Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

(BEN,ce) Hikaye,şiir,kitap,müzik

İÇİMİZDEKİ CEVHER

 

Küçük bir zenci çocuk, kentin büyük sergisinde bir satıcının elindeki balonları seyre dalmıştı. Her renkten ve her biçimden balonlar ışıl ışıl boşlukta parlıyordu.

Derken aniden kırmızı bir balon, kazara kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve sonunda aşağıdan seçilemeyecek denli yükseldikten sonra gözden kayboldu. Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki satıcı bir tane daha bırakmanın iyi bir reklam olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tane de beyazını çözdü.

Küçük zenci, olduğu yerden büyük bir hayranlık içerisinde, ardı arkasına uçan balonları bir süre daha seyrettikten sonra: "Baloncu amca" dedi. "Acaba bir de siyah renk bıraksaydınız, ötekiler kadar yükselir miydi?"

Baloncu amca anlayışlı bir bakışla çocuğa gülümseyerek, siyah renkli bir balonu boşluğa doğru bırakırken yanıt verdi:

"Yavrum bizi yükselten, dışımızdaki renk değil, içimizdeki cevherdir."*

Lyle D. Flynn

İyi Geceler Öpücüğü

 

 

Her akşamüstü hemşire olarak çalıştığım yaşlılar bakımevine gece nöbeti tutmak üzere geldiğimde herkesin kapısını çalar, sohbet ederdim. Kate ve Chris’i genellikle fotoğraf albümleri kucaklarında, geçmişten konuşurken bulurdum. Kate bana eski fotoğraflarını gururla gösterirdi: Chris uzun boylu, sarışın ve yakışıklı bir erkekti; Kate ise, güzel, saçları koyu renkli ve güleç yüzlüydü. Yan yana o kadar güzel bir görünümleri vardı ki, pencereden içeri vuran gün ışığı, aklaşmış saçlarını iyice güzelleştirir, geçen yılların izlerini taşıyan yüzlerindeki kırışıklar çok hoş görünürdü.

Hep gençken insanın sevgi adına ne kadar az şey bildiğini düşünürdüm. Sevginin bir tür tekel olduğunu düşünmek ne kadar aptalca bir şey. İnsanlar yaşlandıkları zaman sevginin gerçek anlamını çok iyi bilirler; oysa gençken sevgi konusunda sadece tahminlerde bulunulabilirler. Bakımevi personeli akşam yemeğini yerken, Kate ve Chris bazen el ele tutuşur ve yemek odasının kapısının önündeki koridorda yürürlerdi. O zaman bizim aramızdaki sohbet bir anda, bu çiftin birbirlerine olan sevgilerine ve kendilerini birbirlerine bu denli adamaları konusunda bir tartışmaya döner ve birinden biri öldüğü zaman ne olacağını düşünmeye başlardık. Hepimiz, Chris’in daha güçlü ve Kate’in kocasına aşırı biçimde bağımlı olduğunu biliyorduk.

Önce Crhis ölürse Kate ne yapacaktı? Hep bunu düşünüyorduk. Yatma vakti adeta bir ayine dönüşürdü. Kate geceliğini ve terliklerini giyer, sandalyesine oturur ve akşam alacağı ilaçları götürmeme beklerdi. O ilaçlarını alırken, Chris ve ben onu izlerdik. Sonra da Chris, onun sandalyesinden yatağına kadar gitmesine yardımcı olur, yatırdıktan sonra da özenle üstünü örterdi. Bu sevgi gösterisini izlerken belki bininci kez kendi kendime, bakımevlerinde evli çiftler için neden iki kişilik yatak bulundurmadıklarını düşünürdüm. Bütün yaşamları boyunca birlikte uyumuşlardı, ama yaşlılar bakımevine geldikten sonra tek kişilik yataklarda ayrı ayrı uyumak zorundalardı. Bir yaşam boyu tadını çıkardıkları bu rahatlık ellerinden alınıveriyordu.

