Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

CUMHURİYET KOMİTASI

‘Basit vize’ymiş… Yedik!

Fethullah Gülen cemaatine ait Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı dün yine Gülen’in avukatlığına soyunmuş: “Hani Sayın Gülen Amerika’nın adamıydı? Yeri göğü inletiyordunuz. Ne oldu? Basit bir vizeyi bile vermemişler işte!”
Bir konu ancak bu kadar çarpıtılır…
Çünkü Fethullah Gülen’in ABD’den talep ettiği “basit bir vize” değil, oturmasını ve çalışmasını sağlayacak Yeşil Kart!
Dumanlı’ya kendi üslubuyla yanıt vereyim:
“Hani Fethullah Gülen Amerika’nın adamı değildi? Öyle olmasaydı ABD gizli haber alma servisi CIA’nın iki üst düzey yöneticisi ve eski ABD Büyükelçisi referans mektubu verir miydi? Bugüne kadar ABD’den Yeşil Kart ya da vize(!) almak isteyen hangi Türk, CIA’den referans mektubu sunabildi?”

***


Ekrem Bey…
ABD öyle bir devlet ki, hem işkence yaptırtır, hem de o işkencecileri yargılar!
Yani kullanıp, atar!
Bilmem anlatabildim mi?

Din sömürüsünden ekonomik sömürüye!

 

Oturdum, son bir ayda gazetelerin utana sıkıla verdikleri zam haberlerini topladım. İşte bazıları:
* BOTAŞ, konutlarda kullanılan doğal gaz fiyatını yüzde 7.4 artırdı!
* Birçok büyükşehir belediyesi, toplu taşıma ücretlerine yüzde 10’lara varan oranlarda zam yaptı!
* Başta İstanbul olmak üzere birçok kentte ekmek fiyatları zamlandı. İstanbul’da 350 gramlık ekmeğin fiyatı 1 YTL oldu!
* Konutlarda tüketilen elektriğin fiyatı yüzde 21 arttı. Yılbaşından bu yana elektriğe yapılan zamların oranı yüzde 45’i buldu!
* Cep telefonu konuşma ücretleri yüzde 3.6 zamlandı!
* Video kamera, televizyon, kozmetik ürünleri gibi gibi tüketim mallarından alınan ÖTV artırıldı, zam oranı yüzde 20’yi buldu!
* Dün de arabaların zorunlu trafik sigortasına yüzde 147’yi bulan oranlarda zam yapıldı.

***


Dikkat edin çarşıdaki pazardaki zamdan söz bile edemiyorum.
Çünkü “yaşasın serbest piyasa…” Domatesin, biberin, patlıcanın, karpuzun, şekerin, tuzun fiyatını bilmek de kontrol etmek de mümkün değil!
Bu konuda sadece kendimden örnek verebilirim:
Geçen yıl bugünlerde yaptığım 70 YTL’lik bir alışverişin fişini cebime koydum…
Aynı markete gidip, aynı markaları, aynı miktarlarda aldım.
Sonuç felaket:
113 YTL’ye çıktım!

***


Diyorlar ki “AKP başarılı!”
Cumhuriyetin temel niteliklerini tartışılır hale getirmesini, halkımızı tam ortadan ikiye bölmesini, yargıya duyulan güveni azaltmasını falan bir kenara koyuyorum…
Haydi ekonomi iyiye gitse, halkın alım gücü yükselse, bu mutluluğu anlayabilirim…
Ama zamlar ortada…
Bunun karşılığında emekli maaşlarına yapılan zam, alt tarafı yüzde 2!
O zaman bu “mutluluğun” ve “bağlılığın” sırrı ne?
Basit:
Şeyh-mürit ilişkisi!
İktidardakiler şeyhleşti; kendisini mürit görenler ise ses çıkarmanın “günah” olduğuna inanmaya başladı.
AKP’yi eleştirmek, “kâfirlik”le bir hale getirildi.
İktidardakilerin “ülkeyi yönetmedeki beceriksizliği”, “inanç sömürüsündeki başarısı”nın yanında gölgede kaldı.

***


Bu yazının sonunda “mesaj” falan beklemeyin!
Mesaj ortada…
Alabilecek durumdaysanız, bana ihtiyacınız yok…
Ama “müritleşmişseniz…”
O zaman da zaten mesaj vermeye çalışmanın yararı yok!

*****


GÜNÜN SORUSU

Bizim “aydınlar” AKP’nin gerçek yüzünü nihayet gördü. Ay nasıl üzgünler, tahmin bile edemezsiniz!
Olayı biliyorsunuz:
Yazar Latife Tekin, Karabük Festivali kapsamında düzenlenen bir konferansa davet edilmiş. Hükümetin enerji politikasını eleştirmeye kalkınca, AKP’li Belediye Başkanı tarafından susturulmuş…
Şimdi bütün “sözde aydınlar”, Belediye Başkanı’na ateş püskürüyor!
Başkan bana göre kesinlikle suçlu değil, doğru bildiğini yapmış…
Asıl suç, okudukları onca kitaba karşın, “demokrasiyi kullananları”, “demokrat” sanan ve onların her davetine koşanlarda!
Sahi; Latife Hanım:
O toplantıya giderken, size sonsuz özgürlük vereceklerini mi sanıyordunuz?

Alın size ergenekon saçmalığının komplo olduğunun kanıtı

Gözaltılar arasında en ilginç isimlerden biri de ATO Başkanı Sinan Aygün oldu. Sabah saat 06:30’da Aygün’ün Ümitköy’deki evine gelen polisler, daha sonra makam odasını didik didik aradı. Aygün’ün ATO’daki odasında arama yapıldığı sırada ATO Meclis Başkanı Nuri Gürgür, basına şok bir gelişmeyi anlattı.

