Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

(BEN,ce) Hikaye,şiir,kitap,müzik

GeL desemde geLme artık -Ömer Köroğlu nun sesin,den



GeL desemde geLme artık - Ömer Köroğlu

Sana yaldızlı bir yazıyla veda edip, ayrılık alış verişi yapmadan, gölgemi teninden yavaşça çekip, seni derin uykuların kraliçesiyken uyandırmadan ses tellerimi koparıp gidiyorum. Zor olanı, imkânsız zannettiğimi bu kez ben yapıyorum. Bana ilk sigarayı içmememe neden olduğun yerde anılarımı sana bırakıp gözyaşlarıma aldırmadan gidiyorum. Nerdesin, ne yapıyorsun, iyimisin, değimlisin sorularını hafızamdaki Türkçemden siliyorum. Sende benim gibi sil adımı. Beni artık düşünme. Çünkü ben düşünmek istemiyorum.

Aldırışlarıma aldırmadan, yakarışlarıma yakınmadan yaşıyor olman bu bedeni her seferinde perçinleyip mevsimsiz göçlere zorladı. Ruhunun benden uzaklaşmasına,bana sarılacak bir beden bile bırakmamana tanık olmadan gitmem lazım.

Ne İçimdeki sevginin ağır çekimde tekrarı nede başka bir yerde açılmış bir şubesi yoktu .Beni doyumsuzca tüketmenin bedelini bitmişliğimle ödemeden, ölmeden senden kurtulmayı ümid ederek gidiyorum.

Hayatında bir kez olsun bana bir iylik yap ve seni unutmam için bana yardım et. Bundan sonra gizli numaradan açılan hiçbir telefona, attığım pişmanlık dolu mesajlara, kapına isimsiz bırakılan hiçbir mektuba cevap verme. Şarkımızı, resimlerimizi, adımı sildiğin gibi sil defterinden.

Gel desemde artık gelme…Biliyorum bu gidişin dönüşü olucak.Yokluğun beni bir duman gibi savurup yollarına dökecek.Seni bir kez olsun görmek için çıldırırcasına kendimi parçalara ayırıp önüne atıcam. Bu yüzden geceleri Odanın perdesini iyice kapat ve dışarı bakma.Sabahları aynı otobüs durağından okuluna gitme. Saçlarının sarılığını siyahlarla kapatıp sana aldığım montuda artık giyme.

Seni unutmam için bana dua et ve ne olur karşıma çıkma..

SUSUZ EV MİMAR SİNAN mutlaka okunması gereken bir hikaye


İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan’ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan’la bulunmuştur. İstanbul’un o günkü nüfusu çoğalınca

Kanuni Sultan Süleyman, Sinan’ı çağırır, der ki:
"Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için birşeyler düşünmez misiniz?"

Mimarbaşı der ki:

"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul’un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut sulan İstanbul’a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm."

Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece’den başlayarak kıyılan dolaşır, Beşiktaş’a kadar istanbul’un kıyılarında,dereleri, akan sulan tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul’a getirilebilir, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni’nin huzuruna çıkar.

Sultan sorar:

"Mimarbaşı, İstanbul’a su getirmek mümkün müdür?" Mimarbaşının cevabı:

"Belki sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."

"Nedir o mimarbaşı?"

"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul’a su gelebilir."

Kanuni’nin cevabı şu olur:

"Mimarbaşı sen İstanbul’a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."

Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbul’un dışındaki sulan Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul’a getirir ve şehrin belli meydanlarında umumi çeşmeler yaparak suyu akıtır. Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme suları akmaya başlar.

O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir adet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir. O gün çok pahalıya mal olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul’da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar.

Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkanr, der ki:
"İstanbul meydanlarındaki umumi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır."

Bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. O da özel olarak Sinan’a iletilir. Denir ki:
"Sen İstanbul’a böylesine güzel bir çalışma sonunda kırk çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin."

Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan’ın evine özel olarak yol yapılır ve su akıtılır. Böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.

Mimar Sinan Şehzadebaşı Camiini, Süleymaniye Camiini ve Edirne’deki Selimiye Camiini yaptıktan -sonra yaşlanır. Devir hep öyle geçmemiştir. İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşlerdir. Kanuni vefat etmiştir, yerine başka padişahlar geçmiştir. Ve Sinan 99 yaşına gelmiştir. Çevresindeki dostları göçtüğü içinde kendisi istanbul’da adeta yapayalnız kalmıştır. Ve yeni bir nesil yetişmiştir.

Bir gün Sinan’ın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar. Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar, "Buyurun" der.

Gelen meçhul ihsan, "Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar. Herhalde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız" der.

Sinan Ağa, bu ihtiyar halinde, dostlarının tümünün göçüp gittiği, kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada, "Acaba Topkapı Sarayına niye çağırılıyorum?" diye bastonuna dayana dayana gider.

Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar, ulemalar,müftüler, o günün vükelası. Sinan’a şöyle derler: "Sinan Ağa, hakkında şikayet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine özel olarak su almasın’ diye padişah fermanı olduğu halde, sizin evinizde özel su varmış."

"Evet," der, "Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti. İstanbul’a yaptığım, su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su müsaade etmişti de almıştım."

"O zaman şu müsaadenizi, fermam görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin."

Sinan’ın cevabı şu:
"Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor."

Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur:
"Sinan büyük hizmetler etmiştir, evinde suyu aksın."

Oradan başkaları cevap verir:
"Bu Âl-i Osman’a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan’a da bu ayrıcalık tanınmasın."

Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur:
"Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre, Sinan’a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı su fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır."

Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin, fakat fazla müteessir değil. Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır. Kendisine bir ayrıcalık tanınsın, özel bir mükafat verilsin diye değil.

Ve Sinan 100 yaşına girerken hastalanır yatağa düşer. Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki, evindeki musluktan su akmıyor. İstanbul’a su getiren Sinan, susuz evde vefat eder.

Vefat sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği cevap enteresandır:

"Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz."

Bu olayın bizlere verdiği mesajlar vardır. Dünyaya, şana, şöhrete, dosta, ahbaba, arka olmalara fazla güvenmemeli. Dünya öyle güvenilecek, insanlar öyle bel bağlanacak kadar vefalı değillerdir. Şartlar değişir, bugün sırtımız çok sağlam yerde olur, çok itibarlı insanlarla yakınlığımız olur. Ama yarın bir de bakarız ki, onların hepsi göçüp gitmiş, biz de dayanacak kimse bulamamışız.

Derler ya:
"Duvara dayanma yıkılır, insana güvenme ölür."

Öyleyse fani şeylere dayanmamalı, fani şeyleri gaye edinmemelidir. Allah’a dayanmalı, Allah’a güvenmeli ve yaptığımız hizmetleri de Allah rızası için yapmalıyız.insan bu tecelli karşısında hayıflanmaktan kurtulamıyor:

"Hey gidi yalan dünya heyy. !!!!
İstanbul’u suya kavuşturan KOCA SİNAN susuz evde vefat ediyor."

Ruhun şad olsun !!!!

DENİZ FENERİ


Bana da yol göstersene, Deniz feneri,
Denizi istiyorum hepsi bu,
Bu o kadar zor mu?
Zor mu baharın ilk güneşiyle yanmak,
Kadehleri,
Şerefe tokuşturmak bir akşamüstü,
Tabelalara bakmadan yani,
Birkaç yüreği harmanlayacak,
Bir yer bulmak,
Ve savrulmak,
Nereden nereye bilmeden,
Huzur kumsalında,
Çakıltaşlarına karışmak,
Kumlara adını yazmak mesela,
Ya da uçsuz bucaksız ufuklara,
Oldu olası başka şey görmemiş,
Bir mendireğin gözüyle bakmak,
Ağların kokusuna ağlamak,
İçin için,
Yollarca yol,
Dağlarca dağ,
Saatlerce zaman olmak,
Sönme! ..yolumu aydınlat,
Susma! söyle;
Sevmek bu kadar zor mu ha?
Bu kadar zormu be deniz feneri?

