Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Google Health

9 Mart 2008 Pazar 3 Yorum »

Google Health interneti daha güzel bir yer yapmaya devam eden google’nın yeni icadı.Daha kullanıma sunulmadı. Amaç hastalar ve doktorlar arasındaki veri alışverişini daha kullanışlı ve daha kolay ulaşılabilir yapmak.Hastalar medikal bilgilerini toplayıp biriktirebilecekler.

Google Health’ın en heyecan verici bölümü bir platform stratejisiyle çalışması.Aynı facebook gibi ücüncü parti yazılımları etkinleştirip kullanabileceğiniz bir yazılım dizini bulunacak.Doktor raporlarını, test sonuçlarını, sağlık geçmişinizi google’da ekleyeip saklayabileceksiniz.Aynı zamanda, platform stratejisi sayesinde servisleri ve araçları interaktif olarak kullanabileceksiniz.

Mehmet Akif Ersoy

9 Mart 2008 Pazar 1 Yorum »

Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul’da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih’in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif’tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif’in doğum tarihidir.
Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.
2. Mahmut’un, 3. Selim’in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.
Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.
Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul’a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.
Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek’li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi’dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi’nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara’dan hacca giderken Amasya’da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi’nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım’ın ikinci eşidir.

Akif’in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.

Akif babasını,
“Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak.”
diye tasvir eder.

Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kızkardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi… Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)
Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
“Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı.”
Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif’in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
“Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih:
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk”
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir.”
Akif’in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor”
“Fatih semti, İstanbul’un içinde ikinci bir İstanbul’dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur.”
Akif, İstanbul’un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.

Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır.

Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler…
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?
Ne var gidip Yakacık’larda demgüzâr olacak
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!

Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.

Babası O’nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece,
Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!”
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde.”

Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif’in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif’in dünyası ya da Âkif’in içinde kendini bulduğu dünya…

Ve Akif’in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım’ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik.
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi’ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi’ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade’sinin (Annesi Âkif’e Hocazadem diye hitabederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif’in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih’te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
Sonunda Tahir Efendi’nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye’yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif’i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
Mülkiye’nin İ’dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye’ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye’nin Baytar Mektebi’ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.

Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye’ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur’un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif’in Pasteur’ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla “Bu ne ilâhi yüzdür” dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından “Mu’tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif’e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
Yine bu okul, Akif’in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin “Doru” isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
22 Aralık 1893’te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık’ta “Orman ve NMa’adin ve Ziraat Nezare’Baytar Müfettiş Muavini” olarak tayin edilir.

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
Bu seyahatler Akif’in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif’in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.

Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893’te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli “Servet-i Fünun’da yayınlanır.
Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur’an’ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
1 Eylül 1898’de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
Akif’in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete’de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca’dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
17 Ekim 1906’da mevcut görevine ilâveten “Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi’ne “Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907’de Çiftlik Makinist Mektebi’ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin’dir.
Akif’in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) ittaat edeceğim” şeklindeki yemindeki “kayıtsız şartsız itaat “itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif’le değişir.
Akif’in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.

OKUDUĞU KİTAPLAR
Mesnevi
Hafız Divanı
Gülistan
Leyla ve Mecnun (Fuzuli)
Victor Hugd, Lamartine, Zola, Daudet

Geçmişteki Kahramanlar

9 Mart 2008 Pazar 1 Yorum »

Genlerimizde yüzyıllarla beslenen fedakârlık ve kahramanlık duygusu var. Zaten tarihimiz de en çok bu açılardan zengin. Tarihimiz, fedakârlıklar ve kahramanlıklar tarihidir.
Osmanlı asırlarının çeşitli zamanlarında yaşanmış birkaç örneği hemen hatırlayalım…

Bursa fethi sırasında, çatışmalar sürerken, Orhan Gazi’nin komutanlarından Ali Bey’in gözüne bir ok isabet etmiş. Ali Bey, hareketlerini engelleyen oku tuttuğu gibi gözüyle birlikte çıkarıp yere fırlatmış. Kendisini hayretle izleyenlere de şöyle demiş:

“Dert etmeyin: İki gözle arkaya bakmaktansa, tek gözle ileriyebakmak evlâdır! ..” O fedakârlık âbidesi bir kahramandı. Fatih Sultan Mehmed’in yürekli serdarı Ulubatlı Hasan’ı herkes bilir… Kırk serdengeçti arkadaşıyla birlikte Bizans burçlarına ilk tırmanan isimdir. Canını dişine takmış, burçların üstünde şimşek gibi çakıp yıldırım gibi gürlemiş, ama hamd sancağını burçlara diktikten sonra ebediyete büyük bir cesaret ve fedakârlık örneği bırakarak şehit olmuştur

Bugün Ulubatlı Hasan’sız bir fethi kimse düşünemez!

Serdarla Padişah, fedakârlık ve kahramanlıkta özdeşleşmiş gibidir. Hakkında ağıtlar, şiirler, destanlar yazılan Genç Osman’ın nasıl efsaneleştiğini bilirsiniz…

Sadrazam Paşa, Bağdat Seferi’ne (Sultan Dördüncü Murad zamanı) asker toplarken, gönüllü yazılacakların “bıyığında tarak durması”nı şart koşmuştu…

Sakalsız-bıyıksız çocuk yaşta, Osman isminde birinin gönüllü yazılmak için ısrar ettiğini bildirdiklerinde, huzuruna getirilmesini emretti. Niyeti biraz eğlenip biraz da azarlamaktı…

Çocuğu huzuruna getirdiklerinde, cebinden çıkardığı çelik tarağı uzattı:

“Bu sefere katılmanın şartı bıyıkta tarak durmasıdır. Şu tarağı bıyığında durdur da görelim.”
Başta Sadrazam olmak üzere, bıyığını balta kesmez gün görmüş, devran sürmüş yaşlı-başlı paşalar, Genç Osman’ın şaşkınlaşacağını düşünüp bıyıkaltı gülümserken; Osman, Sadrazam’ın uzattığı tarağı kaptığı gibi üst dudağına sapladı… Cesaret ve kararlılık saçan masum-mazlum bakışlarını, fena halde şaşırmış paşalarda dolaştırdıktan sonra, Sadrazam’a döndü: “İşte Paşa Baba, bıyığımda tarak duruyor! ”

Ve bu kararlılığı yüzünden ona bir istisna yapılıp orduya katılması sağlandı. Gösterdiği kahramanlıkla da destanlaştı, efsaneleşti:

“Genç Osman dediğin bir küçük aslan / Bağdat’ın içime girilmez yastan / Her ana doğurmaz böyle bir aslan / Allah Allah deyip geçti Genç Osman.”

