Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Edebiyat'

Çanakkale Savaşı Anıları

12 Nisan 2008 Cumartesi Yorum yok »

  

 

İngiliz ordusuyla Çanakkale’ye gelen Ellis Ashmead Barlett’in Çanakkale Gerçeği isimli kitabından.. [Yeditepe Yayınları.]

Barlett, daha karaya ayak basmadan, şu satırları yazmıştır: “Bundan önceki Haçlı Savaşları, başarı yönünden o kadar kayda değer değildir. Halbuki bu sonuncu ve en büyük Haçlı Seferi, Ortaçağ şövalyelerinin intikamını alacaktır.” [Sayfa 78]

 

İngiliz taarruzundan sonra ele geçirilen Türk siperlerini gezerken, gördüklerini kayda geçirir:

“Bir köşede tüfeklerini dizleri üzerine aykırı koymuş ve birlikte oturmuş yedi Türk askeri vardı. Bunlardan biri, arkadaşının boynuna kolunu dolamış ve yüzüne mütebessimane bakıyordu. İşte bu anda ölüm, bu yedi arkadaşı avlamıştı. Bunların tamamı sanki uyuyor gibi görünüyorlardı, çünkü bu yedi Türk askerinden ancak birinde yara izi gördüm.” [Sayfa 193]

Ellis Ashmead Barlett, bir başka saldırıyı anlatıyor: “Cuma günü akşamı, ordumuz, siperlerden kudurmuşçasına bir şiddetle fırlayarak Türklerin merkezine, sevinçli çığlıklarla bir süngü hücumu yaparak, siperler içindeki düşman askerlerinin tamamını süngüden geçirdi. Maori yerlileri (Yeni Zelanda yerlileri), gecenin karanlığı içinde kendi dillerinden harp şarkıları söyleyerek düşmana hücum ettiler ve onları dehşet içinde bırakarak hepsini süngüden geçirdiler. Kalanları da tüfek dipçiği ile yok ettiler. Bu hareketleriyle Maoriler, imparatorluğumuzun sarsılmaz olan zincirine seçkin bir halka daha ilave etmiş oldular.

Pazar günü, seherle beraber askerlerimiz tekrar hücuma geçtiler. Maorilerden bir kaçı muharebenin şiddetinden kudurmuş bir hale gelerek Türklere yanaştılar ve tüfeklerinin dipçiğini Türklerin kafalarına vurarak onlardan bir çoklarını yerlere serdiler. Türkler, bu vahşi ve zalim muamele karşısında yerlerinde duramayarak canlı ve sağlam kalanlar firara başladılar.

Her ne olursa olsun bu, muharebenin pek şanlı ve güzel bir icraatı idi.” [Sayfa 224]

 

”Türkler hala bu siperin ilerisini ellerinde tutuyorlardı ve Maoriler onların seslerini duyabiliyorlardı. Öncüler onlara doğru ilerlediler ve Yüzbaşı Dansey ‘Haydi, saldırın!’ deyince, bu küçük grup saldırdı. Eski Maori savaş şarkısını bağırarak söyleyip, süngüleriyle hücum ettiler:

‘Ka mate, ka mate! (Ölürüm, ölürüm!)

Ka ora, ka ora! (Yaşarım, yaşarım) …

Oradaki Türklere saldırdılar. Şarkılarını bitirecek nefesleri kalmamıştı, sadece süngüleri saplamaları gerekiyordu. Askerler, bir grup ölüm meleği gibi kendilerini düşmanın üzerine attılar. Süngü ve tüfek dipçikleriyle siperi temizlediler; sadece ölüler ve ölmek üzere olanlar kaldı. Bir kaç Maori öldü, fakat zafer onlarındı.Ka mate, ka mate! ”

[James Cowen, The Maoris ın the Great War, Auckland, 1926, sayfa.40-41]

anzacsite

 

 

EĞİTİMCİNİNİ KÖŞESİ 1′İN YORUMU:

 

”İŞTE BU VATAN BÖYLE KAZANILDI”

TÜM ŞEHİTLERİMİZİN YERİ CENNET OLSUN…”

 

 

DAHA FAZLASI :  GOOGLE’DEN ASIL SİTE İÇİN:

EĞİTİMCİNİN KÖŞESİ 1 YAZIP ARATTIRINIZ.

