Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Olsun demekte zor artık

Bir Hayatı Böyle Yok Ettin

Neden böyle olduk biz?
Öl desen ölürdüm oysa..
Sevgiyse sevgi,
aşksa aşk,
istediğin ne varsa vermedim mi sana?
Yetmedim mi sana?
Neden düştük bu hale?
Neden yürütemedik?
Bunca sevgiye rağmen bu kadar mı imkansızdık?
Neden bıraktın beni?
Hem de bile bile düşeceğimi..
Hayat sendin,
sen aldığım nefestin..
Hayatımı benden çalıp gittin, bir daha da gelmedin..
Oysa ne çok zaman bekledim, ha bu gün ha yarın gelirsin dedim;
dönmedin..
Kalbime ebedi hicranı hapsedip gittin..
Bir hayatı böylece yok ettin..

Dokunma Yüreğime

Bitmişlik..
Tükenmişlikle..
Gözlerin arasında bir yerdeyim. ..
Ne yerdeyim. ..Ne gökte…

Yalan söylemedim hiçbir zaman…
Korkum vardı..
Titremekliydi hallerim. .
Kalbim derin bir yaranın üzerine veriyordu acı acı nefesleri ni..
Amaçsız yürüyordu ayaklarım yıllardır..
Derin bir yağmura çektin beni…
Kelimeler ini içtim..Sarhoş oldum..
Bir gece yarısı susuşlarına düşürmüştüm,bir damla gözlerimden..
Birde…
ihanet mi? sorusuna veremediğim susuşlara..

Susarak..
susa susa..
Susadım günlerce….

Kapımın kilidi korkudan kapandı…
Korkuları..
Acı , sızı ve özlemleri kilit yapmışım farkına varmadan kapılarıma…
Şimdi ben bile açYasak Kelime Kullandınızıyorum yüreğimin kapısını….
Ve farketmed en…
Sende bir kilit vurdun… .
Adı neydi bunun?..
Yağmurda gözyaşımı..ihanetmi..Yokluk mu..?
Bilemem..
Bilmekte istemem..
Tek hissettiğim..
Daha yolun başındayken hayatın..
Sonumu beklemem. ..

Şemsiyemi açtım..
Bilmek istedim..
Yazdım…
Yağmur yağarken..

Yağmur yağıyordu..Üşümüştün..
Nasıl oldu bilmiyoru m…
İçeri aldım seni..
Sessiz kaldık bir süre öylece..
Tozlu raflara,Unutulmuş kitaplara dokundu ellerin..
Durmadan bakınıyordun etrafa…
Unutulmuş duygulara sebep aradın kalbimin her köşesinde..
Ve şimdi kilitli kapıları zorlar oldun..
İçimi acıtıyorsun..
Bu gece son…

Dokunma yüreğime…..

Aşk Kağıda Dökülmüyor

Nasıl bir yazgıydı bu, yazanı yazdıranı belli olmayan? Hangi kader çizgisiydi yollarını kesiştiren? Hangi rüzgarlardı o güzel kadını, onun sakin küçük dünyasına getiren? Onu sakin denizlerden sürükleyip fırtınalı okyanuslara atan? Sırası mıydı bu aşkın, o ununu elemiş eleğini asmış, tüm sevdaları sürgünlere göndermişken?

Hangi acımasız yazgıydı, onu yeniden aynalara baktıran. O aynalar ki, hiç yalan söylemeyi bilmezlerdi. Geçen yılların bırktığı izleri insanın yüzüne acımasızca vururlardı. Azaltamazdı ki kalan saçlarındaki akları, yüzündeki çizgileri. Küçülüp, eriyordu, o güzel kadının belleğine kazınmış resminin yanında. Utanıyordu sevdasından, aşkından. Ona giden yollardaki uçurumlar, engeller büyüyordu. O, giderek uzak ve erişilmez bir tanrıça oluyordu. Kâr etmiyordu hiçbir şey; bilge teselliler, kitaplarda okudukları.

İster itiraf etsin, ister etmesin, düştüğü durumun bir tek tanımı vardı ve o da aşktı, sevdaydı. Ve o ömrümde hiç böyle sevdalanmamıştı. Bu sevda, platonik, romantik gibi klişelere sığmayan bir sevginin ürünüydü. Sözcüklerle tanımlanamayan, gece gündüz her saat, her an onu düşündüren, ona özge bir sevdaydı. Ah, bu yürek değil miydi onu yakan, bu onulmaz sevdalara düşüren. Sevginin o mütiş gücünü bu sevda ile öğrenmişti yeniden. Sevdiğiyle sadece aynı mekanlarda olabilmenin bile ne büyük bir mutluluk olduğunu, onun sadece telefondan duyulan sesinin bile tüm gökyüzünü maviye çevirebileceğini, karanlıkları aydınlatabileceğini bu sevda ile yaşamıştı. Ve aşkın insana çılgınlıklar yaptırabileceğini yeniden ta kanında hissediyordu.