Bugün Bağdat fethini Genç Osman’sız düşünmek mümkün müdür? Yıl, 1526; Viyana önlerindeyiz… Deli Osman isimli bir yiğit,istihbarat amaçlı olarak Viyana içlerine gönderildi. Fakat yakalandı. Günlerce işkence gördü, ama tek kelime etmedi.

Bir gece yarısı onu alıp kalenin tepesine çıkardılar. Konuşmamakta ısrar ederse aşağıya atılacaktı. “Tamam” dedi Osman, “Artık konuşmaya karar verdim. Lakin önce ellerimi çözün. Su ve yemek verin.”

Mükellef bir sofra donatırlar. Deli Osman iştahla yemeğini yedikten sonra, “Bu akşam da doyduk elhamdülillah” diye ağır ağır ayağa kalktı. Burçlara yaklaştı. Mazgallara basıp parıldayan yıldızlara gülümsedi. Sonra Venedikli Komutana döndü:
“Yemek için teşekkürler” diye gürledi, “Yalnız şunu bilin ki, ölümden korkan buralara gelmez! ”

Sözleri biter bitmez, “Ya Allah, bismillah” çekti ve kendini boşluğa bıraktı. Ama yere düştüğünü duyan, gören olmadı.

Sadece derinden gelen bir ses kayalıklarda yankılandı: “Bekleyin, çok yakında yine geleceğim! ”

Sabahleyin fellik fellik cesedini aradılar, ama bulamadılar.

Her savaş ve zafer bazı isimlerle özdeştir…

Seyit Onbaşı’sız bir Çanakkale Zaferi, Nene Hatun’suz bir Erzurum savunması, Kara Fatma’sız, Halide Edip’siz bir İstiklâl Savaşı düşünebilir misiniz? ..

Bu isimlerin ortak paydaları ise cesaretleri, fedakârlıkları ve kararlılıklarıdır. Kahraman beklememiş, gerektiği anda kendileri kahramanlaşmışlardır…

“Bu asır kahramanlık asrı değil” diyenlere bakmayın, aslında her asır kahramanlık asrıdır! Çünkü her asrın Ali Bey’lere, Deli Osman’lara, Genç Osman’lara, Ulubatlı Hasan’lara, Seyit Onbaşı’lara, Nene Hatun’lara, Kara Fatma’lara ihtiyacı var…
Sadece savaş alanları değil; matematik, fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, psikoloji, pedagoji, astronomi, spor, vs. alanları da kahramanlar bekliyor.

Hazin ki, uzun zamandır ne örnek fedakârlar yetiştirebildik, ne kahramanlar. Başkası için bir şeyler yapmayı, başkalarının dünyasını ya da ahretini kurtarmaya vesile olacak adımlar atmayı, bazı tehlikeleri bu yüzden göze almayı unuttuk. Bir bakıma genlerimize küstü! Dolayısıyla içimizde boşluklar oluştu.

Hacı Kemal Erimez!

9 Mart 2008 Pazar Yorum yok »

Aklı binlerce kilometre ötelerdeydi. Kafasında evirip çevirdiği şeylere kendisini öyle kaptırmıştı ki, yüreğindeki sıkıntıyı fark edemiyordu. Daralan damarlar ve sıkışmaya başlayan kalp, beyne ihtiyacını arz edecek bir yol bulmaktan aciz kalmıştı. O esnada telefon çalmaya başladı.

Telefonun öbür ucunda bulunan Kadir Bey, Hocent şehrinde okul açmak için yaptıkları başvuruya olumsuz cevap verildiğini bildiriyordu. Telefonu kapattı. Ardından bir telefon daha geldi. Aldığı ikinci haber de pek iç açıcı değildi. Zihni dağılmış ve biraz kendine döner gibi olmuştu ki kalbindeki sıkışmayı fark etti. Çocuklarını çağırdı, borçlarını, verdiği sözleri ve üzerindeki emanetleri bir bir saydı. Ardından vasiyetini bildirdi. Hastaneye ulaştıklarında komaya girmişti. Dokuz gün komada kaldı. Rabb�ine yürüdüğü zaman takvimde 13 Mart 1997 Perşembe yazıyordu. Şanlı tarihimizi sırtında taşıyan küheylanlar gibi koşmuş, koşmuştu… Ve bir seher vakti kalbi çatlamıştı. Taciklilerin Hacı Atası, Türklerin Hacı Ağabey�i Hacı Kemal Erimez artık aramızda olmayacaktı…

 Kendisine has tebessümü ile �Bizi Tacikistan kurtardı.� demiş Hacı Ata rüyada bir sevenine. Biz de Kadir Tufan Bey�e sorduk o yılları. Okulların eğitim temsilciliğini yapan Kadir Bey, Tacikistan yıllarında Hacı Ata�nın hep yanında olmuş birisi. Anlatmaya yolculuktan başlıyor Kadir Bey. �Direkt uçuş yoktu Tacikistan�a.� diyor. Önce Özbekistan�ın başkentine iniyor uçak. Oradan ikinci bir uçakla Sarasya şehrine gidiliyor. Sonra başka bir vasıtayla sınıra geliniyor ve 300 metrelik tampon bölge yaya olarak geçiliyor. Ardından bir başka vasıtayla 70 kilometre daha kat edilerek Duşanbe�ye varılıyor. Kalp damarları kapalı ve defalarca kriz geçirmiş bir pîr-i fâninin sık sık yapmak zorunda olduğu seyahatin en kestirme yolu böyle. Tabii ki bu yolculuğa bir de Hacı Ata�nın prensiplerini ilave etmek gerekiyor. Hacı Ata asla eli boş gitmezmiş ziyaretlere. Bu sebeple yolculuktan üç gün önce alışveriş stresi sararmış yaşlanmış yüreciğini. �En az beş bavulla yola çıkardık.� diyor Kadir Bey. Bir keresinde uçak küçük olduğu için bavullarının uçağa sığmadığını görmüş ve yolculuğu ertelemiş, Hacı Ata. Nasıl gitsin ki? Uğradığı yerlere küçük de olsa bir yadigâr bırakmadan geçmek olur mu?

