirilmesiyle belirlendiğini haykırandır. Bu topraklarda kardeşliğin, sentezin, omuz omuza direnmenin anlamını bilendir. İç çatışma yaratmanın emperyalist bir oyun olduğunu, ulusal devletlerin ufaltılarak, yutulmak istendiğini bilincine kazıyandır. Bu oyuna gelenlerin Anadolu’nun mayasından ve hamurundan koparak, kurda kuşa yem olacaklarını ısrarla vurgulayandır. Her şeye rağmen ihanet edenlere de boyun eğmeyen, asla umutsuzluğa düşmeyen, Anadolu’nun kazanacağına olan inancını yitirmeyendir.

alıntı

Fatih Sultan Mehmed’i ‘Fatih’, Konstantinopol’u ‘İslambol’ yapan kuvvet nedir?

26 Ağustos 2008 Salı | Kategori Siyaset 4

Kâinatın efendisi Peygamberimiz (sas) "İstanbul mutlaka fetholunacaktır; onu fetheden emir ne güzel emir, o askerler ne güzel askerlerdir." mealindeki hadis-i şerifin sekiz asır sonra tahakkuk eden manası karşısında bütün Batı dünyası altı asırdan beri hâlâ hayrettedir ve bu mucizenin izharındaki derin manayı kavrayabilmiş değildir.
Büyük fetih, bir çağın kapanıp, diğer bir çağın açılmasına esas kabul olunmuştur da, bu fethin meydana gelişindeki müstesna hadise üzerinde durulmamıştır! Avrupa’nın suratında kırbaç gibi şaklayan ve onları rönesans ve reforma iten kuvvet, Konstantinopol’un İslambol haline getirilişi olduğu halde, fethin maddi-manevi esaslarına nüfuz etmek, güneş gibi ortaya çıkan büyük mucizenin sırrını araştırmak gibi ciddi bir teşebbüse dahi girilmemiştir!

Bunu yapamayan sadece Batılı mı? Bizde de aynı ruhî buhranlarla malûl olanlar (sakatlananlar) vardır.

Henüz bıyığı terlememiş, yirmi üç yaşındaki bir delikanlıya böylesine muhteşem bir fethi nasip eden kuvvet nedir?

Zamanın en modern ordusunu teşkil eden devlet, bu hammaddeyi nereden ve nasıl almıştır?

Muzaffer bir kumandanın harp esirlerine misafir muamelesi yapmasının sebepleri hangi esaslara oturtulabilir?

Gemileri karadan yürüten deha kimdir?

"Dinin terakkiye mani olduğu" hezeyanında ısrar edip duranların bilmek istemedikleri hakikatler vardır…

Sultan Mehmed’i "Fatih" yapan, Konstantinopol’u "İslambol" haline getiren, harp esirlerini "misafir" muamelesine tabi tutan mefhum İSLAMİYET’TİR ve zamanın Osmanlı ordusunu en emin, en sağlam, en cesur, en müterakki ordu yapan da aynı kuvvettir.

Başkumandanından en küçük neferine kadar bütün bir ordu, manevî terbiye neticesinde bu fethi gerçekleştirmiş, tahtları, taçları devirerek tarihe şan ve şeref dolusu sahifeler hediye etmiştir.

Bizler Fatih’in türbesinde Fatih Sultan Mehmed’e Fatiha okuyoruz amma, Fatih ve onun adamları ayağa kalksalar, ne derler acaba?

"Aman dede yapma, etme, biz senin torunlarınız!" desek de inanmazlar…

Ben Beşiktaş’taki Barbaros Hayreddin Paşa heykelinin önünde durdum, düşündüm… Heykel canlansa… "Dedeciğim, ver elini öpeyim" desem, Barbaros Paşa bana der ki: "Haydi oradan, sen nereden benim torunum oluyorsun?" Neden böyle düşünür?

İstanbul’un fethinde en çok dikkati çeken durumlardan biri de, Fatih Sultan Mehmed gibi bir padişahla, Akşemseddin gibi bir maneviyat büyüğünün beraber olmasıdır. İslam tarihi incelendiğinde görülür ki, ne zaman devlet adamlarıyla İslam alimleri el ele tutuşmuşsa zafer kesin olmuştur!..

İnsanlar için maddi ve manevi faziletlerin bütünü İslamiyet’te toplanmıştır. Ne zamanki fert, aile ve millet İslam’ı yaşamış, o zaman yücelmiş, hâkim olmuş güçlenmiş. Ne zaman da Müslümanlar İslamiyet’ten uzaklaşmışsa, o zaman düşmanın ayaklarının altına düşmüşlerdir!..

HEKİMOĞLU İSMAİL

Soykırıma Uğramış Bir Yarın Bırakamam Avuçlarına

26 Ağustos 2008 Salı | Kategori Aşk 1

Buruşuk bir resmin hasret sinmiş beyaz çizgileri ile
Terk edilmiş bir çoçuk gibi düşerken yalnızlığıma
Usul usul odama serpiştirdiğim özlemlerimi ayıklıyordum
Oyuncaklarını yerlere dağıtan çoçuklar gibi
Bu akşam hangi özlemimle oynasam