Aşık olduğu kadınla olan en kısa ayrılıklar bile ona dayanılmaz geliyordu. Şimdi o yine uzaklardaydı. Ve ona olan hasreti aralarındaki mesafeler artıkça artıyordu. Üstelik günlerdir ondan haber alamamak kendisini deli ediyordu. Ona merhaba diyebilmek, bir tek sözcük de olsa sesini duyabilmek için her yolu deniyordu. Ama tüm çabaları sonuçsuz kalıyordu. Gece gündüz, her an onu düşünüp ona ulaşamamak, korkunç bir ızdıraptı. Kahrolmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu, elinden. Bu griler grisi, mavi yoksunu gökyüzünün altında çıldırasıya özlüyordu o kadını, onun gözlerini, gözlerinin rengini, gülüşünü.

Ayrılık acısıydı bu, kolay değildi üstesinden gelmek. Haykırsaydı sevgisini pencerelerden, bağırsaydı adını sokalara, diner miydi acıları? Yılın son günde yağan karın beyazına dökseydi karanlıklarını, aydınlanır mıydı içi? Batmakta olan güneşin kızıllığına, sütmavisi kesilen gökyüzüne çizseydi aşkını, azalır mıydı o kadına olan özlemi? Kalemini kanına batırıp ak kağıtlara yazsa bu aşkı, biter miydi hasret?

Bu son ayrılık, onu genç kadına olan sevgisini sorgulamaya zorluyordu. Aklı, bu sevdanın, hiçbir gerçekliğinin ve geleceğinin olmadığını söylüyor; kendisi için hiçbir şey ifade etmediğin, senin sevdana gereksinimi olmayan o kadını neden seviyorsun? diye soruyordu. O ve kalbi akılına karşı inatla direniyorlardı. “Evet, değer”, diyordu, “yüz kere, bin kere değer!”. Çünkü o kadın yaşamından çıktığında kendisini tekrar ölü hayatların, mavisi ve güneşi olmayan günlerin beklediğini biliyordu. “Değer” diyordu, “herşeye değer! Uğruna ölmeye, çılgınlıklar yapmaya, deli divane olmaya, Kerem gibi yanmaya değer!”

Niçin mi? Sadece o kadını görebilmek için, sadece sesini duyabilmek için, sadece güzel gözlerine bakabilmek için, o sıcak, o çocuksu gülüşünü yaşayabilmek için. Onu görünce heycanlanmak, onunla konuşurken toy bir delikanlı gibi ne söyleyeceğini, ne diyeceğini şaşırmak için. Onunla birlikteyken, onu düşünürken tüm dünyayı, tüm kaygıları unutabilmek için.

Tektaraflı sevdaların seveni acılara boğabileceğini ta başından biliyordu ve o acıları ak kağıtlara dökerek, şiirleştirip, öyküleştirerek yenebileceğini düşünmüştü. Ama bunun olanaksız olduğunu kısa zamanda anlamıştı: Gerçek aşk kendini yazdırmıyor, kağıda dökülemiyordu. Ve o aşka tutsak, aşık olduğu kadın ona yasak olsa da, aşka ihanet etmemek için; insanı insan yapan o yüce duygudan yana olmak için; belki de sadece “onu seviyorum, o halde yaşıyorum!”, diyebilmek için, sonuna kadar direnecekti.

Hiç Bu Kadar Bekledinizmi?

  


Üniversiteli delikanlı kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon. Oyuncularla seyirciler arasında sahanın çizgisi var, o kadar yakındılar.. Delikanlı, bu güzel, bu tatlı, dünyalar şirini kızı ilk kez görüyordu takımda. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha farketti; uzun zamandır maçı değil o güzel kızı izliyordu.. Kız servis atarken, hemen önünden geçti. Göz göze geldiler. Kız gülümsedi. Delikanlı o yıllarda çok popülerdi. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir belki de kız ondan hoşlanmıştı. Ya da delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip takım karşıya geçince delikanlı yerini değiştirdi; o da karşıya geçti. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü. Kız da bu gidiş gelişleri farketmişti galiba. Bir kez daha gülümsedi, manidar. "Anladım" der gibi bir gülümseyişti bu..
 