Gürgür, 8 Mayıs 2008’de Aygün’ün makam odasındaki tuvalette bozuk olan şofbenin tamiri sırasında, şofbenin arkasına gizlenmiş Glock marka bir tabancanın yere düştüğünü ve bunu polise bildirdiklerini belirterek şöyle konuştu: “Polis olayla ilgili tutanak tuttu ama 2 aylık bir süreye rağmen hala bize ulaşan bir açıklama olmadı. Bu tabancayı oraya koyan Sinan Aygün olamayacağına göre, onun dışında da bu alanı başka kullanacak insan olmayacağına göre, bu tabanca oraya kimin tarafından ve ne amaçla yerleştirildi? Eğer tamirci bu tamiri yaparken bu tabanca oradan düşmemiş olsaydı işte şimdi burada yapılacak olan araştırmada tabanca elbette bulunacaktı ve doğal olarak bu tabancanın Sinan Aygün tarafından oraya konulmadığını anlatmak mümkün olmayacaktı.”

Tüm bunların yanında nedense tüm medyada "suçluluğu ispat edilene kadar herkes masunmdur" u hatırlamamacasına özellikle akp yanlısı medyada bu insanlar suçlu ilan edildi.

Vay vay vay!..

ELİMDE İstanbul’da haftalık yayınlanan bir İslamcı dergi var. Seçim sonrasındaki iki ayrı kapağını burada görüyorsunuz. İlkinde Anıtkabir’e kilit vurulmuş ve altı ok, Atatürk’ün mezarından ceset halinde çıkarılıyor.

Bir sonraki kapakta ise altı ok şöyle tanımlanıyor: (Aslında Cumhuriyet rejimine küfrediliyor!)

"Dinsizlik, Halk Düşmanlığı, Fahişelik-İbnelik, Ayyaşlık-Hırsızlık, Batıcılık-Hayvanlık, Vatan Hainliği."

* * *
/_newsimages/3889869.jpg
Derginin Anıtkabir kapaklı sayısında, 19. sayfada bir haber. Bunları sizlerden özür dileyerek aynen veriyorum ki, herkes pisliğin boyutunu görsün. Haberin başlığı: "Dayılanan pezevenge kurşun yağdı."

"Kayseri’de seks dükkanı açarak Müslüman halkımıza meydan okuyan pezevengin kerhanesi kurşunlandı. Kayserili Müslümanlar bu orospu çocuğunun açtığı seks dükkanına giderek ’Ananın porno filmi var mı, eğer gelirse biz satın alacağız. Ananın donunu da dükkanın girişine as’ dediler.

Şimdi biz laiklerden öğrendiğimiz yöntemlerle para kazamayı öğrenen bu orospu çocuğunun anasının filminin vizyona giriş haberini bekliyoruz.

Müslüman Kayseri halkı bizi yanıltmadı ve pezevengin işyeri kurşunlandı. Onları tebrik ediyoruz.

Gün geçmiyor ki Laik Cumhuriyet’in Allahsız /_newsimages/3889870.jpgve ahlaksız rejiminin pislikleri görülmesin. Cumhuriyet kazanımları!

’İlke ve inkılapların’ oluşturduğu bu manzara karşısında biz intikam yemini ettik.

Tek tek ve topyekun, hesabını bu dünyada görmek üzere Allah’tan memuriyet diliyoruz."

Bu yayınlar (hem de "Müslümanlık" adına) İstanbul’da Valiliğin, Savcılığın, Emniyet ve öteki ilgili makamların gözleri önünde yapılıyor.

Devlet var mı? Var, var!

“ALLAH İLE ALDATMANIN” EN CANLI ÖRNEĞİ


10 YTL’ye ettiği duayla, kanser dahil tüm dertlere çare bulduğunu öne süren sözde hocanın, ‘2 dakikalık jet seansına’ akın edenler iki katlı salona sığmadı


ALLAH ile aldatmanın’ en canlı örneği Erzurum’da yaşandı. Hocalıkla bir bağı olmamasına rağmen ‘hoca’ lakabını kullanan Tuncer Çiftçi’ye dua ettirmek için, bin 500 kişi, 10′ar YTL ödeyerek Halk Eğitim Merkezi’ni hınca hınç doldurdu. Bir o kadarı da, dışarda kaldı

TOPLU SEANSA TEK DUA

SALONU dolduranlar, cd’den ilahi okunurken dertlerini ya da dileklerini küçük kağıtlara yazarak, görevlilere teslim etti. İlahi bitince, sahneyi Çiftçi aldı. Katılanlardan ellerini kalplerinin üstüne koyup, gözlerini kapatmasını istedikten sonra, tüm dilekler için 2 dakika süren bir dua okudu.

ANLAŞILMADAN AĞLATTI

ÇİFTÇİ’nin hangi duayı, hangi dilde okuduğu, ses tertibatının bozuk olması nedeniyle anlaşılamazken, salondakiler ‘jet duadan’ sonra gözyaşına boğuldu. Savcılık, Çiftçi’nin ‘konser’ izniyle düzenlediği toplu dua seansı için soruşturma başlattı.

Allah rızası için pamuk eller cebe

Ettiği dualarla her türlü hastalığı iyileştirdiğini iddia eden Tuncer Çiftçi, 10 YTL karşılığında ‘şifa’ dağıttı!
KOCAELİ’de yayın yapan bir radyonun sahibi, ilkokul mezunu Tuncer Çiftçi, Erzurum’daki radyoların birinin davetlisi olarak geldiği kentte, kendisine ‘hoca’ diye seslenen kalabalık için 10 YTL karşılığında bol bol ‘jet’ dua etti. 500 kişi kapasiteli Erzurum Halk Eğitim Merkezi, kalabalığa cevap vermeyince yüzlerce kişi de dışarıda kaldı.