Sahibini Arayan MERMİ - (Cephe Anıları)

22 Ocak 2008 Salı Yorum yok »

 

Mart 1921 - İnönü Ovası. İnsanın İflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş’un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu. Ethem Çavuş, 75 mm’lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.

Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi namluya sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı. Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.

Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4.Alay, 2.Tabur, 8.Batarya. 26 Rebiyülahir 1339 - İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara’daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.

Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının "kalem" dedikleri demirle desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı: "Aksekili Ethem Çavuş. 8.Alay, 3. Tabur, 1. Batarya. 20 Recep 1339 - İnönü."
Beş gün sonra Ankara Atölye’nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi. Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı:

- "Kâmil Usta! Müjdemi İsterim! Senin yavru cepheden dönmüş!".

Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır duaları ediyorlardı. Ustalar, İş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" deyip işlerinin başına döndüler.

Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi. Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı. Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.

Eylül 1922 - Ankara. Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, İstiklâl Savaşının her zorlu durağından Ankara’ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu. Türk ordusunun İzmir’e girdiği gün Ankara’da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay, 2. Tabur, 8. Batarya. 12 Muharrem 1341 - Banaz" yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular:

"Bismillahirrahmanirrahim.

Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah’a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir’e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz’daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum.

Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar’ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuş’un ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.

Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun.

Yüzbaşı Muhsin Talât
4. Alay, 2. Tabur, 8. Batarya.
14 Muharrem 1341 - Salihli"

Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.

Kamil Usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.

Ocak 1923 - Ankara. Savaşının bitmesinin ardından Ankara’daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların İçinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı.

29 Ekim 1923 - Ankara. Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş’un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat’ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi:

- "Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım!"

Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.

- "Evet teğmenim? Sizi dinliyorum."

Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı:

- "Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim."

Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti. Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, …97, 98, 99… On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi.
Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara’nın her duvarından yankıyıp dört yıllık İstiklâl Savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile…

 

Türk Askerinin Şerefini Nasıl Koruduğunun Kanıtı

17 Ocak 2008 Perşembe Yorum yok »

 

Türk ordusu Kütahya-Eskişehir savaşlarına hazırlıklar yaptığı sıralarda geçen bir olay
İstanbul Hükümetinin harbiye nazırı Ziya Paşa her zamanki yumuşaklığı ile ”Beyler…” dedi. ”ingilizlere kafa tutamayız.adamların hiç şakası yok.Daha geçen gün bir bahane icat ederek izmit’i tekrar işgal ediverdiler.”
Sarı atlas döşeli büyük oda,nezaretin ileri gelen subayları ile doluydu.Hürriyet ve itilaf partisinin birkaç gerici subay dışında hepsi,Anadolu’ya geçmeye çoktan hazır, Ankara’nın İstanbul’da kalmalarını gerekli gördüğü namuslu askerlerdi.Kapı açıldı,kapının boşluğu içinde yaver göründü:
-Emrettiğiniz yüzbaşı geldi efendim.
-İçeri al
Nazır subaylara bilgi verdi.
-Az önce sözünü ettiğim talihsiz olayın faili…
Yüzbaşı bekletmeden içeri girdi,kaygılı bakışlarla kendisini izleyen subayların arasından hızla geçerek nazırın masası önünde durdu,selam verdi:
-Yüzbaşı Faruk,İstanbul.Beni emretmişsiniz
Nazır önündeki bir yazıya bakarak yumuşak bir sesle ”Oğlum,dün akşam Beyoğlu’nda,İngiliz İnzibat subayı teğmen Miller’i selamlamamışsın.doğru mu?’
-Evet efendim doğru
Nazır,dürüst subaya babacanca yol gösterdi:
-Herhalde görmediğin için selamlamadın değil mi çocuğum?
-Hayır efendim gördüm
Nazırın canı sıkıldı.
-Niye selamlamadın öyleyse? Selamlamanız için emir verilmişti
-Rütbesi benden küçük olduğu için selamlamadım paşam.Askerlik töresi gereğince onun beni selamlaması gerekmez miydi?
Ziya Paşa derin bir kederle ellerini açtı:
-Askerlik töresi mi kaldı a yavrum.adamlar galibiyet haklarını kullanıyorlar.İngiliz komutanlığı bu sabah olayı protesto etti.Mesele çıkarılacak zaman değil,hemen. Şu müzevir teğmeni bul da özür dile,olayı kapatalım.
Başıyla çıkmasına izin verdi.Ama yüzbaşı yerinde kıpırdamadı:
-Paşam bir de beni dinlemenizi rica ediyorum.
Nazır bıkkınlıkla ‘’söyle bakalım ” dedi.
-Balkan savaşında teğmendim,Çanakkale’de üsteğmen,Suriye cephesinde yüzbaşı oldum.Ben bu rütbeleri tek başıma savaşarak almadım.Her rütbemde binlerce şehitin ve gazinin hakkı var.Onların hakkını korumak namus borcumdur.Beni affedin özür dileyemem.
Harbiye nazırı bozuldu:
-Anlamadın galiba,harbiye nazırı olarak sana emrediyorum.
Yüzbaşı sukunetle ”anladım efendim” dedi,apoletlerini bir hamlede söküp nazırın masasına bıraktı:
-Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim.
Selam vermeden dönüp kapıya yürüdü.Oturan subayların,İstanbul’u tutan birkaçı dışında,hepsi saygıyla ayağa fırladı.Hepsinin rütbesi yüzbaşından büyüktü.
Gözleri dolarak , yüzbaşıya selam durdular..