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar tatlısı kızı düşündü. Pazar günü sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım!, o dünyalar şirini kızı görebilmek için. Delikanlı artık hiç bir maçı kaçırmıyordu. Dahası, kolejin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görebilmek için. Karşılaştıklarında çok hafif bir gülümseme, hafif bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı. Bir defasında yaptığına kendisi de günlerce gülmüştü. O gün tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arkasokaklara dalıp yıldırım hızıyla bir blok öteden tekrar kızın karşısına çıkmıştı. Kız bu defa iyice gülmüştü, karşısında sözümona ağır ağır yürüyen fakat nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda tüm cesaretini topladı, kaptana açıldı. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Mutlaka bir yerde bir şekilde tanışmaları gerekiyordu. O zamanlar bu işler böyle oluyordu çünkü. Kaptan "Tabi" dedi. "Bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz hem de tanışırsınız". "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı. "Mutluluk işte bu!"

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı. Konser gününü de asla unutamadı, o ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar. El sıkıştılar. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra yaparak delikanlı ile kızı yanyana düşürdü. İnanamıyordu delikanlı. O dünyalar tatlısı kızla yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu. Biraz önce tanışırken tuttuğu el bir karış ötesinde öylecene duruyordu. Delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken -o an tüm şarkılar dünyanın en romantik şarkısı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini. Her şey böyle güzel giderken yanlış bir hareketle onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı. Sanki kolu uyuşmuş gibi uzandı. Kolunu kızın oturduğu koltuğun arkasına koydu. Kızın omzuna değil; koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı. Bir kaç saç teli delikanlının eline dokundu. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu artık genç adamın. Dünyalar şirini kızın saç telleri ile temas halindeydi çünkü..

Konserden çıkarken kız şakalaştı. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık neredeyse. Yarın Adana`da maçımız var. Gözlerimiz sizi arayacak" Hayır aramayacaktı! Delikanlı o an kararını vermişti. Cebinde Adana`ya gidip geri dönecek ve hatta öğle vaktinde bir adana kebap yiyecek kadar parası vardı. Gece yarısı kalkan otobüse bindi. Sabah Adana`ya vardı. Maç saatine kadar başı boş dolandı durdu. Salona erkenden girdi; en ön sıraya, tam servis atılan köşeye en yakın olan yere oturdu. Takımlar sahaya çıkarken en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farketmedi bile onu. E tabi nerden farketsin ki. İkinci sette öbür tarafa geçtiler. Üçüncü sette kız farketti delikanlıyı. Suratında çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk ve biraz da gurur vardı sanki.. Maç bitti. Kızlar soyunma odasına, delikanlı da otobüs garına gitti. Tek kelime konuşmadan. Konuşmaya gelmemişti ki. Kız "Keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu. Hepsi o. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalardan birinde bir şiire rastladı. Daha doğrusu şiirden alınmış bir dörtlüğe. Anlatmak istediği her şey bu dört satırda saklıydı sanki. Bembeyaz bir kağıda yazdı o dörtlüğü. Öğleden sonrayı zor etti. Kolejin önüne gitti, kız karşıdan geliyordu. Koşarak yanına gitti. Kağıdı uzattı ve "Bu sana" diyerek oradan uzaklaştı. Kız, Necip Fazıl`ın dört satırını okuyordu:
"Ne hasta beklerdi sabahı,
Ve ne genç ölüyü mezar.
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar."

Ertesi gün delikanlı, tarif edilemez heyecanlar içinde kolejin önündeydi yine. Kız karşıdan geliyordu. Arkadaşları yoktu yanında bu sefer. Yalnızdı. Ona işaret ediyordu. Gözlerine inanamadı genç adam. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa? Evet, çağırıyordu işte! Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi genç kız. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle. Dünkü satırlar için teşekkürler. Herhalde anlamışsındır, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim hanginizden daha çok hoşlandığıma. Ve de şu anda onu terketmem için hiç bir neden yok." "O zaman karar verdiğinde, ve seçtiğin kişi eğer ben isem, hayatında başka kimse de yoksa, ara beni" dedi delikanlı teklemeden, ayrıldı kızın yanından. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan. Bir daha onu hiç görmeden..

AŞK ONURLU OLMALIYDI..