BUNUN DA BİR BEDELİ VARMIŞ!

Her ne kadar allah için bu işi yaptığını söylese de, programın paralı olduğunu öğrenerek içeri girmeyen vatandaşları, ‘Arabayla geldim, salon tuttum, iki gündür otelde kalıyorum. Güvenlikçilere, ses cihazlarına para ödüyorum. Bana da yazık?’ sözleriyle ikna etmeye çalıştı. Çiftçi’nin sitem dolu sözlerinin ardından, bazı vatandaşlar salona girdi.

ALLAH RIZASI İÇİN YAPIYORMUŞ!

ÇİFTÇİ, ‘Herkese yardımcı olmaya çalışıyorum. Halkı sömürdüğümü düşünüyorlar ama ben bunu Allah rızası için yapıyorum. Bu tür organizasyonlar da para ile oluyor. Masrafları karşılamak durumundayız’ diye konuştu. ‘Konser’ adı altında düzenlenen programını takibe alan Cumhuriyet Savcılığı, olayla ilgili soruşturma başlattı.

Kalemi kapan istekte bulundu

Hoca lakaplı Tuncer Çiftçi’nin dualarından medet umanlar, sorunlarını yazdıkları küçük not kağıtlarını, konuşma kürsüsüne bıraktı. Bir süre sonra konuşma kürsüsüne sığmayan yüzlerce not kağıdı, görevliler tarafından poşete doldurularak, bilinmeyen bir yere kaldırıldı. Büyük umutlarla salonu dolduranlar, iki dakika süren ve ses düzeninin yetersizliği yüzünden söylediği bile anlaşılamayan Çiftçi’nin ‘jet’ duasıyla gözyaşlarına boğuldu.

NURCULARA…

1- Said-i Nursi "Risale-i Nur" da geçen sözlerinin Tanrı’dan geldiğini, esin kaynağının Tanrı olduğunu savunmaktadır. Bu sav, onun dolaysız olarak, Tanrı ile ilişki kurduğu anlamına gelmektedir. Peki Tanrı ile dolaysız ilişki kuran kimselere PEYGAMBER denmez mi? Öyleyse , durup dururken peygamber oldugunu savunana ne derler?

2- Said-i Nursi yine örneklerden anlaşıldığına göre KUR’ÂN yazma yolundadır. "Risale-i Nur" tanrısal esinlerle bütünleşen "kutsal kitap"tır, ona karşı çıkılamaz, değiştirilemez, eleştirilemez. Bu niteliklerin hepsi KUR’ÂN için geçerlidir. Oysa yazdığı kitaba üstü kapalı olarak KUR’ÂN’dır diyen kişiye ne derler?

3- Said-i Nursi İslâm’ı savunurken, onun getirdiği koşullardan birine bile uymuyor. Bu kişi ve devamı niteliğindeki FETHULLAH GÜLEN aile birliğinden yoksundurlar. Tanrı’nın bu konudaki buyruğunu yerine getirmemiş, peygamberin sünnetine bağlanmamıştır. Bu nedenle nurcuların büyük bölümü evlilikten kaçınmaktadır. BİR HAYIRSEVER NURCU BİZE NEDEN EVLENMEDİKLERİNİ, KADINDAN NE SEBEPLE KAÇINDIKLARINI  AÇIKLASIN……

4- "Risale-i Nur" okumakla açtığınız tüm okulların, IŞIK EVLERİNİN , yurtların , orada çalışanların, yenilen ve içilenlerin gideri karşılanamaz. Yeni görkemli yapıların, konutların yapılmasına , bu okulların yurtların açılmasına kişisel yardımlar yetmez. Burada DEĞİRMENİN SUYU NEREDEN GELİYOR?" sorusu bütün ağırlığıyla karşımıza çıkıyor. Kaypaklık, demogoji huylarınızı bir kenara bırakın da söyleyin: SİZİ KİM VEYA KİMLER BESLİYOR?

5- Yıllardır hayalini kurduğunuz şerrî esaslara göre yönetilen ama bayındır bir ülkeyi nasıl gerçekleştireceksiniz? Cağdaş bir toplumu üstelik onlarca milyon insandan oluşan büyük bir birikimi yönetmek için yalnızca "Risale-i Nur" okumak yeter mi? Tüm toplumsal kurumların yönetimi, düzenlenmesi, yaşatılması, gelir-gider işlemleri, denetimi hangi ilkelere göre uygulanacak? Cağdaş dünyada içine kapanıp kendi başına yaşayabilen bir devlet yoktur. Uluslararası ilişkiler, sözleşmeler, anlaşmalar hep çağın anlayışına, uygarlığın gidişine göredir. TÜRKIYE BUNLARIN DIŞINA ÇIKARSA   BUNLARI YADSIRSA  KOMŞULARIYLA HANGİ KOŞULLAR ALTINDA BİRLİK DÜZEN KURABİLECEK?

II.Abdülhamit’in akıl hastasıdır, sapkındır diyerek TOPTAŞI TIMARHANESINE  attırdığı Said-i Nursi hazretleri, Cumhuriyet döneminde Tanrı’yla konuşan, ondan buyruklar, bildiriler, öneriler alan olağanüstü bir kişi durumuna getiriliyor. Peki bütün akıl hastalarının yazgısı böyle değil mi? Tanrı’yla konuşmak, Tanrılaşmak deliliğin en yüksek aşamasıdır.

‘Kâfir…’


Yeni yayımlanan bir kitabın adı bu: Kâfir.