Bana çarpan hayatların akibetine dayamışım meğer kendimi
Sevinmelerimde gözyaşlarımda onlarmıydı
Şimdi üst üste yığılan kelimelerle ne yazmalıydım
aforoz edilmemiş suratlar çarpıyosa hala gözlerime
zehir gibi batar işte bu sebebsizliklerim
Senden ötesine ne yazsam
titreyen duygularda dökülen tekrar tekrar kullanılmış kelimelerle özlemlerimi köreltemem
intihar önlerinde kendini besleyen birkaç sarkı ile kandıramam kendimi
umutsuzluk akarken yaşam damarlarıma
ince ince kanıyorum
beklide yarın
gelmeden
küstürmeden cellatlarımı
uzatmalıyım sahdamarlarımı
solan gülün kaderi koparılmak değilmidir
birkaç damla su
bir tutam güneş
kandırmacadır
işte unutulan masallar
bahtıma sırrını vurmuş
adını koyamadığım
gözyaşlarım safakların tenine düşerken
çekiyorum kendimi
koynuna
ağlamanın acıların yaşını soruyorum minik gözlerine
geldiğin ülkede cevaplarını sorup ta gelseydin ya
haykırıyorum yinede
anlayasın istiyorum
anka kuşu rivayetlerinde gezerken
soykırıma uğramış bir yarın bırakamam avuçlarına

bir tutam gülümseme bırakıyorum yazgına
Safaklarda bağdaş kurup güneşleri boşa beklemişim
Ellerime yetim şiirlerin matemleri tutuşturulmadan
Yazmalıydım seni beyazlarıma
Vicdanını unutupta matemi ile beni yoklayan her geceye
İzli bir mermi gibi gözlerimin her gördüğü
Yüreğim hissettiği her çoğrafyaya gözlerinde yüreğinle düştüğün için
Dinamitlerin bile sökemeyeceği bağlılığımla
İşledim seni her hücreme
Gölgesi kirlenen kentlerin kalbini çala çala
Titrek dudakların acıların üstüne basa basa
Geldim işte
Hadi tut ellerimden
Diriliş masalları bizi beklemekte

alıntı

Hadi Bana En Militan Kelimelerinle Saldır…

26 Ağustos 2008 Salı | Kategori Aşk 1

dağ gibi bir ihanetten düştüm
bu kendime son gelişim

ölümbaz öpüşler kusuyorum ceplerime
kendimi suçüstü yakalıyorum
ve kentsizliğimin isimsizliğini
araz´a uyak düşüyorum
gözlerime senden düşler sürüyorum

sonra bir durağa yaslanıyorum
sonra bir kente
ve sen gidiyorsun
ben kanıyorum
diyorlar ki "kendini dinleme hiçbir şey söylemiyorsun"
oysa "gel" desen gelirdim biliyorsun

yorgun haliç´e biraz inat
biraz ihanet bırakıyorum
ellerinden bir tedirginliği bir tehdidi avuçluyorum
aklıma düşüyorsun
düşüyorum
düşünce
üşüyorum
azgın hüzünlerle körlüğüme göçüyorum
ayrılığın saati kaç geçiyor bilmiyorum
yalanlarımla bir hiçlikteyim
beni içinden kaç

.

ağzımdaki uykudan öpmüyorsun nicedir
nerde kimi üşüyorsun
artık kendini yakan bir ateşim
kendimize birbirimizden düşler yapamıyoruz
şimdi boş duraklara yaslanıyorum
boş kentlere
oysa "gel" desen gelecektim

gün düşlerime dönüşlerimde
bakışın içiyor beni gözlerimden
gövdemi düşürüyorum güz yavrusu duraklara
uzaklığına uzanıyorum
sevdiğin sonbahar geçiyor üstümden
ama artık hiçbir göğü içmiyorsun dudaklarımdan
yıkılıyorum şarkılara
"kimseler biliyor"
yalnızlık dostumdu
şimdi korkum oluyor
oysa "gel" desen gelecektim

artık her şey kımıltısız bir geceye dönüşüyor
güz artığı saçlarımda oynaşan sensizlik
göz karana yenik düşüyor en korkak yanlarımdan
kendimi yitirdikçe sana gidiyorum
göbek çukurumda sobelere karanlık uyutuyorum
düş satıcısı ispiyoncu bir ihtiyarın insafına kalıyorum
uysal yalnızlıklar satın alıyorum
gülüşümle ödeyerek
ve içimde yalancı bir katil taşıyorum
yeni utançlar biriktiriyorum eski günahlarıma
cüzamlı ruhlar cehennemine gidiyorum ben
kirli sözlerimi temize çekme

avlunda bıraktığım az kullanılmış intiharları deniyorum
ne vakit nikotinli ellerinden yola çıksam
susuşuna kan döküyor gözlerim
sen gözüne çiğ kaçtı sanıyorsun
oysa bilmelisin araz´ım
kimsenin içi görünmez
ve hiç bulamadıklarını
asla yitiremezsin
bak şimdi aramızda sessiz kalıyor
söylenecek bütün sözler

her sabah akşam oluyorsun
alnından ellerine damlıyorsun
yüzündeki yağmurla iniyorsun kente
içine dert oluyorsun kentin
dışına yağmur
yüreğinde dağılıyor kristal şehirler
duvarların kan öksürüyor

beni bir durağa yaslıyorsun
beni bir kente
gidiyorsun
oysa "gel" desen gelecektim

susmak en inatçısı olmaktır yalnızlığın
en susmakta neydi öyle
sen en dinlerken
biliyorum araz´ım
insan kendini bulmamalı, hep aramalı
gittiğin yerden başlıyorum öyleyse
gece cinnetlerimi de alıp yanıma

denize bakmayı bilmeyenler
bir gün mutlaka boğulur
işte bundandır gözlerinden kaçışlarım

siz hiç yar saçının bir telinden kendinize gurbet yaptınız mı

ben şimdi gurbetim
içimde taşıyorum
heba olsa da senlerce yılım
oysa "gel" desen gelecektim