Devlet ricaline karşı çok saygılıymış Hacı Ata. Bakanlarla direkt görüşebildiği halde asla bu yolu kullanmazmış. Sekreteri arar, randevu yazdırır ve öyle gidermiş rical-i devletin ziyaretine. Protokol kurallarını bir bir yerine getirirmiş. Kendisini Ata kabul eden genç bürokratların karşısında bile ceketinin düğmesi hep ilikli, kendisi de bir adım geride olurmuş. Taşkent�e indiği zaman önce oradaki okulları tek tek ziyaret edermiş. Ardından Özbekistan eğitim bakanına, valiye ve Taşkent eğitim müdürüne uğramak yer alırmış rutin programında.

Yolculuğun en zor kısmını eldeki bavullarla 300 metrelik tampon bölgeyi geçmek oluştururmuş. Ne var ki, Duşanbe�ye ulaşmakla da bitmezmiş bu uzun yol. Hacı Ata, Dursunzâde kentinde kalmayı tercih edermiş. �İlk okulumuzu burada açtık. Burası bizim ilk göz ağrımız.� dermiş. Duşanbe ile Dursunzâde arasında 12 polis noktası varmış ve bu noktaların hepsinde kontrolden geçerlermiş. Kontrol noktası bol bu etap, Hacı Ata�nın her gün iki defa kat ettiği yolmuş; çünkü işler Duşanbe�de görülüyormuş.

�İlk göz ağrımız� deyince duraklıyor Kadir Bey. Birlikte o günlere gidiyoruz.

 

Tacikistan�a okul açmak için geldikleri zaman bir otele yerleşmişler. Çalışmaları devam ederken iç savaş patlak vermiş. Eğitim bakanı, �Sizin hayatınızı garanti edemeyiz. Türkiye�ye dönün.� demiş. �Karşımda bir yangın var. Alevi göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor..!� sözleriyle yola çıkmış bir şefkat abidesi hiç geri döner mi? �Sayın Bakanım! Bize isabet edecek kurşunda adımız yazılıdır. Biz buraya okul açmaya geldik. İzniniz olursa açmadan dönmek istemiyoruz.� demiş.

�Bize isabet edecek kurşunda adımız yazılıdır.� sözü bizi tarihin derinliklerine götürüyor. Plevne müdafaası esnasında Gazi Osman Paşa�nın tüm apoletlerini takarak avcı hattında dolaşması geliyor aklımıza. Askerler �Paşam, düşman sizi fark etti, atışlarını üzerinizde yoğunlaştırdılar.� ikazında bulunur. Paşa zaten bu refleksi beklemektedir. Gelecek yardımdan ümidini kesmiş, eldeki kıt imkânlarla sonuna kadar birlikte dayanmak zorunda olduğu kader arkadaşlarına moral vermek istemektedir. �Evladım!� der, �Bize isabet edecek kurşunun üzerinde ismimiz yazılıdır. Endişe etmeyin.�

Milli ruh kim bilir kaç defa ve değişik insanların dilinde aynı kelimelerle ifadesini bulmuştu.

İç savaşa rağmen Allah (cc), 1993 yılında Dursunzâde kentinde ilk okulu açmayı nasip eder. Bu arada iç savaş bütün hızıyla devam etmektedir. Hacı Ata ve öğretmenler okulun kalorifer dairesini sığınak olarak kullanır ve geceleri orada yatarlar. 80 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan savaşta öfke silah olup patlarken, şefkat mermi vızıltıları arasında eğitim gergefi üzerinde sevgi nakışları işlemektedir. Kadir Bey sert bir şekilde çalınan kapının sesiyle uyanır bir gece. Endişe içinde kapıyı açar. Karşı odada uyuyan Hacı Ata kalp krizi geçirmiş ve yerde sürünerek Kadir Bey�in odasına ulaşmaya çalışmaktadır. Ulaşamayacağını anlayınca ayağındaki terlikle kapıya vurmaya başlamış. Hemen doktor çağırmışlar. Krizi atlatan Aksakal, hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etmiş. Bu arada altı kolej, bir international school, bir üniversite yurdu, bir tane de bilgisayar ve dil kursu açılmıştır.

Hacı Ata�nın kalorifer dairelerinde yatarak inşasına çalıştığı okullar mezun veriyor şimdi. Kalbi vefa ile çarpan Tacik gençlerini Hacı Ata�larının kabrini çevrelemiş görünce ağaç misali geldi aklıma. Ağaç, meyve yüklü dallarını yere doğru eğerek tohumuna sanki şöyle der: �Bak ben vefasızlık etmedim. Sen kendini feda ederek beni doğurdun. Ben de üzerimdeki binlerce meyvenin kalbine senin gibi olsun diye çekirdekleri gömdüm.� Acaba hangi gencin yüreğinde Hacı Kemal ağabeyin niyeti ve iradesi yatıyor?

Kim bilir?

Belki birinin, belki de her birinin…

 

Hiç Hacı Ata�yı ziyaret ettiniz mi?

 

Hacı Kemal Beyin mezarı İstanbul Topkapı�da anıt mezarların bulunduğu alandadır. Her yıl vefat yıldönümü olan 13 Mart günü başta olmak üzere çeşitli vesilelerle sürekli ziyaret edilir. Yurt dışında görev almış bir kişi, Eyüp Sultan hazretlerinden sonra onu da ziyaret etmeden kutlu görevine gitmeyi düşünmez. Ulaşımı da çok basit. Turgut Özal merhumun mezarının olduğu alana giderken 2. çeşmeden sola dönüyoruz, Turgut Özal�ın kabri arkamızda kalıyor. İleri doğru sağ sıradaki 9 mezarı geçtikten sonra sağdan ikinci mezarda merhum yatıyor.

* * * * *

[ Fethullah Gülen Hocaefendi: O, HEP BiR ADIM ÖNDE YAŞADI ]

 

Hacı Kemal Bey ile eskilere dayanan bir dostluğunuz var. Onun sizde iz bırakan en belirgin vasıfları nelerdir?

 

Hacı Kemal Bey, zannediyorum çoğumuzdan, çoğundan birkaç kalem öndedir. Çok kimseye hakkı geçmiştir. Çok kimsenin elinden tutmuştur. Eskiden beri doğru bildiği şeyde koşturup dururdu. Çok vefalı biriydi. Bu açıdan bazı insanlar vardır ki, işte birkaç insanla aralarında alacakları verecekleri vardır. Hakları vardır. Fakat Hacı Kemal�in çok kimseden alacağı vardır. Civanmertliği, bu hizmette inandığı çizgide -nasıl inanıyorsa- o uğurda niyetine göre ömür boyu koşması… Hele son zamanlarda Orta Asya�da yaptıklarıyla belgeselleştirilmesi gerekli olan bir irfan abidesi, bir değerler abidesiydi o.