Somalili genç bir kadının hem yaşamöyküsünü veren hem de düşüncelerindeki, duygularındaki değişimi anlatan bir yapıt. (Altın Kitaplar-Haziran 2008)

Devamı için tıklayın »

Toprak Ağası, Demokrasi ve Travma

Adamlar Toprak Ağası

Adamlar Şeyh

Devamı için tıklayın »

SAİD-İ NURSİ’NİN ( SAİD-İ KÜRDİ) TÜRK DÜŞMANLIĞI

"Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün "

Yukarıdaki cümleyi söyleyen kişi amansız bir Türk düşmanı olan ve son soluğuna kadar Türkiye toprakları üzerinde bir Kürdistan kurma düşüyle ölen Said-i Kürdi ya da çoğunun bildiği adıyla Nurculuğun kurucusu Said-i Nursi’dir.

Bu cümle, bir zamanlar çıkarılan ve kime hizmet ettiğini herkesin çok iyi bildiği Özgür Ülke gazetesinde yayınlanmıştır. Yine bu gazetenin ifadesinde ve diğer Kürtçü yayın organlarında Said-i Kürdi için "devrim şehidi" ifadesinin kullanılması nurculuğun hangi ereğe hizmet ettiğinin en kesin kanıtıdır.

Nurculuk savaşla ulaşılamayan bir hedefin sinsi bir düşünce yapısı ile başarılması uğraşıdır. Bu uğraşın ana hedefini de Türkiye’nin doğusunda bağımsız bir Kürdistan kurmadır. Yukarda da anlattığımız gibi bu işi ilk başta savaş ile başarmaya çalışmışlar, fakat devlet ve ordu gelenekleri olmadığından dolayı sonları hep bozgun, hezimet olmuştur.

1876 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelen Said-i Nursi bağımsız Kürdistan çalışmalarına II. Abdülhamit zamanında başlar. Bu zamanlar, Türk topraklarının birer birer elden çıktığı zamanlardır. Said-i Nursi de bu durumdan yararlanmak için Abdülhamit’e bir dilekçe ile başvurur. Dilekçede Kürdistanın geleceği (!) için Kürdistan olarak adlandırdığı bölgede 3 tane medrese açılmasını ve burada Kürt gençlerinin eğitim görmesini ister. II. Abdülhamit bunun altındaki sinsi planı hemen fark eder. Bu dilekçeden sonra Said-i Nursi’yi önce sürgüne göndermeyi düşünür fakat akli dengesinin yerinde olmadığını anladığından tımarhaneye kapatılması kararlaştırılır. Said, "Zalimler için yaşasın cehennem!" sözünü Abdülhamit için söyler.

31 Mart ayaklanmasında da Said-i Kürdi, Volkan gazetesi ile beraber yeniden sahneye çıkar. İngilizlerin tek bir kurşun atmadan bir Türk toprağı olan Kıbrıs’ı ele geçirmesinden büyük bir sevinç duyarlar. İnsanın midesini bulandıracak şekilde, Volkan gazetesinde İngiliz propagandası yaparlar. Çünkü umdukları şey Kürdistan için İngilizlerden görecekleri yardımdır. 31 Mart ayaklanmasında birçok Türk subayını vahşice katlettikleri halde Hıristiyanların kapısına birer nöbetçi koyarak onları korurlar. Yağmalanan Türkler ise umurlarında değildir. Fakat Mustafa Kemal’in kurmay başkanlığını yaptığı Yıldırım Orduları çok geçmeden bu isyanı bastırınca Isparta’ya sürülür. Bu andan itibaren Kürt Said Mustafa Kemal’i artık unutamayacak ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı tüm kinini kusacaktır.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca Said-i Nursi tekrar sahneye çıkar. İngilizlerin güdümünde Kürt Teali Cemiyeti’ni kurar ve İngilizlerin işgal planlarına uygun olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeniden Kürdistan düşleri görmeye başlar. " Uyan ey Selahattin Eyyübi’nin torunları Kürtler!" diyerek Kürt halkını ayaklanmaya çağırır . 16 Eylül 1919′da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk Ulusunu Kuvayı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da Kürtlerin isyan dalgası devam eder. Said-i Nursi de bu isyanlara katılır. "Biraderi azamım" dediği Şeyh Sait’in isyanına katıldığından dolayı yeniden sürgüne gönderilir. Onun biraderinin, "Bir Türk öldürmek yetmiş gavur öldürmekten daha üstündür" sözü Said-i Nursi’nin düşünce yapısını dolaylı yoldan bize gösterir. Şeyh Sait Türk Ulusu’na karşı bu hainliğinin bedelini darağacında sallanarak öder. Said-i Nursi bunu asla unutmaz. Hasta yatağında yatarken şimdi Hakpar Başkanı olan Abdülmelik Fırat’a "Biraderi azamım Şeyh Sait’in öcünü alacağım." der. Öcünü almak istediği kişi, yaşamını Türk’ü sırtından vurmakla geçiren, İngilizlere ruhunu satarak Musul ve Kerkük’ün Türklerin eline geçmesini engelleyen, Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayarak bir Kürdistan kurma düşü olan kişidir.

Sıkça hezeyanlara kapılan Said-i Nursi’nin bir hezeyanı ise Atatürk ile ilgilidir. Emirdağ Lahikası’ndaki "Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlığını Mustafa Kemal’e vermediğim için bana hücüm ediyorlar." sözü, en koyu ikinci cumhuriyetçilerin bile akıllarına getiremeyecekleri ve kargaları bile güldürecek kadar komik bir laftır .