ömrümden düşürdüğüm sol anahtarlarına takılıyorum hep
ve hayat yüklü kamyonlar geçiyor üstümden
şairler ölüdür derler
inanmıyorum

en karanlık ceketimi giyiyordum
ışığa kördüm çünkü
şimdi ise güneşe ilerliyorum
dirilmek için

kimliği paslanıyor eski bir anarşistin
gecenin kör gözünden utanıyorum

gizlilikten ölmek üzere olan bir akrep sızıyor içime
can kaybından ölüyorum
cenazemde namaz kılacağım
zan altındayım
yalanıma inanıyorum

yorgun söylentiler kanıyor solgun yaralarımdan
kırılır mı bilmem hüznümde taşıdığım kin
kinim kendime

üstü kalsın ihanetimin
"gel" desen gelecektim

yine bir tren geçiyor içimden
sen kesiliyorum gülüşümün karşılığı
saçların bir rüzgarın öyküsünü taşıyor
görmüyorum söylemiyorsun kırılıyorum
hiçliğimin etleri yolunuyor şizofrenik bir gecede
sana bir öykü çıkarıyorum ağzımdan
süsle beni ey aşk
geçtiğin yerleri öpüyorum

yarısı yanık bir aşkın küllerini taşıyorum
dişlerindeki nikotin tadı terkimde
sirenler ve ateş hatları içip
sesini peydahlıyorum kendimden ve kentimden
ıslak ceplerimi buluyorum el yordamıyla

kalemim bitti yitirdi şiirini şuur
öldü kanımdaki mürekkep balığı
solumdaki sise intihar etti intiharlar
bir aşkı kaça katlayabilirdi ki ezik bir yürek
yaşamak için geç bir zaman
ölmek için ise erken

çok davullu bir senfoni sürçüyor
dikiş tutmaz ayrılığımda
kirpiğinden yapılma bir darağacına
geceyi asıyorum
yoksun
bu yağmurlar ıslatmıyor beni
bir durağa yaslanıyorum sensiz

kulaklarımdan bordo denizler dökülüyor
şimdi herkes biraz sen biraz acı
göğsümde bir vagon
gizli sözler batıyor
fırtınalar çıkıyor üstüme

şakağımda
intihar acemisi bir şairin
delilik provaları
arkandan uluyan kapılardan
söküyorum kokunu
yokluğunu kokluyorum
yokluğunu yokluyorum

çöz gözlerimi senden hadi
ücranda yak bakışımı
gözlerine bekçi sevdam
dünden ve senden kalmayım

içine her düşen
kendi keşfi sanıyor seni
oysa sen
melekleri bile kıskandıracak kadar kendinsin
ve kendini acıtmak istiyorsun
ama güller kendine batamaz
bilmiyor musun
"gel" mi diyorsun

herkes kendi gördüğüne bakar
peki hayatın rüzgarında kime yelkeniz
kıpırdamadan duramayız bir aşk boyu
hadi en kanadığımız yerden susalım

aşka…
rüzgara…
ayrılığa…
zamana…

eyvallah.

_______alıntı___________

Fethullah Gülen,Neden A.B.D.’ de Yaşıyor?

30 Haziran 2008 Pazartesi | Kategori Siyaset 9

Fethullah Gülen neden ABD’de yaşıyor?
Yazar Dr. Emin Şimşek

CEVAB : Kanaatimce soruyu biraz tashih etmekte fayda var: Fethullah Gülen Hocaefendi sağlık sorunları ile gittiği ABD’den neden geriye dönememiştir ?

Evet, 1986 yılında gittiği Hac yolculuğunda: ”Şayet bu Kutsal Topraklardan geri gelmek istemez, oralarda kalırsam, başıma bir ip bağlayın ve beni sürüye sürüye Türkiye’ye getirin” diyen bir Zat, nasıl olur da, -haşa- keyfi veya nefsi bir sebebten ötürü kendi memleketi dışında biryerde yaşadığı varsayılabilmektedir? Mescid-i Nebeviyye’de Efendisi (SAV) huzuruna giderken, Medine sokaklarında dönüp dolaşan ve “ ben şimdi hangi yüzle Rasulullah’ın huzuruna gideceğim? Ümmet-i Muhammedin mağdur ve mazlum hali karşısında nederim ? ” endişesi taşıyan bir insan, nasıl oluyordu da, kendi memleketinda yapılacak Kudsi Hizmetleri uğruna yaşamaktan bile feragat ettiği Mekke ve Medine ‘ye rağmen, memleketi dışında bir yerde yaşarken, onun hakkında farklı düşünce ve su-i zan yelkenleri açılıyor?

Konuya ilişken değerlendirmeleri kendi beyanatlarından dinliyelim:

Amerika’ya gelişimin öncesi var. 1997’de anjiyo için gelmiş ve 2-3 ay kalıp dönmüştüm. Hatta o zaman Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel referans olmuş, Cleveland’da bulunan Dr. Murat Bey’i aramıştı. Sağ olsun, alakadar oldu, yol gösterdi, ameliyat üzerinde ısrarla durdu. O zaman da ‘niye Amerika, niye orada kalıyor, kaçtı’ gibi şeyler söylendi. Oysa buraya geldiğimde -kalbimden dolayı- üzerimdeki yorganı kaldıramayacak kadar halsizdim. Doktorların tavsiye ettiği ilaçları kullanıyordum. Bant üzerinde ve açık havada yürüyüşlere devam ediyordum. Ama durumum zordu. Bu seferki gelişim de yine aynı hastalıkla alakalı oldu. Mayo Kliniği’nde Kırım Türklerinden Dr. Sait Bey vardı. Türkiye’ye geldiğinde halimi gördü, ısrarla buraya gelmemi söyledi. Bu davet Almanya’dan olsaydı, Almanya’ya giderdim. Amerika’ya geldim, tedavi başladı, 1-2 ay sonra Türkiye’de o komplo fırtınası koptu. Kalakaldım burada. Gideyim dedim, doktorlar izin vermedi. ‘Kendini büyük tehlikeye atıyorsun’ dediler. Bu mevzuda dünya kadar rapor var. Sağlık durumun ortada. Niye kaçayım, kaçacak neyim var benim?