 

1923türkden alıntı

Çanakkale Savaş Resimleri

8 Ocak 2008 Salı Yorum yok »

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1923türk

DAHA FAZLASI

29 Aralık 2007 Cumartesi Yorum yok »

http://berkantayhan.blogcu.com/ ‘da…

92 yıl önce Çanakkale Savaşı sırasında bir Türk subayının verdiği mesaj

28 Aralık 2007 Cuma Yorum yok »

 

92 yıl önce Çanakkale Savaşı sırasında bir Türk subayının verdiği mesaj, hem savaşın psikolojisini yansıtırken, hem de İslâm dünyasının o dönemdeki zor durumuna dikkati çekiyor. Ayrıca umudu hiçbir zaman da kaybetmemeyi de vurguluyor. Bu belgeyi günümüze ulaştıran Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gazisi Kd. Başçavuş Nurettin Peker’i rahmetle anıyorum. İşte Çanakkale Savaşı’nda 14. Kastamonu Tümeni Komutanı Yarbay Kâzım (Karabekir) Bey’in Kurban Bayramı’nda tümenine yazdığı bayram tebriği….

Kerevizdere (17 Ekim 1915)

Yarın Kurban Bayramıdır.
Yüzbinlerce muvahhidinin Kâbe-i Muazzama’da dergâh-ı ulûhiyete yöneldiği, rahmet-i ilâhiye kapılarının âlem-i İslâm’a açıldığı gündür. İngiliz vahşeti, Fransız denaeti, Rus zulüm ve esareti milyonlarca İslâm kardeşimize bu sene Kâbe-i Muazzama’nın yollarını kapadı.
Bu melanet elbette gayretullaha dokunacaktır. Ordu-yı İslâm pek yakında mansur ve muzaffer olacaktır. Gelecek yılın bu günleri, dörtyüzmilyon ehl-i İslâm hür, müstakil ve müttehit, livaü’l-hamd-i Ahmedî altında, Al-i Osman bayrakları sayesinde, müştak ve müftehiri olduğu, Beytullah’a kavuşacak, “lebbeyk!” diye haykıracaktır.

Her evde, her bucakta, tehliller, tekbirlerle kurbanlar kesilirken, biz de Kerevizdere kurbanlarımıza ve şehit kardeşlerimize fatihalar gönderelim. Bizler ya şehitlik ya da gazilik duygusuyla Hakk’a bel bağlayalım. Tâ ki dinimiz kurtulsun, namusumuz masum kalsın. Nâm-ı millet yükselsin. Vatan ebedi şan ve şeref bulsun.

Bu mübarek gün vesilesiyle zabitan ve efrat arkadaşlarımın gözlerinden öper cümleyi tebrik ederim.

14. Fırka Komutanı
Kaymakam Kâzım Karabekir

Bu fırka Balkan Harbi’nden sonra, Yanya’dan Kastamonu’ya dönmüş, daha sonra Çanakkale Savaşı’na katılmıştır. Zaferden sonra Kafkas Cephesi’ne oradan da Irak Cephesi’ne gitmiş, Ali İhsan (Sabis) Paşa’nın 6. Ordusu’nda çok sayıda kayıp vermiş, mevcudu 5-6 kez yenilenmek zorunda kalınmıştır. 30 Ekim 1918’de çok sayıda asker ve subayı İngilizlere esir düşmüş, bir kısmı da Musul’a geri çekilmiştir. Tümen daha sonra İstiklâl Harbi’ne katılmıştır.