İslam ile çelişkileri

Said-i Nursi’nin düşünce yapısı da İslam inanışı ile çoğu yerde çelişki gösterir. Ve bu çelişkiler İslam alimi olmayanlar tarafından bile hemen anlaşılacak şekilde çok açıktır. Hiç evlenmemesi, Cuma namazına gitmemesi, kendisine Kuran öğreten hocalarına karşı gösterdiği saygısızlık gibi. Ne Yunus Emre ne de diğer İslam büyükleri kendilerini yetiştiren hocalarına karşı "Sen bir şey bilmiyorsun" lafını kullanmamıştır. Belki de bundan dolayı Said-i Nursi ders almak üzere gittiği tüm medreselerden kovulmuştur. Cuma namazı kalabalık olarak kılındığından ve kendisinin kalabalık yerlerde namaz kılmaktan huzur bulmadığını söyleyen Said’in durumu son derece ilginçtir. Çünkü Cuma namazı inananlar için müminlerin bir araya toplandığı bir andır ve cemaat ile kılınması zorunludur. Üst üste üç Cuma namazı kılmayan bir Müslümanın cenaze namazı bile kılınmaz.

Risaleleri ile ilgili söylediği sözler bile İslamı nasıl yorumladığını bizlere gösterir. "Risale-i Nur okumak ona hizmet etmek bir ibadettir. Ona hizmet üç aylarda yapılan zikirlere bile tercih edilmelidir." Kısacası Said-i Nursi kendi yazdığı kitapları okumanın Allah’a karşı yapılan ibadetten daha hayırlı olduğunu söyler ve İslam’a yeni bir yorum getirir.

Bu noktada akla İngiliz casus Hempher’in anıları geliyor. Az sayıdaki İngiliz casusa verilen "İslam’ı Nasıl Yıkarız" adlı kitapta da cihadın geçici bir farz olduğu ve artık cihad yerine başka işlerle uğraşmasının Müslümanlar için daha iyi olduğu propagandasının yayılarak İslamiyetin zayıf düşürülmesi öneriliyordu. Kurtuluş Savaşı sırasında da İkdam gazetesinde Kuvayı Milliyecilerin İngilizlere karşı savaşmaması için bildiri yayınlayan Said-i Nursi’nin davranışının bir nedeni de bu olabilir mi?

Said-i Nursi, "Risale-i Nur okumak ya da yazmak alim olmak için yeterlidir . Başka şey istemez." sözü ile Kuran’ı, hadisleri ve diğer tüm İslam bilimlerini bir çırpıda silmiş temel kaynak olarak kendi risalelerini koymuştur . Hattâ Hizbullahın öldürdüğü Zehra Vakfı’nın bir üyesinin cenazesinde de Kuran yerine risale okuyacak kadar ileri gitmişlerdir .

Bu ve bunun gibi İslamdışı yorumlarından dolayı nurcular, diğer bazı tarikatlar tarafından "narcılar" yani cehennemlikler diye adlandırılmaktadır.

Said-i Nursi’den sonra Bayrak Fethullah’ta

Said-i Nursi’nin ölümünden sonra nurcular kendi aralarında bölünmüş Fethullahçılar, Med Zehracılar, Kırkıncılar, Aczmendiler gibi çeşitli akımlar türemiştir.

Jandarma Genel Komutanlığı’nın hazırlamış olduğu rapora göre, nurcular dokuz gruba ayrılmış olup, içlerinde en güçlü konumda bulunan Fethullahçılardır . Ekonomik yönden inanılmaz bir güce ulaşan bu grubun en tanınan şirketleri ise Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonudur. Finans sektöründe Asya Finans eğitim sektöründe ise yurdun her tarafına yayılmış olan dersaneler ve Fatih Üniversitesi ile faaliyet göstermektedir. Bu dershaneler ve üniversite Fethullahçılar için bir numaralı insan kaynağıdır .

Bu çalışmalar yalnızca yurtiçinde değil yurtdışında da sürdürülmektedir. Dünyanın neredeyse yarısında Fethullah’a bağlı şirketler aracılığı ile okullar kurrulmakta ve İngiliz kültürü adına önemli hizmetler verilmektedir. Buna en güzel örnek olarak bir Türk yurdu olan Yakutistan’ı verebiliriz. Ana dili Türkçe olan bu ülkede, Fethullah bir üniversite ve 5 okul açarak İngilizce eğitim vermeye başlamış ve nihayet 1999 yılında ülkenin resmi dili Türkçe yerine İngilizce olarak değiştirilmiştir. İngiltere’nin Kazakistan Büyükelçisi 1995 yılında Fetulla’ın Kazakistan’daki okulları için "Bu okulları açmak suretiyle İngiliz kültürüne yaptığınız hizmetler ve İngiliz kültürünü yaymakta gösterdiğiniz katkılar için İngiliz milletinin minnettarlığını bildiriyor ve teşekkür ediyoruz " diyordu. Londra’da Fethullah için düzenlenen ödül töreninde de Lord Rotherham Fethullahçıların okul sayısını kendi okulları olarak kabul ile övünerek "50′den fazla ülkede 500′den fazla okulumuz var ." demiştir. Böylece Said-i Nursi gibi Fethullah’ın da kime hizmet ettiğini tüm Türk Ulusu görmüştür

Fethullah saf insanları etkilemek için üstadının taktiklerini birebir uyguluyor. Sabah gazetesinde yayınlanan bir röportajında, cehennemin önünde kollarını acıp beklediğini insanların yığınlar halinde cehenneme doğru giderken kendi cemaetinden kimsenin olmadığını Allah’ın adını vererek yemin ediyor . Böylece Fethullah İslam dünyasına Hıristiyanlıkta bulunan ruhbanlığı sokmuş oluyor. Hz. Muhammed bile sahabelerden en fazla 10 kişiyi cennet ile müjdeleyebilirken Fethullah tüm cemaatini cennet ile müjdelemektedir.