“Bir ayağı Amerika’da, bir ayağı Suudi Arabistan’da” deniyor.

Suudi Arabistan’a en son 1986’da hac için gitmiştim. 20 yıldır gitmedim. Bir ayağı Suudi Arabistan’da diyenler, eğer gitseydim, o zaman daha farklı yorumlar getirecek, iki ayağı da orda falan diyeceklerdi. Belki başka türlü sorgulamalar olacaktı. İran, daha büyük problem olurdu. İran’la, işin doğrusu münasebetim olmadı. Menşei Türkiye olan eğitim, kültür, hoşgörü faaliyetleri mevzuunda, müşterek bazı şeyler yapalım teklifine de sıcak bakmadılar. Bana ve beraberimde birkaç arkadaşım oraya gitmesine sıcak bakacaklarına ihtimal vermiyorum. Öyle bir düşüncemiz de hiç olmadı. İran’a gitseydim, şimdi çeşit çeşit yorum yapanlar, o zaman da; “Batı’nın oradaki eli ayağı, gözü kulağı” diyeceklerdi. Kalp bozuk olunca, kendi hayallerinde sizi bir yere oturtunca, bir şeyle bağlayınca sizi, ne yaparsanız yapın yine öyle şeyler diyecekler. Ağızlarını kapamak diye bir vazifemiz de yok. Düşünce ve fikir hürriyeti var. Eğer öyle bir kısıtlama varsa onu sadece bize uyguluyorlar ve o da yeter.

Amerika yılları sizi nasıl etkiledi?

Fıkıh tabiriyle söyleyecek olursak, benim burada kalmam iki şerden hafif olanı tercih kabilinden oldu. Ben gelmek istemiyordum buraya, fakat Dr. Sait Bey çok ısrar etti, sağlık durumunun ihmale tahammülü olmadığını ifade etti. Bana çok ağır gelse de, ya ülkemden, kendi insanımdan uzak, yabancı bir devlette bulunmayı tercih edecektim, ya da bir devlet adamımızın dediği gibi küçük şeyleri büyüterek, her gün yeni bir komplo kuranlarla karşı karşıya kalmayı tercih edecektim. Birtakım kötülükleri görüp kendi insanımıza darılmamak için, istişare ettiğim arkadaşların da kanaatini alarak hasret çekmeye razı oldum. Haziran komplosunu (kasetlerle ilgili) önceden bildiğim halde yayımlandığı zaman bazı yerlerine baktım. Komplocularla beraber olanların yazılarını onlara karşı içimde bir ukde olmasın diye okumadım.

Türkiye’den hasretle bahsediyorsunuz, ama dönmüyorsunuz. Neden?

Belli bir yaştan sonra vücudun tahammülü olmuyor. Bir Arap şairinin ifadesiyle, yakın hissetmeme mani şeyler olmasın diye uzakta durup kalben, vicdanen orada bulunmayı tercih ediyorum. Bir espriyle söyleyeyim, tasavvufta âşıklar üstü bir makam vardır. Orada bulunanlar vuslatı bile istemezler. Yani içime ateşler sal, hep hicranla inleyeyim fakat vuslat istemem derler. Türkiye’ye karşı böyle zevkli bir hasret, zevkli bir hicran bana daha derince, daha vefalıca ve yürekten geliyor.

Bunlar dönmeyeceğiniz anl***** mı geliyor?

Zaten dönüş için yasal bir engel yok. Türkiye’ye dönmeyi bir an olsun aklımdan çıkarmadım. Yine de Türkiye’de önemli yerlere sordurdum. “Bir şey yok, gelebilir” dediler ama, “gelebiliri” söyleyiş tarzlarından sanki gelince onların başını ağrıtırım gibi bir şey hissettim.

Devletten birileri mi?

Evet, önemli bir vazifedeyken emekli olmuş bir yakınlarına, “Benim gelmem kendileri için ne ifade eder? ” diye sordurdum. Tebessüm ettiler ama gelmese daha iyi olur dediler. Benim dönüşümün herhalde bazı şeyleri tetikleyebileceği düşünülüyor. Sanki bazıları bazı kimseleri sokağa dökecek, huzursuzluğa sebebiyet verecekler. Ben, Türkiye’de oluşmuş istikrar ortamının bozulmasına fırsat vermek istemem.

Türkiye’ye Humeyni gibi döneceğinizden endişe edenler de var

Dönersem kendim gibi, Ramiz Efendi’nin üç şerefeli camide imamlık yapan oğlu gibi dönerim. Size komik gelebilir ama, döndüğüm zaman acaba bana yine o camide imamlık verirler mi, yine aynı pencerede kalsam; ya da Kestane Pazarı’nda idarecilik vermeseler bile, tahta kulübem gibi bir kulübede kalmama müsaade ederler mi diye düşünüyorum. Bir diğer düşüncem de, bütün samimiyetimle ifade edeyim, köyümde, dedelerimin arsası üzerinde yapılmış bir misafirhane var, gitsem orada kalsam diyorum. Doğduğum, büyüdüğüm köyde bir köylü gibi ölsem.

Doğduğum köye gitsem, orada ölsem’ diyorsunuz. Köye gidip susacak mısınız?