Chris’in, Kate’in başucundaki gece lambasını uzanıp kapatmasını izlerken, bu tür politikaların ne denli yanlış olduğunu düşünürdüm. Chris daha sonra eğilir, Kate’i öper, yanağını okşar ve birbirlerine gülümserlerdi. Sonra da Chris Kate’in yatağının yanındaki kolluğu kaldırır ve kendi ilaçlarını içerdi. Odalarından çıkarken, Chris’in Kate’e, “İyi geceler Kate”, Kate’in de ona “İyi geceler, Chris” dediğini işitirdim. O kocaman odanın iki yanındaki yatakların ortasındaki boşluk birbirlerinden ayırırdı onları. İki gün izinliydim. İşe döndüğümde kapıdan girer girmez duyduğum ilk şey, Chris’in bir gün önce, sabah erken saatlerde öldüğü oldu.
“Nasıl?” dedim hemen.
“Çok ciddi bir kalp kriziydi ve her şey çok çabuk oldu.”
“Kate nasıl?”
“Çok kötü.”
Hemen Kate’in odasına gittim. Elleri kucağında, gözleri boşlukta, hareketsiz bir şekilde sandalyesinde oturuyordu. Ellerini tutum ve “Kate, benim, Phillis” dedim.
Beni işitmiyordu, gözleri hala boşluğa dikiliydi. Çenesini tuttum ve başını çevirdim.
“Kate, Chris’i kaybettiğini yeni duydum. Çok üzüldüm.”
“Chris” adını duyar duymaz, gözlerine hayat geldi. Yüzüme şaşkın bir ifadeyle baktı, sanki nereden çıktığımı sorgular gibiydi. “Kate, benim, Phillis. Çok üzüldüm.”
Beni tanıdığını belli etti ve buruşuk yanaklarından aşağı gözyaşları süzülmeye başladı.
“Chris yok artık” diye fısıldadı.
“Biliyorum,” dedim, “Biliyorum.”

Bir süre Kate’e özel bir özen gösterdik; odasında yemek yemesine izin verdik ve ona her zamankinden daha dikkatli davranmaya çalıştık. Fakat, zamanla herkes eski düzenine döndü. Odasının önünden geçerken, Kate’in sandalyesinde oturup kucağındaki albüme ve Chris’in resimlerine baktığına tanık oluyordum hep.
Onun için günün en dayanılmaz bölümü yatma vaktiydi. İsteği üzerine Kate’i kendi yatağından Chris’in yatağına taşımamıza ve onu yatağına yatırırken görevlilerin onu güldürmeye çalışmalarına karşın, o hep sessiz kalıyordu. Yatırıldıktan bir saat sonra bile odasının önünden geçerken içeriye göz attığımda, Kate hep gözleri açık tavana bakıyor oluyordu.

Chris’in ölümünün üzerinden haftalar geçmesine karşın, yatma vakti hala onun için çok zor anlardı. Kate o sürede çok huzursuz ve güvensiz gözüküyordu. Hep “Neden?” diyordum kendi kendime. Neden özellikle günün bu saatleri hala çok kötü onun için acaba?
Bir gece odasına girip, onu yine uyanık bulunca,
“Kate, acaba iyi geceler öpücüğünü mü özlüyorsun?” dedikten sonra eğildim ve onu buruşuk yanaklarından öptüm.
O anda gözlerinden yaşlar boşandı, ellerimi sıkı sıkı tuttu ve bana
“Chris her gece bana iyi geceler öpücüğü verirdi.” Dedi, ağlayarak.
“Biliyorum” dedim, fısıltıyla.
“Onu o kadar çok özlüyorum ki, onca yıl bana iyi geceler öpücüğü vermeden hiç yatmadı.”
Ben gözlerindeki yaşları silerken bir süre sustu.
“O beni öpmeden uyuyamıyorum.”dedi.
Gözlerimin içine baktığında bir tür minnet ifadesi vardı yüzünde.
“Beni öptüğün için teşekkür ederim.” Dedi.
Gülümsedi ve fısıltıyla bana
“Chris bana şarkı da söylerdi, biliyor musun?” dedi.
“Öyle mi?”
“Evet,” dedi başını sallayarak, “Şimdi burada yatarken hep bunu düşünüyorum.”
“Nasıl bir şarkıydı?”
Kate gülümsedi, elimi tuttu ve boğazini temizledikten sonra onca yaşına karşın hala güzel olan sesiyle şarkıyı söylemeye başladı:
Öp beni sevgilim, öp beni ayrılmadan önce.
Ve düş kuramayacak kadar yaşlandığımda.
Verdiğin öpücük yüreğimde yaşamalı.

