Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


Kategori : 'Edebiyat'

hayat

24 Temmuz 2008 Perşembe 2 Yorum »

Hayat;
Bir yaşam öyküsüne katlanılamayacak kadar
uzun!
Bir gülümseyişe,
bir kıpırdanışa,
bir dokunuşa
vakit ayıramayacak kadar
kısa!

Hayat;
Gerçekleri sırtlayıp
taşıyamayacak kadar
ağır.
Bir kuşun kanadına konup ta
ona bile hissettirmeden
uçabilecek kadar
hafif!

Hayat;
Her anını
dibine kadar yaşamaya
çalışmak için nefes nefese
koşturmayı
göze alacak kadar
dolu,
Bütün yaşadıklarının
sadece bir hayal olduklarını hissettirecek kadar
boş!

Hayat;
Koskoca ömürde
"bir yalnız gün daha
nasıl geçecek,
şu saatler nasıl bitecek“
diye şikayet edebilecek kadar muamma!
Göz açıp kapayıncaya kadar
geçen sürede
nihayete erebilecek kadar da
basit!

Hayat;
Kendini oluşturan
her büyüyü,
her cazibeyi,
her rengi,
yürekleri hoplatacak,
kanlarımızı kaynatacak
kadar parlak ve güzel!
Gözlerimizi acılarla,
hüzünlerle,
ayrılıklarla,
ölümlerle
buluşturduğumuzda,
sadece iki renk!
Gri ve siyah!

Hayat;
Her anını tuvallere, yazılara, şiirlere, gösterilere döküp
sergileyebileceğin kadar
sanat!
Tek bir uyanışta,
görevinin
tek bir oyundan ibaret
tek bir rol olduğunu
fark edebileceğin kadar da
kısır ve monoton!

Hayat;
Senin tek bir "evet" inle
başkalarına bölüştürüp sunabileceğin,
nefes alıp verişlerinle
"paylaştırabileceğin" kadar
hayret verici ve cömert!

Tek bir "hayır" ınla
herşeyi mahvedebileceğin,
yok edebileceğin kadar da cimri ve densiz!

Hayat;
Gerçek yaşam öykülerine
katlanabilecek gücü bulup,
bulaştırıp, daha da
büyüğünü oluşturabilecek kadar
heybetli ve zor,
Her şeyden vazgeçip
"yaşama veda etmeyi isteyecek" kadar da güçsüz ve zayıf

Hayat;
Sevmeyi bilecek, bilmiyorsa öğrenecek
tadacak, sunacak, paylaşacak
..ve böyle sevgilerle, bütün sevgileri
çoğaltabilecek kadar
anlam’lı…

Nefreti seçip, sıçratmak,
sıçrattıkça da o pisliğe
bulaşacak kadar
anlam’sız…

Hayat;
Gerçek yaşam öykülerine katlanmaya değecek kadar
"Yaşanmaya değer"
Hayat;
onu kısaltmanın haksızlık olduğunu anlatacak kadar öğretici,
Bir daha
bulunmayacak, yaşanmayacak
kadar "tek"…

Hayat

Sadece
senin dilediğin kadar uzun!
Sadece
Senin dilediğin kadar kısa!
Mıdır?
Uzat ellerini ve tut!
Sadece o kadar yakınlıkta!
Tüm uzakları
"yakın" etmek senin hakkın.

Yani
Hayat bir sınav
Başarı ellerinde
Yakala ve bırakma

hayatı tersden yaşamak istermisiniz?

24 Temmuz 2008 Perşembe 3 Yorum »

Süphesiz ki yasami tersten yasamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasil mi ?

Cami’de uyaniyorsunuz. Bir tahta sandik içersinde, herkes karsinizda saf
durmus, iyiliginize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmis vaziyette.

Tabuttan dogruluyorsunuz, yasli, olgun ve agirbasli olarak.

Herkes etrafinizda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
hazir.

Arabaniza kurulup evinize gidiyorsunuz. Dogar dogmaz devlet size maas
bagliyor, aylik veya üç ayda bir maasinizi aliyorsunuz. Ne güzel, hazir
maas, hazir ev….

Altmisli yaslara kadar hersey garanti, huzur içinde yasiyorsunuz.

Sagliginiz gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.

Bir gün çalismak istiyorsunuz ve ise ilk basladiginiz gün sizehosgeldin
hediyesi olarak bir plaket ve altin kol saati veriyor patronunuz..

Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan
olarak ise basliyorsunuz.

Herkes karsinizda elpençe divan…

Vücudunuzda da bazi hosa giden hareketler de basliyor. Gittikçe zayifliyor
forma giriyorsunuz.
Diger hormonal aktiviteler artiyor, fevkalade…..
Aman ne güzel günler basliyor…

Derken birgün patron size artik Üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu
arada Babaniz ortaya çikmis, "fazla çalistin" diyor "artik eve dön, isi
birak, okumaya basla, harçiligin benden olsun…"

Keyfe bakar misiniz ?

Okudugunuz dersler gittikçe kolaylasiyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem
basliyor.

Partiler, Diskotekler, Kizlarin sayisi artiyor.

Derken Anne ve Babaniz sizi götürüp getirmeye basliyor, araba kullanma derdi
de yok artik….

Günün birinde sizi okuldan da aliyorlar, "evde otur, keyfine bak,
oyuncaklarinla oyna" diyorlar…Mamaniz agziniza veriliyor, zaman zaman
altinizi bile temizliyorlar, hatta bu durum
aliskanlik yaratiyor ve hiç tuvalet kullanmamaya basliyorsunuz.

Derken Anneniz bir gün size süt verme kararini aliyor ve baska bir keyifli
dönem basliyor.
Mama artik her yerde, her an ve en taze seklinde hazir.

Bir gün karanlik ilik ve sicak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için
agzinizi açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sicacik,
yumusacik, gürültüsüz ve partirtisiz bir ortamda yasiyorsunuz.

Küçülüyor, küçülüyor, ufacik bir hücre halini aliyorsunuz.

Ve günün birinde müthis bir olayla hayatiniz bitiyor….

Can Yücel

Sende ”onlar gibisin”paranoyası.”okumaya değer”

13 Nisan 2008 Pazar 1 Yorum »

Hepimizin geçmişi açılmamış bir sandık gibi değil mi?
Yeni bir insan girince hayatımıza bilemiyor ne ile karşılaşacağını…
‘Ya içinden hazine çıkarsa?‘ umudu besliyor bize karşı…
Oysa bilmiyor geçmişimizde ki yıkılmışlıkları…
Ve göremiyor kalbimizde ki eski aşk harabelerini…
Özellikle kızlar hassastır bu konuda…
Tamir etmeleri zordur geçmişi…
Bir türlü kendini toparlayamaz içlerindeki yıkık binalar…
Çok iyi bir müteahhit olmanız gerek,
Bir kızın kalbinde ki geçmiş depremin izlerini tamamen silebilmeniz için…
Bir erkek güçlüdür kıza nazaran… Var gücü ile çalışır…
Kızın içinde ki binayı tamir eden müteahhit olur,
Taş taşıyan işçi olur, işçiye kum taşıyan kamyon şoförü olur…
Bu tipteki erkekler her türlü zorluğu üstlenebilirler… Dediğim gibi güçlüdürler..
Ancak bir yükü kaldıramazlar… O yük ki geceleri beynini kemirir…
Kendinden şüpheye düşürür kalbini kırdığı kadar…
Bu türde ki erkeklere söylenecek son söz ” Sende onlar gibisin! ” dir…
Oysa daha yeni doğmuş bir çocuk gibidir hayatınızda…
Hem size şefkat vermektir tüm derdi,
Hem de sizden bir bebek gibi şefkat almak…
”Benden önce ki hayatını unut… Artık ben varım” diyebiliyorsa bir de,
Sakın bu sözü ona sarf etmeyin…
Seviştikten sonra sarılır size mesela, sırtını dönüp yatmaz…
Sabah size kahvaltı hazırlar tüm neşeli hali ile…
Sizi bir dakika gülümsetmek adına bin bir şaklabanlık sergiler…
—Seni seviyorum…
—Korkuyorum… Sende onlar gibisin…
—Seni çok seviyorum… İncitmek istemiyorum…
—Çok korkuyorum… Sende onlar gibiysen.
Korku,
Bu kör olası duygu içinde bile olsa sarf etmeyin bir erkeğe bu sözü…
Zaman tam bir işkenceye dönüşür erkek için,
Ve ölüm şeklinde gösterir aşk suretini geceleri…
Hep aynı soru, hep aynı kuşku, hep aynı çıldırtıcı duygu…
—Acaba bende mi onlar gibiyim?
Onlar gibi miyim?
Onlar
Gibi