Dünyada, beklentilerim değil, derdim oldu. Aynı derdi terennüme devam edeceğim; şartlar ne olursa olsun, sözüme kıymet verenleri eğitim faaliyetleri için dünyanın dört bir yanına koşmaya teşvik edeceğim. Mezara konulurken bile fırsatım olursa yine, gidin okul açın, Türk dilini dünya dili haline getirme mevzuunda gayretten dur olmayın diyeceğim. Esnafımıza, dünyanın dört bir yanına sürgünler halinde açılın ve sonra ağaçlar haline gelin, lobiler oluşturun ve Türkiye’yi destekleyin; dünyadan kopmuş bir Türkiye’nin ayakta durması mümkün değildir, demeye devam edeceğim. Eğer bir gün hususi kanun çıkarıp ağzıma kilit vursalar bile, elimle, ayağımla bunları yazacak ama yine anlatacağım. Çünkü, bunları cami kürsülerinde, devletin memuru olarak açık açık ve herkese anlattım; ifade ettikleri gibi “müritlere” değil. Belki diğer hocalarımızdan farklı olarak dedim ki: Türkiye’yi geliştirin, her yerde Türk insanının sesi duyulsun. Bence millilik de, ulusalcılık da ancak böyle olur; meselenin hikâyesini yaparak değil. Türkiye’nin davası büyük bir davadır. Ona topyekûn bir milletin, milli mücadelede olduğu gibi sahip çıkması lazımdır, demeye devam edeceğim. Bu hususta sesimi kesecek ve bana bunları söyletmeyecek bir kanun da bilmiyorum. Milletime karşı bir vefa borcu olarak bunları söylemeye devam edeceğim.

Merak edilen konulardan birisi de, böyle fakirane yaşayan bir insan ABD gibi pahalı bir ülkede nasıl yaşayabiliyor?

Bu konu farklı maksatlarla ortaya atıldığı için, sizi tenzih ederek, hazımsızlık yapanlara söyleyeyim: Benim hakkımda böyle diyenlerden hiç birisi için ben böyle bir soru sormadım. Benim gibi, şeker hastası, günde 1200 kalori alan, ağır şeyler yiyemeyen, yemek ihtiyacını çok defa yoğurt ve çorbayla karşılayan bekâr bir insan, ABD’de olsa 500 lirayla (dolar yerine lira diyor) geçinir. Bu tür şüpheler uyararak karalamak isteyenlerin tavrını fevkalade yakışıksız ve münasebetsiz buluyorum.Bunları hiç söylemek istemezdim. Çünkü, isterdim ki, imkânım olsaydı da, o telif ücretlerini de yemeseydim. Buradaki ikametim için arkadaşlar gönderiyorlar ben de kerhen kabul ediyor ve ancak zaruri ihtiyaç çerçevesinde kullanıyorum. Zaten burada başka türlü durmam mümkün değil ve böyle bir telif ücretini alma mevzuunda da kimsenin bana bir şey demeye hakkı yoktur.Soruldu, açıkça söyleyeyim: Arkadaşlar, -rahatsızlıklarım da olduğu için- ihtiyaten bir miktar bankada bulunduruyorlar; her sene için de 30 bin gönderiyorlar. Az önce dediğim gibi, zaruri ihtiyaçlarımı gideriyor, geri kalanını da millete tavsiye ettiğim üzere eğitim hizmetlerine bağışlıyorum. Bana gönderilmeyen ve birikmiş olan teliflerin de Allah rızası için bazı yerlere ve muhtaç kimselere verilmesini söylüyorum. Allah’ın huzuruna girerken arkada beş on kuruş bile olsa bir şey bırakmak istemem.

(Kaynak: Mehmet Gündem ile röportaj, Milliyet, 01.2005)

 

 

Amerika Küfrün Merkezi deniyor. Bizde şöyle diyoruz, daha iyi, Küfrün Merkezinde yapılan İslami Hizmet, diğer Küfür beldelerinden daha faziletlidir. Teşbihte hata olmaz fehvasınca ; Hz.Musa(AS) mı Firavun sarayından koruyan Allah değilmiydi ? Evet, gerek Amerikada gerek AB ülkelerinde İslama dehaletler fevc fevc artmaktadır. Boş oturarak nasıl artacak? Mücahede ve Tebliğ olmadan?

Hicretler bitmez, yeterki talib olunsun, Hicreti sıradan bir seyahat görenler, Hicret ufkuna bilmemki ulaşabilirlermi? (Hüseyin GÜLERCE)

Amerika`nın Tarihinde Vergi Ödediği Tek Ülke OSMANLI

11 Haziran 2008 Çarşamba | Kategori Siyaset 4

"…Yil, 1783… Avrupa standartlarina göre mütevazi da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek basina bayrak gezdirmeye basladi…

Daha 25 Temmuz 1785′te, Atlantik’te Cadiz aciklarinda, bu yeni bayragi tasiyan ilk gemi Cezayir aciklarinda Osmanli gemileri tarafindan ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanina bagli, Kaptan Isaak Stevens’in idaresindeki Maria idi. Arkasindan, Philadelphia limanina bagli, Kaptan O’Brien’in Dauphin’i de ayni akibete ugradi. 1793 Ekim ve Kasim aylarinda 11 ABD gemisi daha Osmanlilarin eline geçti…

Kongre, 27 Mart 1794 yilinda, Osmanli denizcilerine karsi koyacak gucte savas gemileri insa edilmesi veya satin alinmasi icin, Baskan George Washington’a 700.000 altina yakin harcama yetkisi verdi.

Osmanlilarin olusturdugu deniz tehdidi sayesinde, ABD donanmasinin temelleri atiliyordu. 5 Eylül 1795′te ABD bu tehdide karsi bir anlasma yapmayi kabul etti. Bu anlasmaya gore ABD, Cezayir’deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik’te, gerekse Akdeniz’de ABD sancagi tasiyan hicbir tekneye dokunulmamasi karsiliginda, 642.000 altin ve yilda 12.000 Osmanli altini (216.000 dolar)ödeyecekti.