                                            Yazar : Phillis VOLKEN

KURŞUN KALEM


G

Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu :
"Bizim başımızdan geçen bir olayı mi yazıyorsun ? Benimle ilgili bir
hikâye olma ihtimali var mi ? "
Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa söyle dedi :
"Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kursun kalem yazdığım
kelimelerden çok daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de
seversin."
Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.
"İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı
değil ki ! "
"Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli
özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep
dünyayla barışık bir insan olursun."

"Birinci özellik : Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları
yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Tanrı’dır ve
her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."

"İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin
ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri
olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu
acılar seni daha iyi bir insan yapar."

"Üçüncü özellik : Kursun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir
silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan
düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet
yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir."

"Dördüncü özellik: Kursun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı
ahşabı yada dışarı yansıyan sekli değil, içerisinde yer alan
kursunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu
korumalısın. "

"Besinci ve son özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır. Ayni
şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli
ve her hareketinin farkında olmalısın."

Paulo Coelho

Her şeyde bir hayır vardır

 

Her şeyde bir hayır vardır

Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süre bir
kral vardi. Kral, daha çocuklugundan itibaren arkadas
oldugu,birlikte büyüdügü bir dostunu hiç yanindan ayirmazdi.
Nereye gitse onu da beraberinde ürürdü. Kralin bu arkadasinin ise degisik bir huyu vardi.
Ister kendi basina gelsin ister baskasinin, ister iyi olsun ister kötü, her olay karsisinda hep ayni seyi söylerdi:

“Bunda da bir hayir var!”

Bir gün kralla arkadasi birlikte ava çiktilar.Kralin arkadasi
tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ates ediyordu. Arkadasi
muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlislik yapti ve kral ates ederken tüfegi geriye dogru patladi ve kralin bas parmagi koptu. Durumu gören arkadasi her zamanki sözünü söyledi:

“Bunda da bir hayir var!”

Kral aci ve öfkeylebagirdi: “Bunda hayir filan yok! Görmüyor musun, parmagim koptu?” Ve sonra da kizginligi geçmedigi için arkadasini zindana attirdi. Bir yil kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yasadigi ve aslinda uzak durmasi gereken bir bölgede birkaç adamiyla birlikte avlaniyordu.

Yamyamlar onlari ele geçirdiler ve köylerine ürdüler. Ellerini,ayaklari
bagladilar ve köyün meydanina odun yigdilar. Sonra da odunlarin ortasina diktikleri direklere bagladilar. Tam odunlari tutusturmaya geliyorlardi ki, krali basparmaginin olmadigini farkettiler. Bu kabile, batil inançlari nedeniyle uzuvlarindan biri eksik olan insanlari yemiyordu. Böyle bir insan yedikler takdirde baslarina kötü olaylar gelecegine inaniyorlardi. Bu korkuyla, krali çözdüler ve saliverdiler.

Diger adamlari ise pisirip yediler. Sarayina döndügünde, kurtulusunun kopuk parmagi sayesinde gerçeklestigini anlayan kral, onca yillik arkadasina reva gördügü muameleden dolayi pisman oldu. Hemen zindana kostu ve zindandan çikardigi arkadasina basindan geçenleri bir biranlatti. “Hakliymissin!”dedi.

“Parmagimin kopmasinda gerçekten de bir hayir varmis. Iste bu yüzden, seni bu kadar
uzun süre zindanda tuttugum için özür diliyorum.Yaptigim çok haksiz ve kötü birseydi.”
“Hayir” diye karsilik verdi arkadasi.

“Bunda da bir hayir var.”