..
.
Sahi onlar kim? Onlar geçmiş… Oysa ben gelecek bile değilim…
Ben onun bugünüyüm… Dününden mesul değilim,
Yarın içinse yargılanamam… Çünkü bu adil değil…
Ne kadar güçlü olursa olsun yıkılır binalar…
Hiç bir kuvvet bir arada tutmaya yetmez içinde ki aşk kırıntılarını…
Küçük bir tahtakurusu gibidir bu hain soru!
Eninde sonunda yer ve bitirir koca binayı,
Onlarca yıl sürse bile…
Önce müteahhit vazgeçer…
” Madem yaptığım evi beğenmeyecek, neden yapayım? ”
Sonra inşaatta çalışan işçi…
” Bir ömür beni evi yıkanlar gibi görecek, neden yapayım?”
En son ise kamyon şoförü vazgeçer…
” Daha malzemeleri getirirken bile beni evi yıkanlar gibi görmeye başladı,
Neden getireyim?”
Günümüz kızlarının hastalığı… ‘Sende onlar gibisin‘ paranoyası…
Söyler misiniz? Onlar gibi olmayan kaç erkeği onlar gibi yaptınız?
Ben kaç defa ”onlar gibi” yapıldım sayısını bile hatırlamıyorum…
Eğer bir erkek size, sizi sevdiğini söylerse:
Sigarasını yakın ve bekleyin… En azından bir sigara içimlik…
O kadar mı önemli sizin için bu soru!?
” Sende onlar gibiysen? ” diye sormak yerine,
Bir kere ‘’seni seviyorum” demeyi denediniz mi?
Dedim ya!
Dediğimi yapın… Sigara bitimi hala karşınızdaysa,
‘ O da onlar gibi değildir… ‘
Sigara bitene kadar kırk defa bu sihirli soruyu sorarsanız,
Meşhur atasözünde ki gibi,
”Sigara bittiğinde karşınızdakini ”onlar gibi” bulacaksınız”…
İşte o yüzden,
Sigara sonuna kadar kırk defa ‘’sende onlar gibisin” diyeceğinize,
‘’seni seviyorum” demeyi deneyin…
”Onlar gibiyse zaten gidecektir,
Ama ya onlar gibi değilse ve sırf bu iç bayıcı soru yüzünden yine giderse,
O zaman siz ‘onlar gibi’ olursunuz…

alıntı..

Cümlemize “İnsan” Diyorlar

13 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

Düşün ki
Bir sabah uyanmışsın
hemfikir seninle tüm dünya
doğru, yanlış, güzel, çirkin
Gördüğün her şey aynı,
"Farklılık" lügatlarda tozlanmış
nostaljik kavram

Düşün ki herkes aynı
Kimsenin diğerinden bir farkı yok
Fikirler aynı, bakışlar aynı
Ne tez, antitez, ne sentez
Solunum bile artık fotosentez…

Baksana güller bile çeşit çeşit
Sarı, kırmızı, beyaz
hepsi de gül, neden, düşün biraz
Hem neden türlü türlü ağaçlar
Yetmez miydi ağaç niyetine bir tek çam,
Ne hoş huzur veriyor değil mi çınar…
Bir de söğüdün gölgesinde
Cennetten ödünç saatler yaşamak var

Unutma
Tonlar rengarenk gökkuşağında
Cümlesine beyaz diyorlar
Ben, sen, o, biz, siz onlar,
Cümlemize insan diyorlar…

alıntı..

bencil insan psikolojisi

13 Nisan 2008 Pazar Yorum yok »

Bencil bir insanı bencil yapan nedir, bu insanlara karşı ne yapılabilir?

Hepimiz bencilliğe olumsuz bir özellik olarak bakarız. Çevrenizde kimi zaman ne arkadaşlarını, ne ailesini, nede çocuklarını düşünmeden kendi çıkarlarına göre hareket ettiğine inandığınız insanlar vardır. Acaba bir an olsun durup bu insanların neden böyle davrandığını düşündünüz mü?

Bencillik insanın doğasında var olan bir duygudur. Yeni doğan bir bebek kendi yaşamını sürdürebilmesi için başkalarına ihtiyaç duyar. Tüm ihtiyaçları karşılandığı zaman ancak size gülümeyerek bir karşılık verir. Bu kural tüm canlılar için geçerlidir. Küçük büyük farketmez tüm insanlar ihtiyaçları giderildikten sonra ancak karşısındaki kişiye bir şeyler verebilir. Bu karşılık kimi zaman bir gülümseme, kimi zaman teşekkür kimi zaman ise sevgidir. Fakat aç bir insanın karşısındakini doyurması beklenemez. Önce kendisini doyurmaya ihtiyacı vardır.