Bu tebrik notunun günümüze ulaşmasını sağlayan Gazi Kd. Başçavuş Nişantaşılı Nurettin (Peker), Balkan Savaşı’nda İşkodra’da, sonrasında Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de (Arıburnu ve Kerevizdere’de) çarpışmış burada yaralanması üzerine İstanbul’a askeri hastaneye gönderilmiştir. Tedavi edildikten sonra yeniden birliğine katılan Gazi Nurettin Bey, Kafkas Cephesi’nde, sonrasında Irak Cephesi’nde çarpışmış, oradan da İran Harekâtına katılmıştır. Tekrar Irak Cephesi’ne dönen Nurettin Bey, cephenin çökmesiyle 1918 sonlarına doğru İngilizlere esir düşmüş Basra ve Hindistan’daki esir kamplarında üç seneye yakın kaldıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa’nın İngilizlerle yaptığı esir değişimi sonucunda İstanbul’a dönerek esaret hayatı son bulmuştur.

Kurtuluş Savaşı’na gönüllü olarak katılan Nurettin Bey, Sakarya Cephesi’nde büyük yararlılıklar göstermiş, tekrar yaralanmış, kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edilmiştir. 1912’de Balkan Savaşı ile başlayan ve birçok cephede 11 yıl süren askerlik hayatı, 1923’te Cumhuriyet’in ilân edilmesiyle sona ermiştir.

Bu belgeyi bana veren merhum Gazi Nurettin Peker’in oğlu Orhan Peker Beyefendiye çok teşekkür ederim . Kendisi babasından kalan belgelerden, tuttuğu notlardan arşiv oluşturmuş üzerinde çalışıyor. Uygun bir zamanda yayınlamayı düşünüyor. Umarım bu notlar ve belgeler kısa zaman içerisinde yayınlanır, genç neslimiz hayatı inanılmaz zorluk içerisinde geçen, cepheden cepheye koşan, yaralanan, ölümle defalarca burun buruna gelen, esaret hayatı yaşayan ama umudunu hiçbir zaman kaybetmeyen bu gazimizi ve onun şahsında zor geçen o günleri okuma, anlama fırsatı bulur.

Duryolcu.com

MUTLAKA BAKINIZ…

5 Aralık 2007 Çarşamba Yorum yok »

http://berkantayhan.blogcu.com/

 

 

Conkbayırı - Welligton Taburu

21 Kasım 2007 Çarşamba Yorum yok »

Conkbayırı - Welligton Taburu - Yeni Zelanda makinalı tüfekleri - 760 askerinden sadece 70’i yaralanmamıştı…

 

Conkbayırı’ndan manzara nefes kesicidir. 8 Ağustos 1915 gününün tan vakti buraya tırmanan Welligton Taburu – Yeni Zelanda Anıtı’nın üzerinde yazıldığı gibi ‘Dünyanın Öbür Ucundan Gelen’ askerler olan – bir an için bulundukları yer ve gördükleri manzara karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Onlar Conkbayırı’nı, zayıf bir direniş sonrasında ele geçirmişlerdi. Ele geçirilmesi seferin esas amacı olan, Çanakkale Boğazı’nın uzun ve dar geçişi, buradan doğuya doğru uzanıyordu. Türk ateşi onları ezmeden önce, Wellington Taburu’nun o anın tadını çıkarmak için çok az vakitleri vardı.

Conkbayırı Muharebesi , 8 Ağustos 1915

Eğer Yeni Zelandalılar Conkbayırı’nda büyük bir kuvvetle takviye edilene kadar dayanabilselerdi, Gelibolu seferinin sonucu değişebilirdi. Wellington Taburu, 8 Ağustos günü boyunca birbiri ardına gelen Türk hücumları karşısında bir siperi savundular. Onların başında, seferin en tanınmış Yeni Zelandalı askeri olan 53 yaşındaki Yarbay William Malone vardı. Malone, askerleriyle beraber, tüfekler ve süngülerle savaştı ve o gün öldü. Charles Bean şunları yazdı: “O sabah tepeyi ele geçiren Wellington Taburu’nun 760 askerinden sadece 70’i yaralanmamış veya hafif yaralı olarak döndü … Onlar sadece fısıltı halinde konuşabiliyorlardı … gözleri çökmüştü … bazıları dayanamayıp, ağlıyordu.” Diğer Yeni Zelandalı askerler, 9 Ağustos boyunca kararlı bir şekilde Conkbayırı’nda tutundular, ancak hiç bir takviye kuvveti yardımlarına gitmedi.