“Ne diyorsun Allah askina?” diye hayretle bagirdi kral. “En yakin arkadasimi bir yil boyunca zindanda tutmanin neresinde hayir olabilir.” “Düsünsene, ben zindanda olmasaydim, seninle birlikte avda olurdum, degil mi?

 

Ne diyelim, Bunda`da vardir bir hayr.

Seven Yüreğime Sor Beni

 

 

Seven Yüreğime Sor Beni

Her gece kan-ter içinde uyanıyorsam eğer
hasretin ateş olup giriyorsa koynuma
ıslanıyorsa kirpiklerim seni her andığımda
her düşündüğümde hızla çarpıyorsa kalbim
sensiz bir kez olsun gülmüyorsam bu şehirde
savruluyorsam sokak sokak
ürperiyorsam yaprak yaprak
esip geçen rüzgarlara sor beni

hasret ateşleri yağıyorsa üzerime her gece
kül ateş, ateş alev, alev kor olup yakıyorsa
kahroluyorsa kalbim seni her andığımda
ve tanımıyorsa hiç bir kural yüreğim
kaçmak istedikçe sana dönüyorsam yine
ölüyorsam aşkından her gün dirhem dirhem
ateş - alev sevdalara sor beni

seninle gözgöze geldiğimde
ben lal olmuş bülbül, sen gül oluyorsan
düğümleniyorsa boğazım
çıkmıyorsa sesim, daralıyorsa nefesim
konuşamıyorsam tek bir kelime
depremsi bir titreme başlıyorsa bedenimde
ve çözülüveriyorsa dizlerimin bağı
deli - divane gönlüme sor beni

kirpiklerimden süzülen damlalar
islatiyorsa yüreğimi her gece
hep bulutlarda saklıyorsam seni
düşüyorsan içime tane tane her yağmur yağıdığında
kirpiklerimin kıyısında martı olup uçuyorsan
susuyorsa denizler seni düşündüğümde
gelip seriliyorsan kıyılarıma sular gibi
gelip sokuluyorsan uykularıma
gelip sokuluyorsan rüyalarıma
sensiz geçen gecelere sor beni

damarlarımda aşk olup dolaşıyorsan
şiir olup doluyorsan kulaklarıma
masmavi bir coşku oluyorsan bedenimde aşkça
çıkıp ırmaklarla dertleşiyorsam her gece
ay gibi akıyorsan yüreğime beyaz tüller içinde
yalnız yıldızlarla paylaşıyorsam seni sevdiğimi
sana anlatamıyorsam
bir kır çiçeği hüzün saçıyorsa gözlerime
su olup akıyorsam, ateş olup yakıyorsam
ve beceremiyorsam sensiz yaşamayı ve ölmeyi
şu seni ölümüne seven yüreğime sor beni

Nuri CAN

yar..gidiyor musun..? GİTME

 

yar..gidiyor musun..?                                                   
G
İ
T
M
E

oysa öyle çok alışmıştım ki…farketmiyor musun…
kokun iliğime işlemiş..GiTMe…

Yar gidiyor musun?
GiTMe…içimde bir korku var…

bu ayrılık değil demen neye gebe?
ne gelecek bu kara günlerin ardından..?güneşli günler mi…hayır..!
yağmur,çamur,sel bundan sonrası..!
ayrılık değil deme…
GiTMe…

ayrılık olur bir adım sonrası…

Biliyor musun?
Böyle baslar ayrılıklar …

yar..gidiyor musun..?
GiTMe…

bu sefer duy feryatlarımı..
arkanı dönüp rüzgarlar estirme…
bir adım daha atarsan kötü olacak sonum…
GİTMe…

Gel biraz; kokunu bırak,
Baharımı al; soguktur oralar …

hadi vazgeç bu deli sevdandan..!
üşürsün,kırılırsın…
kokun benden başkasına yaramaz
aldanırsın..
ağlatılırsın..
GiTMe…

düşme düşümden..ezme yüreğimi..
GiTMe…

Aglıyor musun?
Aglama; hayırlar ugurlar …

gidiyorsun…bana arkanı döndün yar..!
bana sırtını dönüp bir adım daha atabildin

yıkılmadın hem de..dağlar gibiydin..
geçip gidebildin..gözlerime bakarken benden vazgeçebildin…
yolun açık olsun..uğurlar olsun..