Dili Türkce olan ve 22 maddeden olusan anlasmaya, Baskan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayi imza koydular…

Boylece ABD yillik vergiye baglanmis oldu. Bu, ABD’nin iki asri askin tarihinde, yabanci bir dille imzalanan tek anlasma olduğu gibi, yabanci bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir…

iste;

ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararasi anlasma Turkce’dir ve ABD tarihinde vergi vermeyi kabul ettigi tek ulke Osmanli Imparatorluğudur….

ABD baskani George Washington Efendi Osmanli imparatoru tarafindan muhatap gorulmemis ve anlasma Cezayir beylerbeyi tarafindan imzalanmistir.

İnanılacak gibi değil, değil mi? Ama inanın 200
yıl önce biz buyduk ve

"YİNE BÖYLE OLABİLMEMİZ İÇİN HİÇ BİR ENGEL YOK"

barış nedir sevgilim?

11 Haziran 2008 Çarşamba | Kategori Siyaset 1

barış nedir sevgilim
biliyor musun
bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce çöken
halka açılamadan batan bir şirket
iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
yoksa
hurdacıya söylediği son sözler mi
bisikleti vurulan bir çocuğun
söyle sevgilim
Einstein’ın Roosevelt’e yazdığı mektup mudur barış
Lozan’dan gelen telefon mu Mustafa Kemal’e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış yoksa

söyle sevgilim
de ki
tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış
saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati
ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek çıkaran bir melek
de ki
aptalların türküsü
oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış
dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin sirkinde

de ki sevgilim
içine bayat pil konmuş el feneridir barış
fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların
barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan
kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir defterdir
barış
kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın
barış
halkının üzerine devrilen bir devlettir zor dönemeçlerde
açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış
patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada

bunların hiçbiri
hiçbiri değilse barış
söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi’ sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış

Akgün Akova

Sevdim mi Dedin..?

3 Haziran 2008 Salı | Kategori Aşk 3

Sevdim mi Dedin..!

 

devrik bir mezar taşıyım
asırlık çınarın gölgesi tenimde
uçurtmasını kaybetmiş çocuklar gibi
yağmur yağıyor kirpiklerime!!

ıssız bir ovanın ortasında
buğday başağına eli değen
ani sancılı, susuz yaz çocuğu!!
asılı kalmışım nasırlı ellere
saman sarısı güneştir ebem
toprak kokulu göğüstür memem

sahipsiz vatan misali
talanda içim dışım
saçlarım yeşil ve bir baharın
-müjdecisi değil ! sineme düşen cemreler
kifayetsiz kefen rengi saçımda
-kırmızı umut kurdeleleri
Güldür! Gül../-her zaman kırmızı
ve gül en güzel fani bedenlerde kokar!!

anlamı yok kardeşim!
-aslında cılız bir sevginin
sevdin mi vatan gibi seveceksin
yaranı bıçaklayacaksın
duvar ! duvar değildir kardeşim!
dudağından dökülenin savrulduğu yüz
tokatlarcasına döveceksin sevdiğini
-her kelime bir kurşun
kanatacaksın yüreği
acıtmadan sevemezsin
sevmek pamuklu şeker yemeğe benzemez
urbana köpük doldurmak boştur kardeşim!!

hani bizde devriksek
mezar taşı kılıklı herifsek yani
toprağı sevdiğimizdendir yatak yapışımız
yoksa bir dua beklentimizde yoktur
gelen geçen dilenciler neden sever bizi
neden kimsesizlerin yastığı olur döşümüz
düşün ! düşün be kardeşim!
sevdin mi yalnız kalmayı da göze alacaksın
hatta ve hatta sövülmeyi de!
Yoksa ! yok öyle ayakkabın delindiğinde
-yağmurdan kaçmak!!

tırtıl neden oburdur bilir misin
neden en taze yapraklara üşüşür
hiçte şikayetçi değildir ağaçlar
bilir misin kardeşim!!
kelebeğin güzelliğidir özlemi
özgürlüğüdür kanatlanma hırsı
o zaman kardeşim!!
sen de en güzel kelimelerle
güzelleştireceksin sevgini
-zihnini harcamaktan korkmayacaksın
mesela bir iki dişin kırılacak
-dudağını ısırmaktan
kapıları tekmelemekten
camları kırmaktan / fayda yok
duvarları ellerinin şeklini alana kadar döveceksin!

yani bizde hormonlu bir domates değiliz
altı üstü altmışdört kilo et ve kemik
şakalarımız herkes kadar karlı
alnımızda belki bir belki iki çizgi fazla
iki üç dal sigara öndeysem senden
-dert etme../ yakınlığım diğer tarafa!!
ama kardeşim!!
çektin mi dumanı alev alacak meret
ciğerine koca bir hançer saplanır gibi
-hakkını vereceksin!!
yoksa ! yok öyle kül tablasını boşuna doldurmak
-kadehi yarıda bırakıp
-ızgara balığa kendini güldürmek

sevdin mi kardeşim
ayak izlerini süpürecek dudakların
çökmeyi öğreteceksin dizlerine
şöyle asfalt ısıracak diz kapaklarını
yok öyle kapıyı vurdu gitti diye vazgeçmek
o zaman kapısız seveceksin!!
penceresiz eve perde takmak gibi değil
önce çatıyı onaracaksın
gözyaşlarını saklamayacaksın kardeşim
adam gibi ağlamayı da bileceksin
yoksa !yok öyle şarkı şiir dinlemek
-kendini dinleyeceksin
eğer her gün tıraş olup
kravatını düzenli bağlıyorsan kardeşim
-sevdim demeyeceksin
kirletmeyeceksin o kelimeyi
bu iş baltayla odun kesmeye benzemez
gerektiğinde kendi boynunu vuracaksın!!
korkma kardeşim!!
ölmek sevmekten zor bir şey değildir..