Bir çoğumuz bencillik kelimesini, üzerinde hiç düşünmeden ağız alışkanlığı ile sarfederiz. Sadece karşımızdaki insanın bizden bir şeyler almaya çalıştığını ama geri vermediğini ima ederiz. Bu kelimede, olumsuz bir yükleme vardır, kötü bir davranışı anlatır. Dolayısıyla tek taraflı bir bakış açısını simgeler. Oysa bu kelime bencil insanın kendi açlığını, korkularını, mutsuzluğunu yada nedenlerini yeterince ifade etmez. Madur durumda olanın gerçekte kim olduğunu anlatmaz.

Bir an için düşünün, bencil olduğuna inandığınız bir arkadaşınızı, sevdiğinizi, yakınınızı gözünüzün önüne getirin. Küçücük bir çocukken neler yaşadığını anlamaya çalışın. Belkide en zayıf olduğu, en çok sevgiye ihtiyaç duyduğu, en yardıma muhtaç olduğu bir anda kimseyi etrafında bulamadı. Belki öyle çok acı çektiki kendi kendine yemin etti bir daha asla başkalarına muhtaç kalmamaya. Belki çevresindeki insanlar ona zayıf olmayı yasakladılar, güçlü olması için sürekli zorladılar; kendi başının çaresine bakması gerektiğini öğrettiler. Belki kimse ihtiyacı olan şefkati, sevgiyi, anlayışı, mutluluğu vermedi, veremedi ve büyük bir öfke ile dünyaya küstü. Kimsenin sevgisini haketmediğine karar verdi. Belkide sadece içindeki bu acı çeken küçük çocuğun etrafına bir duvar ördü kimse görmesin ve daha fazla kendisini incitemesin diye…

Hiç düşündünüz mü, bencillikle suçladığınız insanların aslında ne kadar yaralı olabileceğini? Sizin ilginize, şefkatinize, sevginize ve anlayışınıza herkesten daha çok ihtiyaç duyabileceklerini… Hiç düşündünüz mü bu bitmek tükenmek bilmeyen alma ihtiyacının altında aslında hiç tatmin olmamış bir insan yatabileceğini ve açlığını tam olarak doyurabilecek şefkat ve anlayış dolu bir insanı beklediklerini? Hani karşılıksız, her şeye rağmen, ne olursa olsun genede kendilerini sevecek, anlayacak, inanacak, destekleyecek, hoşgörecek ve şefkatle yaklaşacak bir insanı…

Hiç düşündünüz mü, belkide bütün o sert, katı, olumsuz ve kötü tavırlarının altında sadece daha fazla incinmekten korkan bir çocuk yatıyordur? Belkide sizin olumsuz tavırlarınıza karşı kendini korumaya çalışıyordur çünkü sizin onaylamayan, cezalandıran, dışlayan yaklaşımlarınız onu daha çok yaralamaktan başka hiç bir işe yaramıyordur.

Hiç düşündünüz mü sevmeyi bilmeyen bir insana sevgiyi nasıl öğretirsiniz? Vermeyi bilmeyen bir insana vermeyi nasıl öğretirsiniz? Mutluluğu tadmamış bir insana size mutluluk vermesini nasıl öğretirsiniz?

Bütün bilge sözler, bütün dinler, bütün filozoflar ve bütün olgun insanlar tek yönteme işaret eder: Göstererek Öğretmek.

Sevmeyi bilmeyen insanı daha çok sevin… ki sevmenin ne demek olduğunu öğrensin… Vermeyi bilmeyen insana daha çok verin.. ki vermenin ne demek olduğunu öğrensin… Sizi mutsuz eden bir insanı mutlu edin… ki mutlu etmenin ne demek olduğunu öğrensin…

Dünya üzerinde iki tip insan var bence; Bir kendisini aşmış ve başkalarına bir şeyler verebilecek insanlar, bir de bu insanlardan öğrenen ve büyüyen insanlar. Burda kendinize sormanız gereken soru siz bu iki tip insandan hangisisiniz? Kendinizi aştınız ve başka insanların büyümesine yardım edebilecek kadar olgunlaştınız mı? Yoksa aslında o bencil diye nitelediğiniz henüz geçmişten kalan acılarını iyileştirememiş insanlardan biriside siz misiniz?