Gurbete giden döner mi dönmez mi
Belli degil bilirim
Ben bir karaagaç gölgesi buldum
Cebimde ümitlerim…


gittin…dağlar gibiydin..altında kaldı sevdam..karanlıkta kaldım…
ümitlerimi rafa kaldırdım..sevinçlerim yok artık..
sen gelene kadar güneş yok..
gölgendeyim…

yar..gidiyor musun..?

G
İ
T
M
E

“Ama anne onun sizden baska kimsesi yoktu…”

"Ama anne onun sizden baska kimsesi yoktu…"
 
Vietnam savasin en yogun oldugu gunlerde genc asker ailesini arar. Telefonda oglunun sesini duyan anne cok sevinir. Genc delikanli annesine, artik savasta ki gorevini tamamladigini ve en kisa surede eve donecegini soyleyince anne ve babasi cok sevinir.
Telefonu kapatmadan once genc, annesine "Ama anne benim bir arkadasim var. O’da benimle gelecek" deyince annesi, "Tabi ki gelsin oglum! Senin arkadaslarinda benim evladim sayilir" der.

Cocuk tekrar, "Ama anne o arkadasim bundan sonra hep bizimle kalacak" deyince annesi bir an duraklar ve, "Canim oglum, biz seni cok ozledik. Hele bir gelin buraya. Arkadasinda gelsin. Her seyi konusuruz ve hallederiz" der.

Cocuk bu sefer "Ama anne o arkadasim savasta iki kolunu ve iki bacagini kaybet. Ben arkadasima soz verdim. Bundan sonra hep bizde kalacak ve omur boyu O’na bize bakacagiz" deyince annesi, "Olmaz oglum! Sen hic iki kolu ve iki bacagi olmayan bir insana omur boyu bakmanin ne demek oldugunu dusundun mu?" diye sorar ve devam eder.
"Dusunsene oglum! iki kolu ve iki bacagi olmayan birine bakmak zorunda kaldigimiz zaman tum hayatimiz mahvolacak. Hicbir yere ve hic kimseye gidemeyecegiz. Arkadasina yemeklerini bile biz yedirmek zorunda kalacagiz. Altina pisleyecek biz temizlemek zorunda kalacagiz. Hastalik masraflarini da biz karsilamak zorunda kaliriz. Boyle bir yukun altina ne ben girebilirim ne de baban bunu kabul eder. Arkadasina cok deger vermeni anliyorum. Ancak iki kolu ve iki bacagi olmayan bir insanin bakimini ustlenmemizi bekleme bizden." 

Annesinin verdigi cevabi sessizce dinleyen genc asker "Ama anne! O’nun sizden baska hic kimsesi yoktu!" diyerek telefonu kapatir.
Oglunun nicin bu kadar israr ettigini ve telefonu neden kapattigini anlamayan anne evladinin eve gelmesini bekler.
iki gun sonra bolge hastanesinden eve telefon gelir. "Basiniz sagolsun! Oglunuz intihar etmis. Hastaneye gelip cenazenizi alin" denir aileye. Anne buyuk bir uzuntuyle hastaneye gider. Oglunu son kez gormek istedigini soyler. Hastanedeki askeri yetkili kadini morga goturur. Anne tabutta yatan ogluna bakinca gozlerine inanamaz. Oglunun sadece bedeni vardir. iki kolu ve iki bacagini savasta kaybettigini orada bulunan komutan soyleyince, annenin kulaklarinda oglundan duydugu son sozler cinlamaya baslar;

"Ama anne! O’nun sizden baska hic kimsesi yoktu!"

Anne oglunun tabutunun ustune bayilir….
 