Günlerce, haftalarca, aylarca beklediği. Tıpkı kıza verdiği dörtlükteki gibi bekledi. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Ümitle, ümitsizlikle bekledi. Bazen öfkeyle de bekledi. Ama bekledi. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu. İki dörtlüktü şiir. İlki kıza verdiği kısmıydı. Bir kısım daha vardı o kadar. O dörtlüğü de bir kağıdın arkasına yazdı, cebine koydu. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu. Okullar açıldı, kapandı. Aylar, aylar geçti..

Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü. "Günlerdir seni arıyorum, işte sana haber: Artık hayatımda hiçkimse yok!". "Yaa" dedi delikanlı. "Yaa" dedi sadece. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzında yalnızca bu ses çıkmıştı: "Yaa" Cebinden, artık iyice eskimiş kağıdı çıkardı ve kıza uzattı. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi, "Bu da onun sonu." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okudu:
"Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme artık neye yarar?"

Aradan yıllar çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünür. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öyle bir sevgili yaratmıştı ki, artık kimse onun yerini dolduramazdı. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani? Ya da şiirin romantizmine kapılıp, bir delikanlılık jesti uğruna mı, mutluluğun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hala bilmiyor. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.

özledim bugün

Seni özlüyorum.
Gecenin en zifiri anında bile odamı aydınlatan bu aşkı özlüyorum en çok da her gün duyabilmek için çırpındığım sesini. Seni özlüyorum işte…
Her kavgamızın sonunda çekdiğim sancıları, seni kaybetmek korkusu yüreğimi bir bıçak gibi kestiği anları bile.

Seni özlüyorum kabul ettim artık bunu…
Gözbebeklerimin içine yerleşmişsin ve dünyada iyiye ve güzele dair ne varsa içinde sen varsın.
Meleklerin kanatlarında geliyorsun sen bana her gün, martıların gözlerinde. Bir papatya demetinin üstündeki uğur böceği oluyorsun, ayın şavkında, umudun mavisindeki en çok bu renge tutkunum bilirsin sen varsın.
Yüreğime işlemişim seni bir dantel gibi ince ince düğümlerle…
Çözülemezsin çözmem seni.
Oradasın orada kalmalısın.
Çünkü bir tek sen yüreğime yakışırsın.


 Her gün içimi ısıtan asıl sensin sıcacık ışıklarında tüm ruhumu saran, her yeni güne gözümü acar açmaz içine doluştuğunbir günaydınsın.
Seni özlemek dayanılmaz hale geldğinde bile hiç isyan etmiyorum.
Çünkü içimdesin ve seni göz yaşlarımla akıtmaya kıyamıyorum.
Özlemin sancılarıyla bedenim her gün ölse de aslında her güne yeniden doğuyorum.

Seni özlüyorum çünkü seni seviyorum hemde çok..
Doğrularını yanlışlarını sorgulamadan, bir çocuk yüreği gibi masumca yaşıyorum seni.
Bu hayata verdiğim her nefesde gittiğim her yerde sende benimle birlikte varsın.
O yüzden yalnızlık hiç bilmiyorum.
Asla değiştirmeden, en katıksız halinle seviyorum seni.
Özgürleşiyor aşkımız, sevdikçe büyüyor özledikçe yüceliyor.
İşte en çok bunu, özlüyorum seni sevmeyi özlüyorum.
Sevdikçe daha çok özlüyorum, özledikçe daha çok seviyorum.

Olaki yürürüm bir başka aşka

Olaki yürürüm bir başka aşka
Ya da yürürüm mavi olmayan bir gülüşe
Unutmaki tek aşk olduğum sensin
Aşık olduğum değil