sana bin sevda resmi çizebilirim
ama hiçbiri Da Vinci imzası taşımaz
belki on bin sevda bestesi de yapabilirim
hiçbiri Mozart kadar etkili olmaz..
altındaki imza önemlidir kardeşim!!
sevdana imzanı kendin atacaksın..
sahte tuvallerde sahte yüzlere değil
önce kendi yüzüne bakacaksın
eğer kızarıyorsan kardeşim
sevdim demeyeceksin
yeri geldiğinde yüzüne tükürmeyi de bileceksin!!
yoksa! yok öyle aynaya tükürmek
avucuna kardeşim ! avucuna
ardından esaslı bir tokat atacaksın yanağına

az da delikanlı olacaksın
hani öyle kulağına küpe takanlardan değil
kedileri sevip köpekleri dövenlerden de olma
üç ekmek alıp ikisini çöpe atanlardan hiç olma
birinci kata asansörle çıkanlardan
pazar günleri posta kutusuna bakanlardan da olma
hele hele bir çocuk elini uzattığında
bozuğum yok diyenlerden hiç olma..
sevdin mi kardeşim az da delikanlı olacaksın
milyarlık telefon taşırken
param yok diyecek kadar cesaretli mesela!
yoksa ! yok öyle hamamdan terlemeden çıkmak..

kardeşim!!
sevda dediğin ideoloji gibidir
uğruna savaşacağın bir değerdir yani
değişen dünyaya uymaz sevda
bütün zamanların değişmezidir
sadece sen değişebilirsin
sor kendine be adam!!
öyle bolca film seyretmekle olmaz bu işler
bir tiyatro sahnesi de değildir hayat..
sen yazıp sen oynarsın../ koltuklar boş!!
öldüğünde kardeşim!!
arkanda cemaat olmalı..
yoksa ! yok imamdan bir fayda..
ya da bir iki mezarcı kalfasından

şimdi diyeceksin ki
orta katta sol kiriş kırıldıysa
bina ayakta durur mu !
sol kirişten sana ne kardeşim
sen temele baksana
koydun mu şefkat
vefa, merhamet, saygı döktün mü
anlamak, dinlemek, beklemek / ekledin mi
sıvandın mı sabır
ördün mü bolca emek.
ve bunları bağladın mı yürek aksına!!
Şaşırma kardeşim../ laf ebeliği bunlar
senin yaptığın tuz gölünde salatalık yetiştirmek
elde edeceğin de salatalık dışında her şeye benzer!!

ara sıra sokaklara çık
kendini ara başka yüzlerde
köprü altlarına uğra, hastanelerin acil servislerine
genelev sokağına da gir mesela
otoban üzeri pazarlıklara şahitlik et
et ve onurun kaça satıldığını öğren
bir dönmeyle yatıp
gece yarısı karısının koynuna girenleri gör
çocuklarını öpenleri / kirli dudaklarıyla!
sına kendini kardeşim
insan olmayı dene / insancıklar içinde
kahkahaları dinle
aç çocukların toplandığı bar önlerinde
beş yıldızlı otellerin neonları altında
yedi yaşında çocuklara ayakkabılarını boyat
bir süre asılı kal geceye kardeşim
sevdanın kıymetini ancak böyle anlarsın
belki bir huzur evi kapısı çalar
seksenlik ninelerin gözlerinde asil sevdalara dalarsın!

ar damarını besleyen insan kanıdır be kardeşim
sütü bozuk değilsin ya../ bir anne doğurdu seni de
yok öyle ! bir çift pamuk eli tutup sevdim demek
titrek dudaklara yapışıp
iki iri göğüste rahat bir uyku çekmek
ya da otuz dakikalık sefa ile döllenmek !!
su derini temizler / sense nefsini
aslolan kardeşim ! kalbini kalbura çevirmek!

yani kardeşim
bana Ümit Yaşar şiirleri okuma
Can Dündar’ın kadınları anladığından
Ahmet Atlan erotizminden bahsetme
Pakize feminizminden
Ayşe Kulin’in villa edebiyatından
Hele Sunay Akın tekamülünden hiç bahsetme
soğanla şiir okuyanları da geç kardeşim!

sen bana !!
açlıktan, çöplükten, sokaklardan
bir parça simitten, bayat ekmekten
sen bana!!
salçasız,yağsız çorbadan
ayazda oda kapısını söküp yakan üşümüşlükten
bir kalemi paylaşan onlarca çocuktan bahset!!

Sevdim deme bana, kardeşim
Önce yukarı bak sonra görüşelim!

iş değil senin yaptığın
keser gibi çalıştın yonga birikti önün
rende gibi işledin fakir kaldı yüreğin
testere ol diyeceğim
_________________ama kardeşim!!
benim kadar güçlü değil bileğin!!

LEVENT SARAL

Hani Ya…?

2 Haziran 2008 Pazartesi | Kategori Siyaset 2

HANİ YA?

Bize, kuru akıllar değil, ulvi divaneler lazım…. hani ya?

Bize, deftere bakıp mantık hesabı çıkaranlar değil, kör defteri ve bön mantığı bir toplayışta dürüp üstün sezişe yapışanlar lazım…. hani ya?

Bize, babasından meccanen devşirdiği iman ruhunu kilitli dolabında ekşitenler ve kokutanlar değil, onu her an ocak üzerinde tutan ve fıkır fıkır kaynatanlar lazım… hani ya?

Bize mafsal yerlerindeki maddi alışkanlıkla kıbleye dönüp, Allah’ın huzurunda iskelet kıvamı halinde duranlar değil, ruh şahlanışı içinde dizilenler lazım…. hani ya?