* * * * * * * *
 
Lokman Hekim’e hastasini tedavi ettiren kisi, "Daha cabuk iyilesmesi icin hastamiza ne yedirelim ne yedirmeyelim?" diye sorunca, Lokman Hekim su cevabi verir;
"Aci soz yedirmeyin de, ne yedirirseniz yedirin!"

 

Müsait olunca beni sever misin anne?!…

Müsait olunca beni sever misin anne?!…

İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
-Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?
-Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.

Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası
arabayı seviyordu.Herşey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda… Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu.
Nerelere gitseydi?

Annesi kapattı telefonu.

Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:
-Sana yardım edeyim mi ? dedi en sevimli halini takınarak.

Annesi manalı manalı baktı:
-Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğrasmayayım. Çok
yorgunum zaten.

Yorgunluk nasıl birşeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında
babaannesi oyuncağı yavaşça elinden alır :
-Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gülkokulu kolları sarsın seni
diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle
böyle kızgın kızgın konuşuyordu ki…

-Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. babaannem
öyle söylüyor.
-Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın.Yorgunluktan ölüyorum.

Bu kelimeden nefret ediyordu.’Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken’….

-Anneciğim sen yorulma, diye…

-Yemekte konuşuruz çocuğum.Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar
bunları bitirmem lazım.Hadi sen oyna biraz.

-Hani siz yoruluyorsunuz ya…

-Eeee….

-Bende oynamaktan yoruluyorum…oyuncaklar tat vermiyor sizin kadar..Ne yapayım anne?

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri
hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden.Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

-Mum da yok ! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.

Çocuk sırtüstü yatıp, babannesinin köyünü düşündü.Gaz lambasının
ışığında deli tavşan masalını anlatışını.Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Babaannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. ”Bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı.Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı.Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü.Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça
kanepeden aşağı sarktı….Dalmıştı uykuya, babaannesinin çok sevdiği masalını hatırlıyarak..

Sonra ışıklar geldi.Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti nihayet.Birden kanepeye koştu.Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı melek.

Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek.Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu meleğin.

Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşcasına aralanan gözleriyle mırıldandı;
-İşin bitince beni sever misin anne? dedi.

Kadın, o gece, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı…

 

Lütfen sevgimizi yarınlara ertelemeyelim. Sevgi ertelenmez..hele ki çocuklardan..

.Onlar sevgiyle büyür…ana sütüyle,ana- baba sevgisiyle..

Unutmayalım ki yarın kimseye vaadedilmemiştir.

Lütfen bu kez utanın..üzülün..tiksinin kendinizden..eksik bıraktığımız tomurcuklar için.

Kalmayın eksik yanlarınızla..tamam olun bütünleşin..onları severek.

ben utandım..
 
 
alıntı

Bir Veda Mektubu…( 17 Ağustos Depremine Saatler Kala yazılan Bir Mektup…)

Öğretmenim! Size 16 Ağustos’un yakıcı sıcağına yenik düşmüş Yalova’daki evimden yazıyorum. Saat gece yarısını henüz geçti. İçimde tuhaf bir his var. Sanki, size şimdi yazmasam, bir daha hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. Hayatla hesaplaşmak için bu son fırsatımmış gibi hissediyorum.
Hatırlar mısınız, yurttan kaçtığımız akşam, bizi bilardo salonunda yakalamış ve yurda döndüğümüzde bana, "Fatih, bilir misin ki, dünyanın en mutlu cimrisi, edindiği gerçek dostlarını muhafaza edebilendir? Biz gerçekten dostsak, arkadaşlığımızı bilardoya değişemezsin." demiştiniz.

Sonra, uyuyor numarası yaptığım o gece, "Allah’ım, öğrencilerimi çok seviyorum! Bana, onların yüreklerine tesir edecek sözleri söyleyebilme gücü ver! Bilmiyorlar, bilseler böyle davranırlar mıydı?" diye dua edişinizi, battaniyemin altında akıttığım gözyaşlarımla dinlemiştim.
Ah öğretmenim! "Bu adamın bizimle ilgilenmesinden çıkarı ne?" diye, için için bir öfke duydum, ilk zamanlar. O zamana kadar ya bir karşılık beklenen "eğer" türü sevgiyle veya bir şeylere sahip olmanın sonucu olan "çünkü" türü sevgiyle karşılaşmıştım: "Eğer iyi bir çocuk olursan, ailen seni sever.", "Seni seviyorum, çünkü o kadar zengin ve ünlüsün ki…" Hep düşündüm; karşılıksız veya mevcut bir duruma bağlı olmayan gerçek sevgi yok mu, diye. Tâ ki, sizin bizimle paylaştığınız, "her şeye rağmen sevmek" duygusuyla karşılaşıncaya kadar…