Karanlıkla süzülüyor içime yıkım

Dur diyorum yıkılıyorum

Uçurumları baş ucuma koyuyorum sonra

Okşuyorum saçlarını rüzgarda

Sıcak, ılık bir koku siniyor yüreğime

Gitme diyorum gitme düşüyorum

Sonra beni soruyorlar bana

Tanımıyorum diyorum

Daha hiç karşılaşmadık

Aynı çizgide bilge sus umu dinliyorlar

Ben sustukca

Yazık, bir çığlığın doğuşu gibi ölüyorlar

Önce bir bir, sonra hepsi

Sonra  bir uçurumlar kalıyor birde yıkımlar

Verilen herşey borçmus gibi alınıyor

Önce bir bir, sonra hepsi

Sonra mı bir ben kalıyorum, birde yalnızlık

Uçurumlar, yıkımlar, ben ve yalnızlık

Zorlu bir savaşın unutulmuş cesetleri gibi

Yatıyoruz yan yana

Öpüşüyoruz, sevişiyoruz da hatta

Herşey oyunun yasaklarına uygun bir günah oluyor

Tek umudumuzu göğe gelin ediyoruz

Telli, kanlı düğün işte

Üşüyor saçlar biliyorum dargınmısın

Bu baharda mayısta bıraktığım gibi misin hala

Vurulmuş çocuk gibi büyümemiş yüreğinde hüzün

Hala kaçıyormusun zamansız

Gözlerini bırakarak birilerinde

Hala ellerinden tutup sevgileri

Dipsiz kuyuya salıyor musun ağlayarak

Küçücük bir dokunuşla son sevilen  olabiliyor musun

Kendin kadar aklımdasın

Hala öyle savruk bir gök

Hala öyle yerini yurdunu bulamamış bir mavi

Ve aşkını şaşırmış bir tanrı

Çoğalan sızısıyla mutlu bir yara

Öyle misin mavi gözlü sarı saçlı yoldaşım

Öyle bıraktığım gibi misin

Gerceği yakmada hala usta mısın

Yoksa çırak mı yanarken yalanda

Saçlarıma dolanan aydınlığımsın

Somutlaştıramadığım tek imgemsin şiirde

Anlattıkça eksilen tek anlam

Anlattıkça eksilen tek anlam

Hala bıraktığım gibi misin

Yoksa beni bıraktığın gibi mi

Kaç mevsimsiz kar düştü toprağıma

Kaç mevsimsiz kar düştü benim toprağıma

Hala bıraktığım gibi misin..?
 

terke dair

Öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki ne sevebilir ne terk edebilirsiniz.
Kör kütük bağlanmışınızdır aslında.
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır.
İç çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
Gözyaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır.
Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak…
Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır.
Sınırsız ve nihayetsizdir.
Ölmek var dönmek yoktur.
Gün gelir anlarsınız, içten içe bir şeylerin kanadığını.
Tutkulu sevdaların gizli hançeri başlar parıldamaya…
Orasından burasından eleştirmeye koyulursunuz,
Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa…
Başkalarını örnek göstermeye, "bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.
Aşkınızın gözü kör değildir artık.
Yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
"Eskiden böyle miydi ya."diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı.
Açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltınızdan.
Böyle sürmeyeceğini bilirsiniz, değişsin istersiniz.
O, sevgisizliğe yorar bunu… İhanete sayar…
Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
"Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler.
Bir zamanlar bir gülücüğüyle, alacakaranlığı ısıtan o rüya,
Bir kâbusa dönüşür birden…
Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size…
Hoyrattır bakmaz yüzünüze, zehir akar dilinden, konuşturmaz.
Sonuçlar, yargılar, mahkûm eder. Mühürler dudaklarınızı. Siler sizi defterden…
"iyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için…" dersiniz dinletemezsiniz.
Ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz ama böyle de sevemezsiniz.
İhanetten kırılmıştır kaleminiz, severek terk edersiniz.
"Madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra.
Mademki siz böylesine tutkun iken O hep başkalarını seçmiştir,
Mademki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir.
Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece.
Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre.
Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni…
Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur.
Delikanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini.
Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye.
Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla…
"bana ne… Kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre.
Ama sonra…
Ansızın kulağınıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından,
Süzülüp gelen bir korku hatırlatır onu yeniden.
Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder, ağlarsınız.
Kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi,
Yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh şarap içmeyi…
Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız…
Sular kulağına fısıldasın diye.
Dönüp, "seni hala seviyorum" diye bağırmak gelir içinizden.
Dönemezsiniz.
Görmedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu.
Ne onunla olur, ne onsuz…
Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu,
Hem "ne olacak sonunda" kuşkusu.
Böyle sevemezsiniz,
Terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz!

GÜL VE MEKTUP

Merhaba,
Merhaba uzakların nazlı ve şirin papatyası,
Asi ve hırçın bir bulutun fırtınası,
Merhaba sılamın mavi rengi,
Aksi çiçeğim, doğunun buğulu rüyası,
Sırrım ve gizemim, son limanım merhaba.