Yeni Zelanda Anıtı ve Atatürk Anıtı, Conkbayırı

Yeni Zelanda Anıtı’nın karşısında, elinde bir kamçı olan ve 8 Ağustos günü Conkbayırı’ndaki komutayı devralan büyük önder Albay Mustafa KemalATATÜRK’ün - büyük bir heykeli vardır. Elindeki son takviye birliklerine dağa gitmeleri emrini verdi ve 10 Ağustos 1915 gününün tan vaktine yakın bir saatte, askerlerinin önünde hızlı adımlarla yürürken, kamçısını havaya kaldırdı. Şunları söyledi: “Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur … Siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız.” İşaretle beraber güçlü bir Türk karşı hücumu, Conkbayırı’nın doruğunu aştı ve Yeni Zelanda makinalı tüfekleri tarafından durduruldukları yer olan doruğun diğer tarafından indi. Ancak Conkbayırı kurtarılmış ve hiç bir Müttefik askeri bir daha asla bu yükseltilere ayak basamamıştı.

 

 

Hatay sorununda Fransızların zorluk çıkardığı günlerdi.. Atatürk

14 Kasım 2007 Çarşamba Yorum yok »

 

 

 

Hatay sorununda Fransızların zorluk çıkardığı günlerdeydi. Atatürk, sofrasına çağırdığı Fransız Fevkalade Komiserine içini döküyordu.

- Hatay işi, benim kişisel davamdır. Beni üzüyorsunuz. Korkarım ki, beni meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız.

Atatürk bu sözleri Türkçe olarak yüksek sesle söylüyor ve herkes dinliyordu. Hazır bulunanlardan Kazım Paşa da onun sözlerini Fransızca’ya çeviriyordu. Atatürk’ün “Beni Üzüyorsunuz” sözü salona yansır yansımaz arka sıralarda bulunan bir genç ayağa kalkarak:

- Atatürk! Üzülme arkanda biz varız, diye bağırdı.

Atatürk birden başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Kaşları kalkmış, ürkünç bir çehre almıştı. Salon birden derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes Atatürk’ün gence sinirlendiğini sanıyordu. Oysa tam bu sırada gözlerini gence diken Atatürk, onun bu sözüne karşılık olarak:

- Biliyorum çocuğum, onu bildiğim için böyle konuşuyorum, diye karşılık verdi.

Ali Kılıç

Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.91-92

ÇANAKKALE SAVAŞI ANILARI

11 Kasım 2007 Pazar Yorum yok »

 

’Türkler hala bu siperin ilerisini ellerinde tutuyorlardı ve Maoriler onların seslerini duyabiliyorlardı. Öncüler onlara doğru ilerlediler ve Yüzbaşı Dansey ‘Haydi, saldırın!’ deyince, bu küçük grup saldırdı. Eski Maori savaş şarkısını bağırarak söyleyip, süngüleriyle hücum ettiler:
‘Ka mate, ka mate! (Ölürüm, ölürüm!)
Ka ora, ka ora! (Yaşarım, yaşarım) …’’

 

 

 

‘’Türk top mermilerini pek önemsemeyen anzak askerleri, katırların çelik nallarının korkusuyla yaşıyordu. Askerlerin, Hintli katırcıların “Tekme atmaz! Tekme atmaz!” uyarılarına itimat etmeyerek, siperden çıkıp, nakliye katırlarıyla karşılaşmaktansa vurulma riskini yeğ tutmaları alışılmışın dışında değildi.’’
[Fred Waite, The New Zealanders at Gallipoli, Auckland, 1921, sayfa. 192-193]

 

Düşman , ileri karakollara Anzak Koyu’nun kuzey ucundan, Kuzey Plajı’nın arkasını boydan boya kesen ve Big Sap (Büyük Siper) adıyla bilinen uzun ve derin bir siperler yoluyla ulaşılıyordu. Türk keskin nişancıları plajın büyük bölümüne ateş edebildikleri için böyle bir siper ölmemek için onlara gerekliydi.

 

 

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.