Düşünsenize öğretmenim; sigara içmeme, size defalarca yalan söylememe ve birçok kötü alışkanlığıma rağmen sevdiniz beni. Ne güzel bir insanı; kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına rağmen sevebilmek! En çok ihtiyacımız olan sevgi de bu değil midir? Kalbinizin derinliklerinde dünyada kimsenin size aldırmadığını ve sizi gerçekten sevmediği düşünseydiniz, edindiğiniz mal veya şöhretin, başarı veya unvanların sizin için bir anlamı kalır mıydı? Dünya, başınızın üstüne çöküvermez miydi? Günün birinde gerçek ve doyurucu bir sevgiye ulaşabileceğiniz umudu olmasa, hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayabilirdiniz?

Ne olur öğretmenim, hep böyle kalın! İnanın, üniversiteyi kazanamasam veya son dakikalarımı yaşıyor olsam da; bunu bize tattırmanızın verdiği mutluluk, her şeye bedeldi. Bundan sonra öğrenciniz olma mutluluğunu yaşayabilecek öğrencilerinize de, şu dileklerimi aktarabilir misiniz?

"Arkadaşlarım, kardeşlerim, ağabeylerim!.. Sizce bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi? Bu yıl kaç defa gün ışığıyla uyandınız? Kaç kişiye, sırf içinizden geldiği için bir hediye aldınız? En son ne zaman mektup yazdınız veya eski bir arkadaşınızı aradınız? Bunlar, aslında önemsiz gibi görünen küçük ayrıntılar değil mi? İyi bir hayatın, bunlar gibi birçok küçük şeye bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü? Öyleyse, bundan sonra bir düşünün. Yayılın çimenlerin üstüne. Acele edin. Er veya geç, çimenler yayılacak üzerinize!"

Canım öğretmenim!

 Bilseniz, şu an o kadar rahatım ki! Saat 03:00′e geliyor. Artık uyuyabilirim, hem de bir daha uyanmamacasına… Hoşça kalın! Sizin "her şeye rağmen" sevginize lâyık olamayan ama, sizi her zaman sevecek olan yaramaz öğrenciniz.

Bu mektup 17 Ağustos 1999 depreminde vefat eden Mesut Fatih Çelik’in, depremden kısa bir süre önce öğretmenine yazdığı mektubudur. Fatih, üniversite imtihanında Bilkent Üniversitesi, İşletme (burslu) bölümünü kazandığını öğrenemedi. Mektubu Fatih’in annesi, enkazın altından bulup Fatih’in öğretmenine getirmiştir. 

Depremde hayatını kaybedenleri rahmetle anıyoruz ALLAH,rahmet eylesin ALLAH,milletimize böyle acıları bir daha yaşatmasın

Bir Veda Mektubu…( 17 Ağustos Depremine Saatler Kala yazılan Bir Mektup…)

Öğretmenim! Size 16 Ağustos’un yakıcı sıcağına yenik düşmüş Yalova’daki evimden yazıyorum. Saat gece yarısını henüz geçti. İçimde tuhaf bir his var. Sanki, size şimdi yazmasam, bir daha hiç yazamayacakmışım gibi geliyor. Hayatla hesaplaşmak için bu son fırsatımmış gibi hissediyorum.
Hatırlar mısınız, yurttan kaçtığımız akşam, bizi bilardo salonunda yakalamış ve yurda döndüğümüzde bana, "Fatih, bilir misin ki, dünyanın en mutlu cimrisi, edindiği gerçek dostlarını muhafaza edebilendir? Biz gerçekten dostsak, arkadaşlığımızı bilardoya değişemezsin." demiştiniz.