Eğer ikinci gruba giriyorsanız, o zaman umarım kendinize yardım etmek için ya olgun bir insan ile bir arada olabilir ve bu meziyetleri öğrenebilirsiniz, ya bir psikoloğa giderek ve acılarınızı dindirerek iç huzurunuza kavuşur ve hayatta verecek çok şeyiniz olduğu gerçeğini anlayabilirsiniz, yada kendi davranışlarınızın ve çevrenize olan etkilerinin farkına vararak kendinizi olgunlaştırmak için çaba sarfedersiniz.

Mutluluk sizin olsun

alınti…

Eğer

4 Nisan 2008 Cuma 2 Yorum »

Bütün etrafındakiler panik içine düştüğü,
Ve bunun sebebini senden bildikleri zaman

Eğer sen başını dik tutabilir ve sağ duyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken, sen kendine güvenir
Ve onların güvenmemesini haklı görebilirsen,

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan,
Veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
Ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
Bütün bunlarla beraber, ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen;

Eğer zafer ve yenilgiyle karşılaşır,
Ve bu iki hokkabaza karşı aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin, bazı alçaklar tarafından
Ahmaklara tuzak kurmak için değiştirilmesine katlanabilirsen
Ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür,
Ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını yığın yapabilir
Ve bir yazı tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen
Ve kaybedip yeniden başlayabilir
Ve kaybın hakkında bir kelimecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten sonra bile
Onları işe yaramaya zorlayabilirsen
Ve kendinde "dayan" diyen iradenden başka bir güç kalmadığı zaman, dayanabilirsen

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen
Ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen
Ne düşmanların, ne de sevgili dostların seni incitebilirse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen,

Eğer bir daha geri dönmeyecek dakikayı,
Altmış saniyede koşarak doldurabilirsen,
Yeryüzü ve üstündekiler senindir.

Ve dahası

"SEN BİR İNSAN OLURSUN DOSTUM"

Rudyat Kipling

 

hayat böyledir işte

4 Nisan 2008 Cuma Yorum yok »

Franklin bir çocuğa bir elma vermiş
Çocuk çok sevinmiş
Bir elma daha vermiş
Çocuk daha çok sevinmiş
Bir elma daha verince
Çocuk sevinçten deliye dönmüş
Ve bir elma daha verince
Çocuk dört elmayı elinde zaptedememiş
Sonuncusunu düşürmüş yere…
Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk
Hayat böyledir işte..
Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra
onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.

‘Keyifler değildir yaşamı değerli yapan
yasamdır keyif almayı değerli kılan ’

Bernard shaw

Bana gözyaşı borcun var ..

1 Nisan 2008 Salı 1 Yorum »

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!

Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?

Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu…
Biri ilkbahar, diğeri güz.

Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!

Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?

Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı… Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!

Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.

Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?

Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet… Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.

- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın…

Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!

Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle…

Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?

Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar…

Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa…

Hayat diye bir şey var

1 Nisan 2008 Salı 1 Yorum »

Hayat diye bir şey var

 