28 Şubat’tan sonra

28 Şubat sürecinde eski hastalıkları yinelediğinden ABD’ye giden Fethullah ne hikmetse bir türlü iyileşememiş ve ülkesine dönememiştir. Aradan 6 yıl geçmiştir. Ezan sesini ve minareleri çok özlediğini söyleyen Fethullah her ne hikmetse Türkiye olmasa bile başka bir Müslüman ülkeye gidip bu özlemini gidermeyi akıl edememiştir. İnsanın aklına gelen başka bir soru da insanın bir emekli maaşı Amerika’da nasıl yaşamayı başardığıdır. Bizim emeklilerimiz devlet hastenesine bile gidemezken kendisinin Mayo Clinic gibi tüm dünyanın bildiği bir sağlık kurumunda nasıl tedavi olduğunu açıklarsa en büyük hizmeti yapmış olur.

Fethullah şu an yaşamını Pensilvanya’daki bir çiftlikte CIA tarafından en düzeyde korunarak sürdürmektedir. 11 Eylül’ün ardından tüm dünyada Müslümanlar için sürek avı başlatan ABD neden Fethullah’ı korumak için en üst düzeydeki örgütünü görevlendirmektedir?

Bunun nedeni aslında çok açıktır. ABD’nin ılımlı İslam uygulaması için Fethullah biçilmiş kaftandır. Irak-ABD savaşında ABD’yi desteklediğini açıklaması, savaşta ölen İsrailli çocuklar için üzüldüğünü söylerken, Iraklı çocuklar için tek laf etmemesi onu İslamı Protestanlaştırmak için en uygun aday yapmaktadır. ABD eski başkanlarından Bill Clinton’un danışmanı Eckelman da Fettullah Gülen’i "İslam’ın Martin Lutheri" olarak tanımlıyor. Vatikan’ın bundan dolayı Fethullah’ı sevmesinden daha doğal birşey olamaz. Vatikan’ın Türkiye temsilcisi Maroviç’in, "O şeriatı getirmez çünkü ‘Muhammedun resulullah demeyen de cennetlıktır’ dedi. Onun için biz onu çok seviyoruz?" diyerek bağrına basmıştır.

Türk Birliği’nin önündeki en büyük engel: Nurculuk

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce ABD, ortaya çıkacak yeni durumu çok iyi değerlendirmiş, tüm Türk dünyasının tek bir çatı altında birleşmesinin kendisi için en büyük tehdit olacağını anlamıştır.

İşte tam bu noktada doğan boşluğu doldurmak üzere Fethullah devreye girer. Orta Asya ülkelerinde birbiri ardınca İngilizce eğitim veren okullar açılır.

Katledilmeden önce Necip Hablemitoğlu, Fethullah’ın ABD adına üstlendiği rolü de yazdığı bir rapor ile ortaya çıkarmıştı:

"Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre; hocaefendileri yakın zamana kadar Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı. Bir başka ifade ile gerekli ve önemli bulduğu sakıncasız bilgileri -sırf gizli ilişkilerin ve amaçlarının örtülmesine yönelik olarak (second cover)-Türk ilgili makamlarına iletmekteydi. CIA ile bağlantının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti, (double-agent) statüsü içinde bir süre devam etti. CIA bağlantısı, Fethullahçıların ve de Hocaefendilerinin yerinde yani kendi vatanlarında taraf değiştirmesi (defection in place) sonucuna yol açtı. Ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri ve MIT farkedinceye kadar! CIA nezdinde tüm Fethullahçılar (walk-in) diye tabir edilen bir kategoride tutulmaktadır. Yani kendi ayaklarıyla ve gönüllü olarak ajanlık hizmetine talip olmuşlardır"

Kısacası kendi gizli amaçlarına ulaşmak için Fethullah, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve MİT’in işine yaramayacak bilgiler veriyor ve bu arada gerçek görevi olan CIA ajanlığını sürdürüyordu. Kısacası çift taraflı oynuyordu. Türk tarihinde devletini, ulusunu satanların sonu her zaman bellidir.

Rapordaki bir cümle son derece dikkat çekicidir:

"Fethullahçılar, Türkiye’nin hasmı olan ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturmuşlardır"

İngiliz kültürüne yaptığı çok büyük katkılardan dolayı ödül alan, yüzlerce yıllık Türk yurdu olan Yakutistan’ın ana dilinin İngilizce olmasını sağlayan Fethullah’tan bunları beklemek hiç garip olmasa gerek.

Fethullah’ın eğitim alanındaki hizmetleri yalnız yurtdışı ile sınırlı değildir. Fethullah Heybeliada’daki ruhban okulunun açılmasının en büyük destekçilerinden birisidir. Bu konudaki çalışmaları için Patrik Bartholomeos her seferinde ona teşekkür etmekte ve "Ona bir emrimiz değil ancak bir ricamız olur." diyerek gözlerimizi yaşartan bir dostluk tablosu sunmaktadır. Aynı Fethullah ise Batı Trakya’da yaşayan Türk yurttaşlarımızın eğitim hakkı için en ufak çaba göstermemektedir. Hoş! Aslında bu çabayı gösterse ne için olacağı da oldukça açıktır.

Fethullah Türk milliyetçileri arasına girerek onları bölmeye çalışmakta ve nabza göre şerbet verme ustalığını en iyi şekilde kullanmaktadır. Askerliğinde Cemal Tural adlı komutanının milliyetçi olduğunu öğrendikten sonra bir anda milliyetçi söylemlere başlayan Fethullah tüm Türkler için "Peygamber Ocağı" sayılan ve bu görevi tamamlamayanlara kız bile verilmeyen askerlikten yırtmak için neler yaptığını anlatır. Ona göre askerlik yılları tüm yaşamının en kabuslu yıllarıdır. Korkulu bir rüya gibi sürekli olarak askerliğinin bitmesini beklediğini söyler. Herkesin 24 ay askerlik yaptığı bir zamanda 17 ay askerlik yaptığını böbürlenerek anlatır.

Zaman kime hizmet ediyor?