Bize islam ölçülerinin kerrat cetveli ezbercileri değil, aşk habercileri, rahmet müjdecileri ve sırasında kahır bildiricileri, savaş naracıları lazım….. hani ya?

Bize, ebediliği feda edip, bir kaç yıllık pis ömrü elde tutan açık göz hasisler değil, fani hayatı topyekün gözden çıkarıp, sonsuzluğu arayan gözleri cömertler lazım…. hani ya?

Bize, kötülüğü derece derece eli dili ve kalbiyle önlemek emrine karşı, işi kalbe bırakanlar değil, dili bile az görenler ve elden başka hiç bir çareye inanmayan, güvenmeyenler lazım…. hani ya?

Bize, içi boş ve cilası dökük konserve kutuları halinde marka müslümanları değil, ‘nar-ı beyza’ gibi, içine düşen ve içine düştüğü her şeyi kendisine çeviren, keyfiyet müminleri lazım…. hani ya?

Biz, bonmarşe arslanının gerçek arslana benzediği kadar müslümanız!

11 ARALIK 1966

Necip Fazıl Kısakürek

İstikbal İslamın Olacak Kardeşimin Yazısın İlave Olarak…

16 Mayıs 2008 Cuma | Kategori Siyaset 8

Mine Alpay Gün

Yavuz Donat’ın köşe yazısından öğreniyoruz durumu. Televizyon dizisi “Hatırla Sevgili” nin sponsoru Casati boya.

Bir gece Kayseri’li boya patronunun telefonu çalmış, “Cumhurbaşkanı:- Zafer, yengenle birlikte

“Hatırla Sevgili” yi izliyorduk. Sponsoru senmişsin.

- Evet, efendim.

- Aferin, tebrik ederim. İyi iş yapmışsın. Güzel bir dizi. Bazen yengen çok duygulanıyor, ağlıyor”.

Bu durum hayli enteresan.

Galiba Hayrunnisa Hanım, dizinin ilk bölümlerinde tarafsız iddialarla verilen Menderes’in asılmasına, 12 Eylül ihtilaline ağladı.

Son bölümlerde melek safiyetinde gösterilen solcuların dizi dramlarına da ağlamıyor sanırım.

Sağcıların bir ölüm makinesi gibi gösterilmelerine de duygulanıyorlar mı, merak ettim.

Hani ortalığı karıştıran, Özel Harp Dairesi, Ziverbey Köşkü eksenli derin devlet gibi unsurları çok kırıntı olarak veren dizi, nedense solcular tarafından katledilen yoksul Anadolu çocuklarının trajedisine değinmemeyi bir entelektüellik kıstası olarak görmekte.

Üstelik dizinin danışmanlığını yapan sağcı kalem erbabına rağmen, acıklı hikâyeler hep solculara ait, ötekiler hiç kara gün görmemişler gibi.

1979 yazı idi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi birinci yılı bitmişti. Arkadaşlarla buluşup Sahaflar Çarşısı’ndan kitap alacaktık.

Grubumuzdan biri, sağ görüşlü bir içişleri bakanının kızı idi; civardaki bir kahvehaneninö bombalandığını ve ağır yaralıların Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne kaldırıldığını, içlerinde tanıdık arkadaşlarımızın da olduğunu, mümkünse gitmemiz gerektiğini söyledi.

O sıcak yaz gününü ve hastane odasındaki korkunç tabloyu hâlâ unutamıyorum.

Hiçbirinin yüzü tanınmıyordu.

Altı kişilik odada akacak kan kalmamış, sadece kömür halinde bedenler vardı.

Ne kulaklar vardı yerinde, ne gözler, ne saçlar.

Üzerlerindeki gömlekler, derileri içine geçerek, etleri ile yanmıştı.

Çocukların iç organları, ciğerleri bile yanmıştı.

Fakat bu manzaradan daha vahim olanı başlarındaki hemşirenin sözleri idi:

- Uyku uyumuyoruz. Karşıt görüşlü hemşireler gece gelir; kanlarını, serumlarını, oksijenlerini keserler. Öteki doktorlar sargı bezlerini sakladılar, vermiyorlar. Bizim doktorlar kaç kere başhekime gittiler, bir şey alamadılar. Pamukla idare ediyoruz. Sırf fikirlerinden ötürü bunları ölüme terk ettiler”.

Pamukla hastasının yarasını sarmaya çalışan bir Türkiye gördük.

Sargı bezlerinin, ilaçların saklandığı.

Hipokrat yemini etmiş doktorların hastalarını fikirlerinden ötürü ölüme terk ettiği, tedavi için parmağını kıpırdatmadığı bir Türkiye masalını arada çocuklarıma anlatıyorum.

Kızım, “Hatırla Sevgili” yi izleyince, “ama anne zavallı solculara amma çektirmiş sağcılar” dediğinde.

Tanık olduğum acılı günlerin dökümü bir bir zihnime hücum etmekte.

Mümkünü mü vardı solcu bir öğretim görevlisi ders materyalini sağcı öğrencilerine versin.

Fakülte bitirme sınavlarında herkesi bir korku alırdı. Jürideki karşıt görüşlü profesörlerin burunlarından getireceklerini iyi bilirlerdi.

Elbet bu bizim gördüklerimiz.

Kim bilir sağcı profesörler de, kendi yandaşı öğrencileri nasıl kollayıp kayırdılar, haksızca yükselmelerine yardım ettiler, belki de günün modasına uyup sağcı doktorlar da hasta olarak gelen solcuların serumlarını, kanlarını çektiler.
Türkiye işte bu ayıpla, bugünlere geldi.

Geçmişindeki karalar, hala aklanmış değil.

Bugün de yakın geçmişin jakoben, baskıcı artıkları, hâlâ halkı hizaya getirmekten vazgeçmiş değiller.
Mine Alpay Gün
çileweb

dsadas