Tarifini yapmalı yeniden,
Seninle sevdanın
Ve bu sevdaya
Hiç ayrılık,
Hiç hüzün,
Hiç mutsuzluk,
Hiç acı
Hiç özlem katmadan
Yaşamalı yeniden…

Bir bilsen kaç soru işareti gelip yordu beynimi, kaç tane yarım şiir bıraktım hasrete dair, görseydin kaç geceyi kapımın önünde geçirdim yıldızlara dalarak. Dinlediğim her aşk şarkısına eşlik ettim ve her ayrılık şarkısını, her özlem türküsünü sana hediye ettim.
Ağır geldi akşamların yalnızlığı, umudumu kuşların kanadına, umutsuzluğumu toprağa armağan ettim. Kuşlarım sana geldi mi bilmem ama umutsuzlukla başım dertte. Ellerimle bakıp büyütmeliyim, gözümden sakınmalıyım umudumu ve sana saklayabilmeliyim ki sen bulduğun zaman sevincine hazır olabilmeliyim.
Yüreğimizde bir nisan yağmuru, tüm heybetiyle oluşan gökkuşağı, hafif ıslanmışız, caddeler boş, yoldayız. Toprak kokusu, tazelik, çiçekler, yan yanayız, zaman durgun bir göl gibi, yürüyorum gelmiyorsun bekliyorum sen yürümeye başlayınca ben gidemiyorum. Nasıl bir rüya bu, hem hiç uyanmadan devam etsin diye bekliyor bir yandan bedenimize hükmedemiyoruz.
Kimi günler çocuklar ellerinde güller bana doğru koşuyorlar, gülleri uzatıyorlar, güllere bakıyorum, ne kadar masumlar. Gülleri almak istemiyorum çocuklar üzülüyorlar ama bilmiyorlar ki elime aldığım her gül seni anımsatıyor bana ve ben dallarından kopmuş güllerin hayatlarının kısa olacağını biliyor, kahroluyor, için için ağlıyorum. Çocuklara da seni anlatamam ki, gülleri almıyor çocukların başını okşuyor ve içim buruk gülümsüyorum sana gülümsediğimi düşünerek.
Ayrılık ve acı neden hep aşkla beraberdir, neden aşk kedere arkadaşlık eder ve neden aşk, yüreğimize gelirken hasreti ve özlemi yanında getirir ve neden aşkın diğer yüzü hüzündür?
Gerçekler acıdır bazen ve acıtır. Aslında gerçeğin kendisi tatsızdır ona acı ya da tatlı olmayı biz emreder ve yükleriz. Bırak acı olsun, biraz hüzün, biraz keder olsun. Acı olgunlaştıracak, hüzün yaramızı kapatacak, keder sevgimizle heder olup yok olacak.
Sırrım ve gizemim,
Sanırım neşe, mutluluk, sevinç ve heyecan dolu bir mektup olmadı ama yüreğimden oldu, gönlümün en gizli yerinden oldu. Sahte değil saf ve temiz oldu.
Olsun be uzakların gülü, saklı bir şehrin saklı maşukuyum ben, yeri gelir böyle dolar, hüznü yazar, yeri gelir sağanak bir yağmur olur neşeyi yazarım. Şairlikte var hani ve her şair biraz divanedir de, sen divaneliğimize, şairliğimize ver.
Mutlu kal yağmur bulutu,
Sevinç yoldaşın olsun, hüzün bahçene uğramasın.
Seni hatırlayan bir kalp her zaman olacak, biliyorsun değil mi? O titreyen gülüşünü hisseden bir yürek var hissediyorsun değil mi? Mekânın uzaklığına rağmen sıcacık bakışını görebilen bir çift göz bu dünyaya kapanıncaya kadar olacak görüyorsun değil mi? Yaşadığını ve varlığını mutluluklarına ekleyecek bir yürek var duyuyorsun değil mi?
Neler duymak isterdin şimdi benden? Belki şu an bilemiyorum ama, ne dil seni anlatmaya, ne göz seni görmeye, ne el sana dokunmaya kıyamaz bence. Nadide bir çiçeksin işte böylece gül bahçemde bu yüzden ne veda ediyorum sana, ne hoşça kal diyorum, ne söylememi istersen onu söylediğimi düşün yeter…

KARANLIĞI YIRTAN KIVILCIM

 

                AĞlAma bEbEğim….KıyaMaMam SAna….

                                                                    Aldırma öyle
seni karartan koyuluklara
henüz tomurcukken sen sevimli bebe
açılacaksın
aklayacaksın
duygularına yük olan
koyu karaları
serpileceksin
dağıtacaksın
soluduğun nefesinle
göreceksin
o
sensin işte
karanlığı yırtan kıvılcım

git

Aşkın resmi

Ayrılık

Mavi iskele