 

30 yılı aşkın bir süredir hizmet eden Hacı Kemal Ağabey�in hizmet etmeyi irade etmesi ile Allah�ın ona olan lütufları arasında nasıl bir irtibat vardır?

 

Bu koordinasyon veya münasebeti tenasüb-ü illiyet prensibi açısından ele alıp ifade etmemiz mümkün değil. İnsan iradesiyle bu mazhariyeti hasıl etti desek, o zaman iradeyi çok abartmış oluruz. Ama şart-ı adi planında Bütün insani değerlere, insani faziletlere, insanın yükselmesine, o irade, yerinde bir rıhtım, yerinde bir alan ve yerinde de bir rampa olur. Onunki nasıl bir iradeydi, onun takdiri bize düşmez. Hele şu ilk misafir olduğu gecede onu kendi Rabb-i Kerim�i bilir. Hakimlik ve hakemlik vazifesini bize vermemişler.

Bir diğer yanı da bazen, insanlardaki küçük istidat ve liyakatlara tedelli yoluyla, tenazul yoluyla İlahi inayet geliyor, ulaşıyor. Bu defa da o İlahi inayet yönlendirici oluyor. Tıpkı seyr-i süluku ruhanide, cezbi iczaba gelen insanların halleri gibi. Artık onlar pek de iradelerini kullanmıyorlar. Belki o cezb-i incizab dalgalarıyla sürekli bir kuvve-i kudsiye, bir cazibe merkezi tarafından çekiliyorlar.

 

Benim itikadım daha ziyade o merkezde. Rabiatu�l Adviye Hazretleri Cenab-ı Hakk�a tazarru ederken, �Allah�ım Benim sana olan alakam ve aşkım değil; Senin bana olan alakan ve muhabbetin hürmetine..� diyor. Bu açıdan o tedelli ve tenezzul çok önemlidir. �Allah öyle diledi, Allah öyle eyledi� şeklinde bakmak garantili bir şeydir. Çünkü insan bir sebeple belli bir noktaya gelmişse ve o sebebi az da olsa seziyorsa -ki o sebebin sezilmemesi ayrı bir ihsan-i İlahidir- o zaman o ihsan bir mekre dönebilir. Az bir şey aklının köşesinden yaptım, ettim, çattım, becerdim.. gibi şeyler geçse mekre dönmüş olur. Çünkü bunlar Kur�an-ı Kerim�de hep Allah düşmanları tarafından söylenmiştir.

Hiçbir peygamber ben bilirim demez. Hususiyle Alemin Efendisi �Ne nezdimde hazineler olduğunu iddia ediyorum, ne de bir şey bildiğimi� buyuruyor. �Ben bilmem� diyor. Ben bilmem sözü o kadar çok ağzından çıkıyor ki gerçekten hiçbir şey bilmediğini zannedersiniz. Ama bütün insani bilgiler bilgisinin yanında deryadan bir katre kalan Allah�ın bilgisine göre Hızır vari meseleye yaklaşmak icap ediyorsa öyle demek düşer. Cenab-ı Hakk�ın o inayeti bize sadece bilme, bildirme, duyurma, hissettirme ve sevk etme mevzuunda değil. Hemen hayatın her safhasında öyledir. Bu sebeple İlahi inayet öncelikli yaşıyoruz şeklinde yaklaşmak daha isabetli olur. Ama onun belki bir istidadı, bir liyakati vardı. Sonradan da bu insan bu işleri böyle ortaya koyunca, -biraz evvel de 30 sene ciddi bir vefa hissi ile hizmet ettiğini söyledim- onun gibi bu kadar hizmet etmiş olan başka insanlar da vardır ve muhakkak küçük hataları olmuştur. �Hata edenlerin hayırlıları tövbe edenlerdir� fehvasınca hata yapanlar hakkında konuşanlar, hata edenin tövbe etmiş olması ihtimaline binaen affedilmez bir hataya düşmüş olurlar. Hele bir de hata ettin, hata etti dedikleri kimse ile buluşup helallik alamamışlarsa Hafazanallah!

Şimdi bu insan (merhum Hacı Kemal Ağabey) bir ihsan dalga boyunda istifadeleri olmuş, sonra bu yol girmiş ve bu yolun hakkını yerine getirmişse -Eğer getirmişse şayet- liyakatini ortaya koymuş demektir. Bu da şu demek olur: Allah gelecekte onun çok yüksek bir performans ortaya koyacağını biliyordu, bildi ve dolayısıyla başta onu böyle hidayet etti dersiniz.

 

Hali vakti yerinde olmasına rağmen gözü dünya malında pek olmadı. Çok mütevazı bir hayat yaşadı. Bunun altında yatan sır perdesi nedir?

 

Ben onun geniş imkanlara sahip olduğu dönemleri bilirim. Dükkanlarını sattı, evini sattı… Ve ben doğru mu söyledim, yanlış mı söyledim, kendi hakkımda hüküm vermeseydim daha rahat konuşurdum ama… Yani, �Hacı Kemal, senle benim evimiz olmaması lazım, dünyaya çalışıyoruz hissini etrafa uyarmayalım.� diye söylerdim hep. Oysaki, objektif düşünce olarak çoluk çocuğu olanın başını sokacağı bir evi olmalı. Kira, evden eve taşınma çok şirin değil. O, zannediyorum çoklarından akıl almış, çoklarına akıl vermişti. Eskiden evi vardı, fakat vefat ederken ilk sekerata girdiği anda bir garip olarak ölüm anına girdi, yabancı bir evdeydi, hatta çocukları bile yanında yoktu. Allah o lütfu da ona ihsan etti. Çünkü buyuruluyor ki; �Garip ölen şehittir�. İlk sekerata girdiği zaman yanında kimsesi yoktu.

 

Hizmet-eğitim aşkından ve cömertliğinden biraz bahseder misiniz?

