benim adım aşk
12 Mayıs 2008 Pazartesi 5 Yorum »
12 Mayıs 2008 Pazartesi 1 Yorum »
Öfori, sükûnet, tutku, güven… hepimizin aşkın farklı yansımaları olarak yaşadığımız duygulardır. Acaba bilim bize aşkın kaynağını anlamamızda yardımcı olur mu, yoksa aşkı sadece şiir mısraları arasında mı bırakmalıyız? Artık aşkın bilimsel bir izahı yapılmıştır. Biz ne kadar romantik duygusallık olarak tanımlasak da aşk, maddesel bir bağımlılıktır. Vücudun bazı kimyasalları elde etmek için körü körüne kullandığı aracı bir madde. Öyle bir aracı ki, eksikliği acıyla sonuçlanabilmekte.
Bu noktada, Alun Anderson’un New Scientist’da çıkan yorumu konuya oldukça açıklık kazandırmaktadır. Anderson’a göre aşk çok şey demektir: bir annenin çocuğu için hissettiği “koruyucu aşk”, birbirine yeni âşık olmuş bir çiftin hissettiği “tutku”, uzun süreli beraberliklerin getirdiği “derin aşk” ya da “doğa aşkı”, bunlar arasında ilk akla gelenlerdir. Her zaman kutlanacak bir yönünü bulmuşuzdur aşkın! Peki, bütün bu çeşitliliğinin arkasında evrensel bir şeyler gizlenmiş olabilir mi? Acaba aşkın tüm şekilleri temelde tek bir fenomen midir, ve de eğer böyleyse, çok sayıda ve değişik görünümleri kapsamında aşk sonuçta sadece aynı noktaya varan tek bir gerçeklik olabilir mi?
Hayatımızda yaşadığımız gerçekleri, mantık ve bilim süzgecinden geçirerek düşündüğümüzde, aslında son derece katı kuralları olan soğuk bir dünyada buluruz kendimizi. Pembe bulutlar üzerinde uçarken, sevdiğini kaybeden bir gencin nasıl hırçınlaşabildiğini ve etrafına ya da kendisine zarar verebilecek duruma geldiğini çoğumuz gözlemlemişizdir. İki duygu arasında bu denli büyük farklılık olması, düşündürücüdür. Aynen, refah içerisindeyken imrenilecek derecede nazik, kibar, hoşgörülü ve insancıl olan birinin, günlerce aç kalması durumunda yemek için tüm hakimiyetini kaybederek saldırganlaşması, hatta insanlıktan çıkması gibi….
Aşk bilimi henüz emekleme dönemini yaşamakta. Bununla birlikte, farklı disiplinlere ait bilim insanları aşkın doğası ve kaynağı hakkında elde ettikleri ilk verileri bir araya getirmeye başladılar. Artık, aşkın farklı formlarında etkin olan aktivite kalıplarını izlemek, ortaya çıkan biyokimyasal değişiklikleri ölçmek, insanın aşka ait farklı deneyimlerini keşfetmek ve diğer hayvanlarda aşkın evrimsel köklerini araştırmak için beyinlerin içine göz atabiliriz.
Şayet farklı aşk formları gelişimsel süreçleri içerisinde ortak bir başlangıç noktasına sahiplerse, önce nereden başlamalıyız? “Anne aşkı” başlangıç için iyi bir çıkış olabilir. Aşkın tüm çeşitleri arasında hiç birisi bir annenin çocuğu için hissettiği kadar derin, kuvvetli, özgeci ve sürekli olamaz. Hayvanlar dünyasında bunun kadar her yerde hazır ve nazır olan bir başka bağ görülmemiştir. Biyolojik olarak da bu bağ mükemmel bir his yaratır. Yenidoğan yavrularının hayatta kalabilmesi için onlara bakma zorunluluğu olan hayvanlarda, mademki annenin genleri gelecek kuşaklara aktarılacaktır, böyle bir bağ da hiç kuşkusuz mutlak bir gereksinimdir. Zaten canlıların gelişiminde, genlerin sağlıklı biçimde ileriki kuşaklara aktarılma çabası temel güdüyü oluşturmuyor mu?
ROMANTİK DUYGULARIN ALTINDAKİ MADDESEL BAĞIMLILIK >>
2 Mayıs 2008 Cuma 1 Yorum »
| USTADAN… Yaşamak güzel şey doğrusu üstelik hava da güzelse hele gücün kuvvetin yerindeyse elin ekmek tutmuşsa bir de hele tertemizse gönlün hele kar gibiyse alnın yani kendinden korkmuyorsan kimseden korkmuyorsan dünyada iyi günler bekliyorsan hele iyi günlere inanıyorsan üstelik hava da güzelse Yaşamak güzel şey, Çok güzel şey doğrusu! Melih Cevdet Anday |
2 Mayıs 2008 Cuma Yorum yok »
şiir buharlaşan bir sudur
yeryüzünden gökyüzüne ulaşan
şiir bulutların gözyaşı olan yağmurdur
gökyüzünden yeryüzüne yayılan
şiir dudaklardan çıkan bir nefestir çevremize dağılan
şiir güneştir aydır
şiir bir ışıktır dünyamızı aydınlatan
zaman zaman içtiğimiz bir yudum su
yediğimiz bir lokma ekmek
soluduğumuz nefes
baktığımız göz ve can veren yürektir bedenimize
kağıtlara yazdığımız harftir
kelimedir cümleler dolusu anlatılan
şiir çocuktur
şiir gençliktir.
şiir yaşamdır bir ömür boyu içimizde taşınan
kaynayan sudaki buhara benzetirim şiiri
suyun altındaki ateş ne kadar harlı yanarsa
özlemler de o kadar güçlü yükselir
hasretle beklediği bulutlara
şiir kora dönmüş yürekten çıkarken
duyguya hasret ağaç yapraklarında
fırtınalar estirir
durduramaz kimse onu
aşılmaz dağlar bile
su olur akıverir Şirinler ülkesine
şiirsiz yaşamak
çiçeksiz kırlar ve bahçeler gibi
hüzne boğar insanı
karanlık geceler de bile
yıldızsız akşamların tadı yoktur
yıldızlar varsa
açar kır çiçekleri karanlıkların arkasında
çölde aranan bir damla sudur şiir
o şiirlerle sulanırsa mecnun’lar
leyla’larla konuşursa sevenler
baharın yeryüzünü kapladığı gibi
sarar yüreğimizi sevgiler
şiiri yaşamak
şiiri bir ekmek gibi yemek
ve bir kadeh gibi içmek yalnız olmuyor
yanında paylaşacak
şiirlerle demlenecek dostlar istiyor
her dosta sunamıyorsun şiir kadehlerini
bardaktaki gibi durmuyor
benzemiyor ne rakıya ne cine
bülbül gibi ağlamak
nar gibi yanmak istiyor yürekte…
[Nuri Gökgöz]