alıntı

Umit Yasar OGUZCAN - Sahibini arayan mektuplar-3


Gelme diyecektim, geldin. iyi ettin geldiğine. nerdeyiz? bir şehir yanıyor, dikkat et. Tutuşabiliriz. İşte ilk ateş gözlerine düştü, sonra dudaklarına, saçlarının arasına kıvılcımlar doldu ışıl ışıl. Yanıyorsun, yanıyorum, yanıyoruz…

Aramakla yetinsek bunlar gelmeyecekti başımıza. yine de memnunum. İyi ettin geldiğine. Taş olup kalmaktansa, ağaç olup yanmak iyi. Ellerini ver, ellerini. Öpüşmeye susadım. Tırnak uçlarından öpmeye başliyacağım seni. Titreme, yanıyorsun…

Koluma yat, sağ koluma, güçlü, erkek koluma. dağılsın saçların, bırak. Nasıl olsa onları da öpeceğim tutam tutam. Kulak memelerini, gür kaşlarını, dudaklarını öpeceğim. Dolgun dudaklarını, seven, sevdiren dudaklarını. Dişlerim dişlerine değecek. Yum gözlerini, artık yaşamıyoruz. Belki de yaşamak bu, bizim bilmediğimiz.

Öyleyse yeni yeni başlıyoruz yaşamalara, derin nefes almalara, o ölümsüz olmalara…
Bir ekşi elma ısırıyordum, dişlerim kamaşıyordu omuzbaşlarını gördükçe ve biraz sen oluyordum sevdikçe, seviştikçe.
"Işığı Söndür" diyordun, inadına yakıyordum. Yalvarıyordun, çıldırıyordum. Hiç ağlamadın. Ağlasan ne değişecekti. Ama ağlamadın işte yükseldin, yüceleştin, Tanrılaştın bir yerde. Öyle güzeldin anlatılamaz…

Alnımdan ter boşanıyordu, saçlarım yapış yapış olmuştu. Dakikada 1000 merdiven inip çıkıyordum. Karanlıklar içinde birbirimizi aydınlatıyorduk.
Sağır bir zamandı yaşadığımız. sağır ve merhametsiz. Kör bir geceydi yumruklayan kapıyı, kör ve dilsiz.
Artık sönmeyecektik, biliyordum…

 

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Umit Yasar OGUZCAN - Sahibini arayan mektuplar-2

 

Aramak… Ömür boyunca aramak… Yalnız seni aramka… Paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhalarda, ağaç diplerinde, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramk… belki bu şehirde değilsin. Ne çıkar? Seni arıyorum ya. Belkide aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken. Sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı… beni bekliyorsun yada bir başkasını, bir başkasını…

 

Hiç gel demiyeceğim sana. Aramak neredeyse ben ordayım. Ayaklarım ne güne duruyor? Yok yok birden karşıma çıkma. Kaç, saklan. Seni aramak istiyorum.

Git bu şehirden haydi git. dağlara çık, o uzak dağlara. Rüzgarların krallığında hüküm sür. Baktın ki oraya da geldim, yine kaç. Başını al, açıl denizlere. Gemilerin en güzeli, en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı. Ben küçük bir balıkçı kayığıyla peşinden gelsem yeter. Seni arıyorum ya!

 

Bir yıl, beş yıl, on yıl değil, beşikten mezara kadar aramalı insan, ama ne aradığını bilmeli. yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşalı aradığından. Okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. Yalın ayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip kanatmalı. Çöllerden geçmeli yolu, yanmalı kavrulmalı. Sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. Buzlar kırılmalı ayakalrının altında, üstüne kar yağmalı.