 

Çok cömertti. Bunu bütün arkadaşları bilirler. Ben Ege�de gezici olduğum zaman da -onun çocukları o zaman küçüktü, ben evinde de kaldım- teybi elinde ben nereye gittiysem o da oraya geldi. Bizim yaptığımız bir hizmet olmayabilir. Fakat onlar bir hizmet kabul ettiklerinden dolayı niyetlerine göre sevap alırlar. Cömertlik çok önemlidir, bir iki defa size arz etmiştim, kuyrukluyıldızlar gibi gezen büyük veliler vardır. Mesela İbn-i Ethem gibi ve bunlardan birisi de İbrahim Havas. Bunlar belde belde dolaşırlar, Anadolu�yu kaç defa baştan aşağı taramışlardır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: �Cömert insan fasık da olsa cennete girer�. Hacı Kemal fasık değildi. Fakat cömert bir insandı. Çocuklarının bugünkü sarraflık işleri olmasa Hacı Kemal�in şahsı adına hiçbir şeyi yoktu. Onun bir şahidi de Yahya Bey�dir. Benim onda takdir ettiğim çok evsaf vardır. Kendini unutacak kadar fenafi�d-dava, fenafi�l-hizmet bir insandı. Arz ettiğim gibi 80 senesi, bütün arkadaşların bir Civanmertliği vardır da, -6 sene çok ciddi sıkıntı yaşadım- bu sıkıntı zamanlarında o, ilk günden itibaren hep yanımda oldu. Aramızda böyle de bir uyum vardı. Tabii insanın bunları unutması mümkün değil. Yani hayatımda onun o kadar çok civanmertliğine şahit olmuşumdur ki saymakla bitiremem.

 

Rus Tereza, Hacı Ata�yı anlatıyor

 

Ben Tereza, 17 yaşındayım. Rus�um. İki yıl önceye kadar Tacikistan�da yaşıyordum. Annem Hacı Kemal Erimez ile birlikte çalışıyordu. O sıralar Hacı Ata�mız ilk liseyi Tursunzade�ye açmıştı. Ben daha ufaktım. Sık sık okula annemin yanına gelirdim. Annem okulda şef aşçı olarak çalışıyordu.

Hacı Ata bizle karşılaştığında, ablama ve bana her zaman tebessüm eder, başımızı okşardı. Biz o zaman Türkçeyi bilmiyorduk. Onun sıcaklık ve sevgisi bize karşı davranışlarıyla anlaşılıyordu. Bizi sadece annemiz büyüttü, babamız yoktu. Hacı Kemal abi bizim için dede gibiydi. Biz ailecek o zaman Hristiyan�dık. Gerçek Müslümanları o zamana kadar tanımamıştık. Bir yıl geçti. Okuldaki abileri ve öğretmenleri, özellikle de Hacı Dede�yi çok sevdik. 13 Mart 1997�de Hacı Dede�nin ölümü, bizim hayatımızı değiştirdi. O güne kadar hiç düşünmemiştik hayatımızdaki önemini. O bizim için örnek insandı. 14 Mart 1997�de biz Müslümanlığı kabul ettik, yeni bir hayata başladık. O zamanlar ben 12 yaşındaydım. İslamiyet�i oradaki öğretmenlerin hanımlarından öğrendik. Başlarda hiç kolay olmadı, özellikle de annem için. Çünkü biz Rus�tuk. Daha sonra ablam Türk abilerden birisiyle evlendi. Bir yıl sonra 12 Mart 1998�de bir oğlu oldu. Ona tabii ki Hacı Dede�nin ismini verdik. İnşaallah o bu ismi layıkıyla taşır. Hacı Dede�miz gibi. Üç ay sonra ablam ve eniştem Türkiye�ye dönüş yaptılar. Sekiz ay sonra biz de annemle Türkiye�ye yerleştik. Şu sıralar Küçük Dünyam isimli kitabı okumaktayım.

 

Hizmetle dolu bir ömür

 

Sevenlerinin �Hacı Kemal Ağabeyi� 22 Nisan 1926 yılında Samsun�un Havza ilçesinde dünyaya gelir. Ama, hayatının büyük bir kısmını Ege�de geçirir. Ege Bölgesi�nde geçen hayatının ilk yılları, daha sonraları kök salacak olan hizmetin ilk tohumlarının atıldığı dönemlerdir. Kabına sığmayan bir insan olan Kemal Erimez gençlik yıllarında Ege Bölgesi�nde deve güreşleri tertip eder. Aydın-İncirliova�da ilk defa mehter takımını kurar. Sevincinden mehterin ilk gösterisinin yapıldığı gün de mehterin en önünde kendisi yürür. İçinde milletine, yurduna ve dahası inancına olan hizmet aşkıyla kavrulan Hacı Ağabey�i nerede hayır işi varsa orada görmek mümkündür o dönemler.

Erimez, onda eriyeceği bir öğretici, yol gösterici, milletine ve dinine hizmette �tavsiyelerini, hatta imalarını emir telakki edeceği� birini aramaya ta o zamanlar başlamıştır. İlk zamanlar Konyalı Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi ile başlayan münasebetleri, daha sonraları Edirne�den İzmir Kestanepazarı�na tayini çıkan Yaşar Tunagür Hocaefendi ile devam eder. Hali vakti yerinde olmasına rağmen dünya malına aldırmaksızın Tunagür Hoca ile birlikte hayır işlerine koşturur, bir dediğini iki etmez; Tunagür Hoca�nın vaazlarını yanında hiç eksik etmediği teybi ile kaydeder; daha sonra onları çoğaltarak civar kasabalara dağıtırdı.

Aydınlı Hacı Kemal zengindi. Türkiye�nin nabzını ve siyasetini elinde tutan insanlara çok yakındı. Adnan Menderes�i karşılamak için kamyonlara insanları doldurur götürürdü. Başbakan Demirel Aydın�a geldiğinde doğru Hacı Kemal�in evine gider, orada ağırlanırdı. O, çevre insanının isteklerini Ankara�ya taşıyan kişiydi. Kimseye açıklamadı, çünkü kendisinden övgüyle söz edilmesi onu sıkıyordu. büyük ihtimalle siyasete girmeyi teklif etmişti Demirel ona, evinde misafir kaldığı bir gün.. veya Menderes. Bütün bunları es geçti Hacı Kemal. Kendi taşralı muhayyilesinden hareketle, bu millette eksik olan bir şeylerin bulunduğunu seziyor, adını koyamıyordu. Ta ki, onda çok ama çok şey bulduğu genç Fethullah Gülen�le karşılaşana kadar.. �Hacı Kemal Ağabey� Fethullah Gülen Hocaefendi gibi bir kılavuzun işaretleriyle coştukça coştu. Anadolu karış karış oldu Erimez�in ayaklarının altında. Yanında başka Hacı Kemal�ler de yok değildi. Yetmedi. �Eğitim, ille eğitim� diyen ve tarihî bir restorasyon için reçeteyi veren �hocasının� gözyaşlarını kendine enerji yapıp bu defa bilmediği, tanımadığı Orta Asya�ya koştu.