Tüm bu süreç içinde Zaman gazetesine biçilen rol ise Türk tezlerine karşı Ermeni ve Kürt tezlerini desteklemektir. Sayfalarında Ermeni soykırımı masallarını büyük puntolarla duyuran Zaman, şehit haberlerini ise küçük puntolarla bir köşeye sıkıştırma gayreti içindedir. Sabrının sınırları zorlanan Türk halkının Bözüyük’te PKK sempatizanlarına hak ettikleri karşılığı vermelerine "Provokasyona gelmeyin" diyen gazete, Türk insanı ile bir avuç PKK sempatizanına eşit uzaklıkta durduğunu son derece net şekilde göstermektedir. Türk insanının PKK yandaşlarına nasıl davranmalarını bekliyorlardı? Davullar calıp kurban keserek mi?

Samanyolu Televizyonu aynı yolda Türk insanına hizmetlerine (!) devam etmektedir. Bilal Ercan adını çoğunuz duymamış olabilir. Bu adam PKK propagandası yapan ve Türk Devleti’nin kapatmak için büyük uğraş verdiği Danimarkayı defalarca uyardığı Kürtçü ROJ TV’de düzenli olarak program yapan bir adam. Berat Kandili nedeniyle Samanyolu televizyonu bu adamı programına çağırıyor. Ve bu adamın kasetlerinin reklamı, Fethullah’a bağlı kırtasiye mağazalarının vitrinlerini süslemekte. Bir PKK sempatizanını Samanyolu neden ekrana çıkarıyor dersiniz? Yanıt oldukça basit. Çünkü Fethullah’ın şiirlerinden birini bu adama bestelemiş. Bundan dolayı bu adama sponsor oluyorlar. Etraflarında herhalde PKK sempatizanı olmayan bir besteci bulamamış olsalar gerek… AB üyeliği uğruna Apo’yu salıverdiklerinde de Samanyolu’nda kahramanlık türküleri okuturlar artık.

22 Eylül 2005 tarihli Zaman gazetesinde şöyle bir yazı geçmekte: "…Bize karşı yapılanlara karşı devleti bir sorgulamaya kalksak çoğu zaman dengeyi koruyamayız. Farkında olmadan devletine karşı milletin güvenini sarsmış oluruz…" Bu sözlerin kime ait olduğunu hemen anladınız herhalde. Yani Fethullah diyor ki: Bu devlet bana karşı haksız davrandı, ben bana yapılan haksızlıkları açıklarsam millet galeyana gelir, devletinden soğur. Doğrusu gözlerim yaşardı. Ne yurtsever ne mazlum insanmış Fethullah. Ama burada ince bir nüans var. Fethullah aslında aba altından sopa gösteriyor. Yazının devamında milletin güveninin sarsılması halinde anarşi doğacağını söylüyor. Yani bana yapılan haksızlıkları bir açıklarsam Türkiye Cumhuriyeti anarşiye boğulur diyor Hocaefendi.

Artık Türk gencinin böyle laflara karnı tok. Atatürk’ün dediği gibi içteki düşmanlar hiç ara vermeden calışmaktadır. Eğer günün birinde Türk toprakları üzerinde bir Kürdistan görmek istemiyorsak, nurculuk gibi ABD çıkarlarına hizmet eden sapık tarikatların oyunlarına karşı dikkatli olmalıyız. Bu yurdu atalarımızdan aldığımız şekilde çocuklarımızı da bir Türk yurdu olarak bırakmak için nurcu hareketi engellemek her Türk için bir namus borcudur.

RİSALE-İ NUR’DAKİ SAÇMALIKLAR

Said-i Nursi, "Sikke-i Tasdik-i Gaybi" adlı risalesinde kendi yazılarını Kur’an ile özdeş sayar, kendini Tanrı’yla konuşan peygamberle eş tutar. Nitekim şöyle bir yorum getirir: " Risale-i Nur" u Allah Kur’ân-ı Kerim’de imzalamıştır. Başta Hz. Muhammed olarak Hz. Ali, Abdulkadir Geylani, Muhyiddin Arabi ve öteki büyükler de Risale-i Nur’a imza koymuşlardır." Bu sözler böyle düzgün değil, karmaşık, dağınık niteliktedir.

Said-i Nursi Isparta’da yazdığı lemalarda şunları söylüyor: " Risale-i Nur girdiği her yeri kutsallaştırmış, bu arada Isparta’ya  mübareklik kazandırmıştır….Risale-i Nur  Isparta’ya bütün illerin üzerinde bir  dindarlık meziyeti kazandırmıştır." Özetlenen bu fikirlerde yazar kendinin bulunduğu yerin kutsallaştığını söylerken, üstü kapalı olarak  Tanrısal bir niteliğe büründüğünü vurgulamaktadır. Oysa ki İslâm dinine göre  sadece Tanrı kutsaldır , il, ilçe  "mübarek" olmaz.

Kendi kendini "mübarek" diye niteleyen Said-i Nursi, "Sönmez Risalesi"nde su sözlerle "Risale-i Nur"u övmektedir: "Risale-i Nur Kur’ân’ın aynasıdır, bir mucize niteliğindedir." Hz. Muhammed (S.A.V.), "benden mucize beklemeyin…" derken bizim mübarek yazarımız yazılarını bir yandan Kur’ân’la karşılaştırıyor, bi yandan da "mucize" diye niteliyor. Yine aynı risalenin bir başka yerinde şöyle diyor: "…Risale-i Nur ‘a kimse karşı koyamaz, onunla boy ölçüşemez, ona denk tutulamaz." Bu sözler önceleri Kur’ân için söylenmişti, onun bir benzerinin yazılamayacagı vurgulanmıştı.

Said-i Nursi’ye göre "Risale-i Nur" kendisine Tanrı’nın isteği üzerine dolaysız olarak indirilmiştir. "Bediüzzaman cevap veriyor , 1960" adlı yazıda : "Risale-i Nur , Said-i Nursi’ye Allah tarafından verilmiştir" denmektedir. İslam dinine göre ise Tanrı 4 peygambere kitap indirmiştir. Aksini iddia etmek sapkınlıktır.