Sonra, uyuyor numarası yaptığım o gece, "Allah’ım, öğrencilerimi çok seviyorum! Bana, onların yüreklerine tesir edecek sözleri söyleyebilme gücü ver! Bilmiyorlar, bilseler böyle davranırlar mıydı?" diye dua edişinizi, battaniyemin altında akıttığım gözyaşlarımla dinlemiştim.
Ah öğretmenim! "Bu adamın bizimle ilgilenmesinden çıkarı ne?" diye, için için bir öfke duydum, ilk zamanlar. O zamana kadar ya bir karşılık beklenen "eğer" türü sevgiyle veya bir şeylere sahip olmanın sonucu olan "çünkü" türü sevgiyle karşılaşmıştım: "Eğer iyi bir çocuk olursan, ailen seni sever.", "Seni seviyorum, çünkü o kadar zengin ve ünlüsün ki…" Hep düşündüm; karşılıksız veya mevcut bir duruma bağlı olmayan gerçek sevgi yok mu, diye. Tâ ki, sizin bizimle paylaştığınız, "her şeye rağmen sevmek" duygusuyla karşılaşıncaya kadar…

Düşünsenize öğretmenim; sigara içmeme, size defalarca yalan söylememe ve birçok kötü alışkanlığıma rağmen sevdiniz beni. Ne güzel bir insanı; kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına rağmen sevebilmek! En çok ihtiyacımız olan sevgi de bu değil midir? Kalbinizin derinliklerinde dünyada kimsenin size aldırmadığını ve sizi gerçekten sevmediği düşünseydiniz, edindiğiniz mal veya şöhretin, başarı veya unvanların sizin için bir anlamı kalır mıydı? Dünya, başınızın üstüne çöküvermez miydi? Günün birinde gerçek ve doyurucu bir sevgiye ulaşabileceğiniz umudu olmasa, hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayabilirdiniz?

Ne olur öğretmenim, hep böyle kalın! İnanın, üniversiteyi kazanamasam veya son dakikalarımı yaşıyor olsam da; bunu bize tattırmanızın verdiği mutluluk, her şeye bedeldi. Bundan sonra öğrenciniz olma mutluluğunu yaşayabilecek öğrencilerinize de, şu dileklerimi aktarabilir misiniz?

"Arkadaşlarım, kardeşlerim, ağabeylerim!.. Sizce bu yılınızı iyi geçirdiniz mi? Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi? Bu yıl kaç defa gün ışığıyla uyandınız? Kaç kişiye, sırf içinizden geldiği için bir hediye aldınız? En son ne zaman mektup yazdınız veya eski bir arkadaşınızı aradınız? Bunlar, aslında önemsiz gibi görünen küçük ayrıntılar değil mi? İyi bir hayatın, bunlar gibi birçok küçük şeye bağlı olduğunu hiç düşündünüz mü? Öyleyse, bundan sonra bir düşünün. Yayılın çimenlerin üstüne. Acele edin. Er veya geç, çimenler yayılacak üzerinize!"

Canım öğretmenim!

 Bilseniz, şu an o kadar rahatım ki! Saat 03:00′e geliyor. Artık uyuyabilirim, hem de bir daha uyanmamacasına… Hoşça kalın! Sizin "her şeye rağmen" sevginize lâyık olamayan ama, sizi her zaman sevecek olan yaramaz öğrenciniz.

Bu mektup 17 Ağustos 1999 depreminde vefat eden Mesut Fatih Çelik’in, depremden kısa bir süre önce öğretmenine yazdığı mektubudur. Fatih, üniversite imtihanında Bilkent Üniversitesi, İşletme (burslu) bölümünü kazandığını öğrenemedi. Mektubu Fatih’in annesi, enkazın altından bulup Fatih’in öğretmenine getirmiştir. 

Depremde hayatını kaybedenleri rahmetle anıyoruz ALLAH,rahmet eylesin ALLAH,milletimize böyle acıları bir daha yaşatmasın