 
 

Evler artık akıllı olacak

17 Şubat 2008 Pazar Yorum yok »

 

Altı yıl içerisinde evler baştan sona teknolojiyle donatılacak. Kapılar parmak iziyle açılacak. İşte geleceğin evleri;

Yazılım devi Microsoft şimdi de geleceğin evini tasarladı. 60 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengini olan Microsoft’un patronu Bill Gates, birkaç yıl içinde evlerimizde yaşanacak değişimi anlattı. Söylediklerine inanmayanları da “İnanmıyorsanız gelin bakın” diyerek Disneyland’de görücüye çıkan “Geleceğin Evi” ne davet etti.

İşte 6 yıl sonra eviniz:

- Geleceğin evinde kapı anahtar yerine, parmak izi, göz retinasını tarayıcısı ya da cep telefonunuz ile açılacak.

- Duvardaki ekrandan size bırakılan mesajları okuyabilir, LCD ekrandan evinizdeki herşeyi kontrol edebileceksiniz.

Kaynak: internethaber

- “Grace” adlı merkezi bilgisayar hem sekreteriniz olacak, hem de sizin hayatınızı kolaylaştıracak. Hava durumunu ve nasıl giyinmeniz gerektiğini söyleyecek.

- Duvar kağıtları bir tuşta değişecek. Kumandaya basıldığında duvar bir boğaz manzarasına, ya da dev bir akvaryuma dönüşecek.

- Seçtiğiniz tüm TV programları önceden kaydedildiği için istediğiniz programı istediğiniz zaman seyredeceksiniz.

- Bilgisayar bütün yemek tariflerini uygulamalı olarak size göstereceğinden yemek yapmak çocuk oyuncağı olacak.

- Evdeki robot, siz işteyken temizlik yapacak, çamaşırlarınızı yıkayacak hatta evde hasta varsa onun ilaçlarını bile verecek.

- Uyurken duvarları karartıp, tavana yıldız ekleyerek gece atmosferi yaratabileceksiniz.

ÖNCEKİ TAHMİN DOĞRU ÇIKTI

Disneyland, bundan 50 yıl önce de geleceğin evi projesi hazırlamış ve bütün tahminleri gerçek olmuştu. 1957 yılında yapılan ve California eyaletindeki Disneyland’de sergilenen geleceğin evinde, telsiz telefon, elektrikli diş fırçası, plastik sandalye, mikrodalga fırın gibi yeniliklere yer verilmiş ve bunların 1985 yılına kadar gerçekleşeceği öngörülmüştü. Geleceğin evindeki tüm yenilikler tıpkı hesaplandığı gibi 80’li yıllarda gerçek olmuştu.

İngilizce Dersleri Gelecek Zaman

17 Şubat 2008 Pazar Yorum yok »

GELECEK ZAMAN (FUTURE TENSE)

 

"Yapacağım" biçiminde ‘çevirebileceğimiz ve Türkçe karşılığı Gelecek Zaman olan bu tense en yaygın olarak iki türlü ifade edilir:

 

a) will/shall çekimsiz fiilleriyle

b) be going to kalıbıyla

 

WILL/SHALL KULLANILIŞI

 

Gelecekte yapılacak eylemleri anlatmak için kullanılır. Will ve shall yardımcı fiilleri çekimsiz fiillerdir  ve bu sözcüklerden sonra daima temel fiillerin YALIN BİÇİMİ kullanılır.

 

CÜMLE YAPISI :

 

OLUMLU CÜMLE: ÖZNE + WILL/SHALL + FİİL (YALIN)

 

  1. Günümüz İngilizce’sinde tüm şahıslar için will kullanılması yaygınlaşmıştır.

 

Bu yapıyla gelecekte yapılacak, fakat önceden kesin olarak kararlaştırılmamış eylemlerin yapılacağı anlatılır.

 

  1. Azim, karar, ısrar ve isteklilik gibi özellikler de bu iki çekimsiz fiille anlatılır. Yine tüm şahıslar için will kullanılabilir.

 

  1. Will olumsuz olarak kullanıldığı zaman kabul etmeyişi ve isteksizliği belirten bir ısrarı gösterir.

 

The little girl just vvon’t talk to me, (Küçük kız bir türlü benimle konuşmuyor.)

 

  1. Emir cümleleri sonuna getirilen will you veya vvon’t you bir daveti veya ricayı gösterir.

 

Take it away, will you? (Lütfen şunu götürüver, olmaz mı?)

Come in, vvon’t you? (İçeri girmez misiniz?)

 

  1. Söz verme ya da korkutma anlamı için birinci tekil ve çoğul şahıslarda wjll, diğer şahıslarda shall kullanılır.

 

If you vvant that car, you shall have it. (Eğer bu arabayı istiyorsan, onu alacaksın.)

I will finish it before next week. (Gelecek haftaya kalmadan onu bitireceğim.)

 

  1. Shall Birinci tekil ve çoğul (I-We) şahıslarla, fikir almak istediğimiz zaman soru cümlelerinde kullanılır. Bu soruyu soran kişi, karşıdan gelecek öneriyi yapmaya hazırdır.

 

Shall I open the window? (Pencereyi açayım mı?)

Shall we have some tea? (Biraz çay içelim mi?)

Shall we sorusunun cevabı hemen her zaman let’s … ile verilir.

Shall we have some tea? Yes let’s (have some).

No, let’s not (have any).

 

BE GOING TO KALIBININ KULLANILIŞI

 

  1. Bu kalıp gelecekte yapmaya niyet ettiğimiz, önceden kararlaştırdığımız, hatta bunun için bazı hazırlıklar yapmış- olduğumuz eylemleri anlatmak için kullanılır.

 

My father has bought some paint; he is going to paint the walls. (Babam biraz boya aldı; duvarları boyayacak.)

 

  1. Herhangi bir olayın olacağını kesin olarak belirten işaretler varsa ve bundan sonuç çıkarabiliyorsak, bu durumu anlatmak için be going to kullanılır.

 

it is going to rain; look at those clouds! (Yağmur yağacak; şu bulutlara bak!)