Yine Nursi’nin "Mesnevi-yi Nuriye" adlı yazısından , özetleyerek şunları aktaralım: " Risale-i Nur , Kur’ân’ın bir mucizesi olduğundan herşeyde bir marifet penceresi açmıştır. Bu kitap, Kurân’a ait bir sırrı çözerek bir yıllık bir işi bir saatte bitirecek duruma gelmiştir…^Risale-i Nur, Musa peygamberin asası gibi nereye değdiyse oradan su çıkarmıştır."

 

İslam dinine göre başta insan olmak üzere, bütün yaratıklar kendi dillerince Tanrı’nın adını anarlar. Said-i Nursi ise bakın bu konuda ne der: "Risale-i Nur’u sadece kuşlar değil, gökte ve havada bulunan tüm varlıklar alkışlar."

 

Said-i Nursi yazılarının çoğunda kendini kimi yerde üstü kapalı, kimi yerde çok açık olarak peygamberle karşılaştırır. Tanrı’yla dolaysız konuştuğunu vurgular. Onun "Hizmet Rehberi" dediği yazısından gelişigüzel birkaç bölümcüğü özetleyerek aktaralım: "…Ama onda ( Risale-i Nur’da) yazılanlar Kuran’ın malıdır. Hepsi Allah’tandır…" Peygamberimiz Kur’ân-ı Kerim’in sadece bir tercümanı idi. Üstad da (Said-i Kurdi) Risale-i Nur’un sadece bir tercümanı gibidir.

"İman Hakikatleri" başlıklı yazısında  söyledikleri ürperticidir: "Risale-i Nur peygamberimizin risaletini yani peygamberliğinin bir mirasını  üstada verir."

Risale-i Nur’un "Hizmet Risalesi" bölümünde geçen şu sözler de ilginçtir: "Risale-i Nur’a karşı çıkılamaz (itiraz) . yapılacak her itiraz en ulu kişilerden , Kutbu’l Azam’dan da gelse aldırış edilmemeli…." İslâm inançlarında Kur’ân bildirilerine karşı çıkılamaz, Kur’ân eleştirilemez, Kur’ân konusunda gündeme gelebilecek bir itiraz kesinlikle suçtur. İslâm dünyasında peygambere "Kutbu’l Azam" denir. Bu çercevede Risale-i Nur’un Kur’ân ile eşleştirildiği gayet açıktır. Bu tutum İslâm dinine göre büyük suçtur. Oysa Risale-i Nur yazarı buna aldırış etmez..!!

Said-i Nursi’nin YENİ KUR’ÂN YAZMA tutkusuna bir kaç örnek: "Kuran-ı Kerim  ve Risale-i Nur Rahman ve rahim olan Allah’In  bir indirisidir." "Kurân-ı Kerim ve Risale-i Nur’un indirilişi aziz ve hakim olan Allah’tandır….işte o nur  hem Kurân-ı Kerim’dir hem de Risale-i Nur’dur…." "Risale-i Nur’un 129 parçası Kur’ân’dan uzanan elektrik telinin ucuna takılan 129 elektrik lambası gibidir… Bu öyle bir kitaptır ki insanları karanlıktan ışığa çıkarsın diye sana indirdik (Secde suresi ) …" Said-i Nursi’ye göre bu ayetlerdeki nur, yani IŞIK sözüyle anlatılmak istenen yine Risale-i Nur’dur.. Bu öyle bir kitaptır ki sen onunla insanları Risale-i Nur’un ışığına çıkarasın diye sana indirdik. "Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve ben müslümanlardanım diyen kimsenin sözünden daha güzel ne olabilir (Fuss. suresi 33. ayet)" … Said-i Nursi’ye göre : Hiçbir sözün kendisininkinden daha güzel olamayacağı "söz", Risale-i Nur kulliyatından olan "Sözler" adlı risale yani kitaptır. Ayetle işte bu kitap anlatılmak istenmiş ve övülmüştür. Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve ben müslümanım diyen Said-i Nursi’nin "Sözler" adlı kitabından daha güzel ne olabilir? . Bu alıntılar iyice okunursa İslâm dininin özellikle Kur’ân’ın ne gibi çarpık yorumlara uğratıldığı Said-i Nursi’nin Kur’ân’ı bile kendi sözlerine, eylemlerine tanık gösterdiği, Risale-i Nur’un Kur’ân’da bile anıldığı, bir Tanrı buyruğu diye  tanıtılmak  istendiği kolayca anlaşılır.

Said-i Nursi "Nur Meyveleri" adını verdiği yazısında  şöyle diyor: "Risale-i Nur okumak veya yazmak âlim olmak için yeterlidir, başka bilgiye gerek yoktur." Bu abartılı lafa şu yorumu getireceğiz: Bunalmadan Risalelerini sonuna kadar okuyan bir kişinin bilim değil "şeriat getirme" emellerinden başka bu kitapta bulabileceği pek bir şey de yoktur. 

Said-i Nursi bir yazısında "Risale-i Nur Kurân-ı Kerim’in en hakiki tefsiridir. Risale-i Nur, kendisine hizmet edenleri en başta nur talebelerini mutlak cennete götürecek" demektedir. Oysa İslâm dinine göre kimin cennete gideceğini sadece Tanrı bilir. Kurân’da "Kur’ân okuyanlar cennete gidecek" denmemiştir. Ortaçağ Avrupası’nda kiliseler  varlıklı kimselere büyük gelirler karşılığında  "cennet satarlardı"  Burada da benzer davranış görünüyor, insanlar aynı çıkar uğruna kandırılıyor.