 

Bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni. Ayakalrını Afrika’dan getirip kağıt üzerine yapıştırmalıyım, saçların Sibirya’da olmalı, dudakların Çin’de. Gözlerin Hindistan’da bir mabudun gözleri olmalı, ellerin İtalya’da bir heykelin elleri. Bulsam da seni parça parça bulayım.

 

Yine de bir yerin eksik kalmalı.
Yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım.
Ve tam seni tamamladığım anda ÖLMELİYİM…

 

Ümit Yaşar Oğuzcan

 

Umit Yasar OGUZCAN - Sahibini arayan mektuplar -1

 

Bir kurt bir geyiği kovalıyordu yüreğimde. Geyik soluk soluğaydı, yorgundu, bitkindi. karların üzerinde akıp giden bir yıldız gibiydi. Koşuyordu. Koşmak kurtuluş değildi belki ama bir ümitti. Koşmalıydı.

 

Oysa birer namlu ağzındaydı kurdun gözleri. Avına güvenle, şehvetle yaklaşıyordu. yeni bilenmiş, sedef saplı bıçaklara benziyordu dişleri. Bütün dileği et ve kandı. İstese geyiğe hemen yetis¸ebilirdi, ama uzasın istiyordu bu şehvetli koşu, bu bütün damarlarına yayılan sarhoşluk bitmesin istiyordu.

 

Ben seni düşünüyordum çünkü geceydi. Sevişme zamanıydı insanların. yalnızdım. beni kuşatan duvarlar birer beyaz çarşaftı bu saatte. kapılar tüylü, yumuşak battaniyelere benziyordu.

 

Ben seni düşünüyordum. Kimbilir ne güzeldin soyunduğun zaman? Nasıl kadındın? Nasıl öpüşürdün kimbilir? Nasıl kadın kadın kokardı her yerin? tutup avuçlarıma sığdırıyorum seni, gözlerime, dudaklarıma sığdırıyorum.

Sensiz kahrolmak vardı. Seninle yaşamak vardı dolu dizgin. Seninle hergece birbirimizi yenilemek vardı odalarda. Odalara sığmamak vardı. Bir sel gibi taşmak vardı gecelerden.

 

Elimi uzatsam tutabilirdim seni, öyle yakındın. Zamana kokun sinmişti.
Tuttum resmini indirdim duvardan.
Duvar ağlamaya başladı…

Umit Yasar OGUZCAN

 

Gözlerin Kal Diyor,Ahmet Selçuk İLKAN

 GÖZLERİN KAL DİYOR

Bu nasıl ayrılık, bu nasıl veda
Gözlerin kal diyor dudakların git
Bakışın anahtar, gözlerin kilit
Ellerin aç diyor, dudakların git.

Ayrılık; dönüşü olmayan nehir
Yalnızlık; yıkılmış bomboş bir şehir
Kaç sevda kül oldu böyle kimbilir
Gözyaşın kal diyor, dudakların git.

Gidersem, bir daha dönmeyeceğim
Kalırsam, kalbime yenileceğim
Çözemedim seni delireceğim
Gözlerin kal diyor, dudakların git.

Duvardan insin mi resimlerimiz,
Yabancı olsun mu isimlerimiz?
Ya o, deli dolu gecelerimiz
Anılar kal diyor, dudakların git.

Bu roman da biter belki birazdan
Ne aşklar yıkıldı gururdan, nazdan
Ağlıyor besteler yine hicâzdan
Şarkılar kal diyor, dudaklar git…

Ahmet Selçuk İLKAN

 

Insan Kalbini Simgeliyen Kapi!

 

19.Yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt’ın bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde sergileniyordu. Hunt’ın "Evrenin Işığı" adını verdiği bu tabloda gece elinde fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı. Adam, tek eliyle bir kapıyı vuruyor ve içerden sanki bir yanıt bekliyormuşçasına duruyordu. Tabloyu inceleyen Bir sanat eleştirmeni Hunt’a döndü "Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım"dedi. Hunt; "Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki…" dedi ve tablosunun anlamını açıkladı. "Bu kapı insan kalbini simgeliyor. Ancak içerden açılabildiği için dışarıda kol olması gerekmiyor…" O kapı size içerden açılmazsa giremezsiniz.