 

  1. İkinci tekil ve çoğul (you) şahıslarda hayret ifade eden bir soru ya da bildiri için de kullanılır.

 

Are you going to kiss her? (Yoksa onu öpecek misin?)

 

DİKKAT : BE GOING TO kalıbı bir kimsenin niyeti söz konusu değilse kullanılmaz.

 

You will get only what I give you. (Yalnızca ben ne verirsem onu alacaksın.)

 

Böyle bir cümlede will yerine be going to kullanılmaz, çünkü söz konusu kişinin alacağı şey onun kendi niyetiyle ilgili değildir.

 

CÜMLE YAPISI

 

BE fiili özneye uygun olarak am - are - is biçimlerini alır. Going to hiçbir değişikliğe uğramaz, ama to’dan sonra gelecek temel fiilin YALIN olmalıdır.

 

OLUMLU CÜMLE                                 : ÖZNE + BE GOING TO + FİİL (YALIN)

 

BE GOING TO KALIBININ PAST KULLANILIŞI:

 

Geçmişte niyet edilmiş ama yerine getirilmemiş bir eylemi anlatmak için kullanılır. BE fiilinin geçmiş zaman biçimi olan was ve vvere ile going to kalıbı kullanılır.

 

I was going to play football yesterday afternoon. (Dün öğleden sonra futbol oynayacaktım.)

Why didn’t you? (Neden oynamadın?)

it started to rain.  (Yağmur yağmaya başladı.)

 

Olumsuz, soru ve soru sözcüklü soru cümleleri de daha önce açıklanmış biçimlerde olur.

 

GELECEK ZAMAN SORU CÜMLE YAPILARI : (FUTURE TENSE)

 

SORU CÜMLESİ                                  : WILL + ÖZNE + FİİL (YALIN)

SORU SÖZCÜKLÜ SORU CÜMLESİ      : SORU SÖZCÜĞÜ + WILL + ÖZNE + FİİL (YALIN)

 

Will you learn  English?                         Sen İngilizce’yi öğrenecek misin?

Where will you go this summer?            Sen bu yaz nereye gideceksin?

 

SORU CÜMLESİ                                  : BE + ÖZNE + GOING TO + FİİL (YALIN)

SORU SÖZCÜKLÜ SORU CÜMLESİ      : SORU SÖZCÜĞÜ + BE + ÖZNE + GOING TO + FİİL (YALIN)

 

Are you going to write a letter?               Sen bir mektup yazacak mısın?

Who are  you going to go?                     Sen kime gideceksin?

GELECEK ZAMAN OLUMSUZ CÜMLE YAPILARI : (FUTURE TENSE)

 

WILL / SHALL KULLANILIŞI

 

OLUMSUZ CÜMLE                   : ÖZNE +WON’T / SHAN’T + FİİL (YALIN)

 

You won’t learn answer.             Sen cevabı öğrenmeyeceksin.   

 

BE GOING TO KALIBININ KULLANILIŞI

 

OLUMSUZ CÜMLE                   : ÖZNE + BE (NOT) GOING TO + FİİL (YALIN)

 

You aren’t  going to write never letter.     Sen asla mektup yazmayacaksın.      

ingilizce dersler 2 Şimdiki Zaman

17 Şubat 2008 Pazar Yorum yok »

ŞİMDİKİ ZAMAN (PRESENT CONTINUOUS TENSE)

 

Şimdiki zaman için YARDIMCI FİİL BE kullanılır. Özneye göre AM-ARE-IS biçimlerini alır. Fiilin sonuna -ing takısı gelmektedir.

Cümlenin başındaki özne bir tek şahıs veya şeyi gösteriyorsa bunun yanında is, birden fazla şahıs veya şey gösteriyorsa bunun yanında are kullanılır. Sadece I zamiri ile am kullanılır.

 

CÜMLE YAPISI

 

ÖZNE + BE +  FİİL (ing)     +   NESNE  +  ZARFLAR

 

Kullanılışı :

 

1. Devam etmekte olan eylemleri anlatır. Yapılan eylemin süresine göre, bugün, bu hafta, bu ay .vb. zaman ifadeleri kullanılabilir.

 

    I am buying a new newspaper this day. (Ben bugün yeni bir gazete satın alıyorum.)

 

2. Gelecek zamanda yapılacak planlı ve programlı bir eylemi de anlatabilir, ancak bu durumda mutlaka geleceği gösteren bir zaman ifadesi gerekir.

 

I am going to  İzmir tomorrow. (Ben yarın İzmir’e gidiyorum.)

 

ŞİMDİKİ ZAMAN SORU CÜMLE YAPILARI : (PRESENT CONTINUOUS TENSE)

 

SORU CÜMLESİ                                  : BE + ÖZNE + FİİL (ing)

OLUMSUZ SORU CÜMLESİ                  : BE (NOT) + ÖZNE + FİİL (ing)

SORU SÖZCÜKLÜ SORU CÜMLESİ      : SORU SÖZCÜĞÜ + BE + ÖZNE + FİİL (ing)

 

Are they reading books?                        Onlar kitapları okuyor mu?

Aren’t  you writing now?                         Sen şimdi yazmıyor musun?

What  are you eating?                           Sen ne yiyorsun?

 

ŞİMDİKİ ZAMAN OLUMSUZ CÜMLE YAPILARI : (PRESENT CONTINUOUS TENSE)

 

OLUMSUZ CÜMLE                   : ÖZNE + BE (NOT) + FİİL (ing)

 

They are  not reading books.      Onlar kitapları okumuyor.       

İngilizce dersleri 1 GENİŞ ZAMAN

17 Şubat 2008 Pazar Yorum yok »

GENİŞ ZAMAN (SIMPLE PRESENT TENSE)

Geniş zaman tekrarlanan, yapılması adet olan hareketleri anlatmak için kullanılır.

İngilizce’de bu zamanı teşkil etmek için öznenin yanına fiili yalın olarak getirmek kafidir. Yalnız özne tekil ise fiilin sonuna (s) ilave edilir.

CÜMLE YAPISI :

OLUMLU CÜMLE : ÖZNE + FİİL

Kullanılışı :

Genel durumlarda, yani tüm zamanları kapsayacak şekilde yapılan ve yapılacak eylemleri anlatmada kullanılır.

We run every morning. (Biz her sabah koşarız.)

I drinks a cup of coffee every evening. (Ben her akşam bir fincan kahve içerim.)

We likes comedy films. (Komedi filmlerinden hoşlanırız.)