Nedir, ne oluyor, unuttunuz mu yoksa .Yaşadığınız, günler, kızgın küller gibi bütün duygularınızı kavurup öldürerek mi ? geçiyor üzerinizden. Arzuyla dudağını ısırdığınız olmuyor mu? Hiç. Bir müzik sesiyle şöyle bir koltuğunuzda doğrulduğunuz , aniden bir yaz yağmuru gibi boşanıveren sebepsiz sevinçlere , inanıyor musunuz?. Bir ağaç gölgesinde bir an durmak, bir aksam üstü denize baktığınızda bu sonsuz suların kıpırtısına şaşmak yok mu ? artık . El ele tutuşmak , bir avucun bir başka avuca dokunmasının yarattığı ürperti de hayal hanesinde kendine bir yer bulmuyor mu, bitti mi bu macera, çekildiniz mi hayattan .Hayatın sizin bulunduğunuz yerlerde yaşadığına mi inanıyorsunuz. Daha bitmeden bitirdiniz mi? her şeyi , yorgun ruhunuz yeni coşkular için hazır hissetmiyor mu kendini ?. Delirdiniz mi siz? Şu köşe başında karşınıza ne çıkacağını ne biliyorsunuz. Biliyorum genellikle köşe başından açlık , acı ve ölüm çıkıyor karşınıza ama kim bilir , belki eski bir dosta, belki güzel bir kadına , belki okumuş kitaplar satan bir sahafa da rastlayabilirsiniz. Bir piyano sesi duyabilirsiniz ya da bir Rumeli türküsü. Açık bir pencereden , bir söğüt ağacı görebilirsiniz .Çocukken kabuğundan düdük yaptığınız , dans adımlarıyla yürüyen bir çift bacak geçiverir önünüzden, bir oğlan bir islik çalabilir, hatta siz bile çalabilirsiniz. Ne sevinci, ne hayati, ne eğlencesi para yok ki diyorsanız eğer ve eğlenmek için paranın gerekliğine bu kadar inanıyorsanız, emin olun paranız olduğunda da eğlenemezsiniz, para eğlenmeyi çeşitlendirir sadece ama eğlenceyi yaratamaz, öpüşmek parayla değil, şarkı mırıldanmak parayla değil, acaba o simdi ne yapıyor diye düşünmek parayla değil, TV’ de iyi bir film seyretmek parayla değil, sizin için demlenmiş bir bardak çayı, bu benim için yapıldı diye neredeyse gururla alıp, bardağı ince belinden sıkıca kavrayıp içmek parayla değil. Bir tabak semizotunu sevinçle paylaşabilirsiniz ve hiç bir pahalı lokantada bulamayacağınız bir tat alırsınız, eğer bir tabak yemeği paylaştığınız, paylaşmak istediğiniz insansa. Hayat diye bir şey var. Sadece sizin olan, sadece size ait, içinde sadece sizin gördüğünüz çiçekler açan, yalnızca sizin müziklerinizin çaldığı bir bahçe var, sokmayın oraya öyle herkesi,çiçeklerinizi başkalarının çapalamasını beklemeyin, şarkılarını başkalarına söyletmeyin, anladık ahmaklıklar oluyor, aptalca kararlar veriliyor, hepinizin hayatından bir şeyler çalınıyor, hayallerinizi teker teker buduyorlar, ümitlerinizi öldürüyorlar, çaresiz bırakıyorlar sizi, yenildiniz belki de, yenilginin ağır yaralarını taşıyorsunuz ruhunuzda ama gene de bir hayatiniz var sizin, sadece size ait bir bahçeniz, durup
soluklanacağınız, yaralarınızı yıkayacağınız, çiçeklerini seyredebileceğiniz bir bahçe, soğukta bir bira içebilirsiniz, bir ağacın gölgesinde durabilirsiniz bir an, sabaha karşı uyanıp her ay yeniden doğan hilale bir bakabilirsiniz, çok sevdiğiniz bir kitabı bir daha karıştırabilirsiniz, aşık olabilir ya da aşık olmayı düşünebilirsiniz. Sevdiklerinizi özleyebilir ve bir gün yeniden kavuşabileceğinizi hayal edebilirsiniz, geceleri ağaçların daha değişik koktuğunu fark edebilirsiniz, yeni bir salata icat edebilirsiniz, sevgilinizi çırılçıplak soyup evde öyle dolaştırabilirsiniz, saçlarınızı her zamankinden daha değişik kestirebilir, evinize bir gün de başka bir yoldan gidebilirsiniz, alışkanlıklarınızı değiştirmek için kendinize karşı müthiş bir savaş açabilirsiniz. Hayat diye bir şey var, her zaman size keşfedilecek geniş alanlar bırakan, ne kadar yaşarsanız yaşayın daima bilmediğiniz, kuytularına sokulamadığınız bir hayat, sadece size ait bir hayat. Biliyorum dertler çok, ahmaklıklar yapılıyor, sıkıntılar bitmiyor, günler birbiri ardına buruşup eskiyor, yorgunsunuz, belki yeniksiniz. Teslim mi olacaksınız peki? Hayal kurmayacak misiniz, çılgınca sevişmeyecek misiniz, bir daha öpüşmeyecek misiniz, ağaçlara bakmayacak misiniz, denizlere şaşmayacak misiniz, ani ve sebepsiz sevinçlere
inanmayacak misiniz, bir tabak semizotunun tahmin edemeyeceğiniz kadar lezzetli olabileceğini hiç düşünmeyecek misiniz, sizin için demlenmiş bir bardak çayı bardağı belinden kavrayıp içmeyecek misiniz her şeyi. Delirdiniz mi siz? Hayat diye bir şey var, evet orada, elinizin hemen yanında duruyor."

Ahmet Altan 

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.