Can Dündar,hayartın son misafiri-Kapı çalar…

 

Kapı çalar…
 
Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.
İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.
 
Kapı çalar…
 
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün
sürer. "Yaşamak ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.
 
Kapı çalar…
 
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki
sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.
  
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar… 
 
Ve kapı çalmaz…
O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.
 
Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir…

Can Dündar 

Bir deli yağmurdun sen.

 

Bir deli yağmurdun sen.

Yağışını, tepeden tırnağa beni sırılsıklam yapmanı severdim.

Her damlan içime işlerdi, her damla yüreğime akan bir nehire dönüşürdü.

O ıslak halinde tir tir titrerken, bir tek damlanı bile kaçırmamak için kapanamazdım hiçbir yere.

Yağmurdan sonra üşümeyi kim sever ki? Ben severdim işte.

Bir yağmur bağımlısına dönüştürmüştün beni.

Sen yağdığın zaman elinde şemsiyeyle gezen, kaçışan insanları gördükçe öfkelenirdim.

Seni hissetmeyen insan neden yaşardı ki dünyada?

Sonra dağılırdı öfkem ve gururlu bir gülüş kaplardı yüzümü.

Hiç kimsenin fark etmediği o güzel ıslaklığın tek sahibi bendim.

Bu beni hepsinden ayrıcalıklı kılıyordu.

Onlar sıradandı, ben farklı.Uçurumun dibindeki yalnız çiçektim ben.

Tek besinim yağmurdu. Yağışını beklerdim.

Kurak günlere, ayaz gecelere inat hiç bitmeyen bir umutla beklerdim. Kapardım yapraklarımı, bükerdim boynumu direnmek için.

Umudun yitip gittiği günler de oldu elbet.

Bekleyişin işkenceye döndüğü zamanlar da oldu.

Yağmama ihtimalin yoktu ama ya ben sabırsızdım, ya da sen yağacağın zamanı çok iyi bilirdin.

Ben bunun rahatlığıyla hiç solmayacağımı düşünürdüm.

Yağacağını bilerek özlemenin tadını da sevdim ben.

Benimle bekleyen diğer yalnız çiçekler "Artık yağmayacak" diye kendi yağmurlarından ümidi kesmişken, ben "Durun" derdim onlara. "Benin yağmurum hepimizi hayat döndürmeye yeter…"

Öyle kıvamında yağardın ki, ne sel olup yıkardın duvarları ne birkaç damlayla kandırırdın dünyayı .Hep yettin, hep "şükür" dedirttin.

Seni taşıyan bulutlar da hiç siyah olmadı.

Yakışmazdı sana kara bulutlardan düşmek dünyaya.

Aydınlığını verdin, beyaza boyadın onları. Bu yüzden hiçbir zaman yıkım olmadı yağışın.

Yağışından sonra gökkuşağına dönüşmeni de sevdim.

Her damlan başka bir renkti.

Gözlerimi alamazdım o renk cümbüşünden.

Çabuk kaybolacağını bildiğim için bir saniye ayırmazdım gözlerimi senden. Sonra güneş yükselir.

Sen çekilirdin… Ama her gidişin, yeniden döneceğinin müjdesiydi, bilirdim..

Bu aralar yine kurak gidiyor günler..

Ne bir bulut var; ne de yere düşen bir damla..

Ben yine direniyorum ama geciktin ey yağmur.. Sitemdir sanma, sanma vardır bir bildiğin ama düşün ki sen olmasan solup gideceğim bu çorak dünyada…

…YAG VE SIRILSIKLAM ET BENİ, BEN ÖYLE TUTKULU, ÖYLE YAGMUR DELİSİ…