Değişmesi mümkün olmayan şeyleri bildirirken kullanılır.

People need dinner. (İnsanlar yemeğe ihtiyaç duyar.)

Planlanmış bir eylem ya da program anlatmak için gelecek zamanı gösteren bir zaman ifadesiyle birlikte kullanıldığında Gelecek Zaman belirtir.

I visits the zoo tomorrow. (Ben yarın hayvanat bahçesini görmeye giderim.)

Bir fıkra ya da öykü anlatılırken kullanılabilir.

Zarf cümleciklerinde gelecek zaman göstermek için kullanılır.

Geniş zaman için kullanılan yardımcı fiil do fiilidir. Not olumsuzluk zarfıyla kaynaşarak don’t veya doesn’t olur.

Dikkat : Does yardımcı fiili cümlede yer alınca üçüncü tekil şahısta fiilin s takısı da düşer. (He eats. Does he eat?)

Şimdiki zaman için kullanılabilecek zaman ifadeleri :

Every minute (her dakika)

Every hour (her saat)

Every day (her gün)

Every week (hafta)

Every month (ay)

Every year (yıl)

Every two days (iki günde bir) (sayı değişebilir)

Every three hours (üç saatte bir) (sayı değişebilir)

Every time (her defasında) (Bu ifadeyi her zaman anlamında KULLANMAYIN)

Every other day (her iki günde bir)

DİKKAT : Zaman ifadeleri genel olarak cümlelerin sonunda yer alır, cümlenin en başında kullanılması da mümkündür, ancak hiçbir zaman cümlenin ortasında kullanılmaz.

Eğer cümlede birden fazla zaman ifadesi varsa, bunlar daha ayrıntılı olandan genel olanına doğru yazılır.

GENİŞ ZAMAN SORU CÜMLE YAPILARI : (SIMPLE PRESENT TENSE)

Geniş zaman cümlelerini soru yapmak için cümlenin başına DO getirilir.

DO fiili yalnız olarak kullanıldığında «yapmak» anlamına gelir. Cümle başında kullanıldığında geniş zaman soru cümlesi olur. Özne üçüncü tekil şahıs ise fiile getirilen s kalkar do’ya eklenir. Do kelimesinin son harfi o olduğundan bu, es şeklinde olur; does.

SORU CÜMLESİ : YARDIMCI FİİL + ÖZNE + FİİLİN YALIN BİÇİMİ

OLUMSUZ SORU CÜMLESİ : YARDIMCI FİİL (NOT) + ÖZNE + FİİLİN YALIN BİÇİMİ

SORU SÖZCÜKLÜ SORU CÜMLESİ : SORU SÖZCÜĞÜ + YARDIMCI FİİL + ÖZNE + FİİL

Do you play table tennis? Sen masa tenisi oynar mısın?

Does he drink coffee every morning? Her sabah kahve içer mi?

Doesn’t he drink tea every morning? Her sabah çay içmez mi?

What do you want? Sen ne istersin?

OLUMSUZ CÜMLE YAPILARI

GENİŞ ZAMAN OLUMSUZ CÜMLE YAPILARI : (SIMPLE PRESENT TENSE)

OLUMSUZ CÜMLE : ÖZNE + YARDIMCI FİİL (NOT) + FİİLİN YALIN BİÇİMİ

He does not read a story book. Bir hikaye kitabını okumaz.

Dikkat : DOES yardımcı fiili cümlede yer alınca üçüncü tekil şahısta fiilin s takısı da düşer.

İlginç Buluşlar-2

17 Şubat 2008 Pazar Yorum yok »

Yeni çıkacak bu yüzükler sayesinde, doğum günlerini, evlilik yıldönümlerini unutmayacaksınız. Son 24 saat içinde her saat, parmağınızı 10 saniye boyunca 1Güncel Teknoloji Haberleri20 dereceye kadar ısıtıyor.

 

Devamı için tıklayınız »

100 Dolarlık Laptoplar

17 Şubat 2008 Pazar 2 Yorum »

Dünyadaki yoksul öğrencilerin eğitimi için Negroponte tarafından tasarlanan 100 dolarlık laptop projesi hayata geçiyor.

 “Her çocuğa bir laptop” rüyası gerçek oluyor. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) yer alan Media Lab’ın kurucusu Nicholas Negroponte’nin geliştirdiği, kendi enerjisini üretebilen 100 dolarlık laptop modelini bugün tanıtması bekleniyor

LAPTOP UN ÖZELLİKLERİ

Söz konusu laptopun çalışmak için pil ya da elektriğe ihtiyaç duymayacağı, kenarına iliştirilen bir kolun çevrilmesiyle ihtiyaç duyacağı enerjiyi sağlayacağı kaydediliyor.

Üçüncü Dünya’nın yoksul ve uzak bölgelerinde de kullanılabilecek şekilde tasarlanan laptoplar, aynı zamanda acil durumlarda iletişim sağlanabilecek bir araç olarak kullanılacak. Kablosuz internet erişimine sahip olacak laptopların, civarda çalışan aynı model laptoplarla doğrudan bağlantıya geçebileceği ve bunlardan birinin internete girişi varsa diğer laptopların da bu girişten faydalanabileceği ifade ediliyor.

Laptopların seri üretimine geçilip gelişmekte olan ülkelerdeki okullara dağıtılması durumunda milyonlarca öğrencinin başarısının yükseleceğini kaydeden Negroponte, projeye Brezilya, Tayland ve Mısır hükümetlerinin şimdiden büyük ilgi gösterdiklerini söyledi. Massachusetts Valisi Mitt Romney’in de projeye yakın ilgi göstererek, eyaletteki ortaokul ve lise öğrencilerine dağıtmayı düşündüğü 500 dolarlık laptoplardan vazgeçerek, bu ucuz laptopları beklediği ifade edildi.

Laptopların çalışır durumdaki ilk prototiplerini 2006 yılı başlarında üretmeyi planlayan Negroponte, seri üretimin 2006’nın son çeyreğinde başlayacağını kaydetti.

“Öğrencilerin 21. yüzyılın gerektirdiği yeteneklere kavuşmalarınıancak bilgisayarlar sağlar” diyen Negroponte, bu amaçla Media Lab’dançalışma arkadaşları Joe Jacobson ve Seymour Papert ile birlikte, bilgisayarlar üreterek dağıtımını yapmak amacıyla bir örgüt kurduklarıbelirtiliyor.



Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.