Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


TERÖRE BİR ÇÖZÜM DE BENDEN

9 Ekim 2008 Perşembe 3 Yorum »

Madem herkes Terör’ün nasıl çözüleceğini tartışıyor. Ben de bizim yapabileceğimiz basit bir fikri söyleyim. Belki birileri beğenir.

Terörü önlemenin en önemli şartı birçok uzmanın söylediği gibi, teröristlerin çoğalmasını ve finansmanını kesmektir. Yani dağa adam çıkarmayacak bir ortam oluşturmak ve dağdaki adamın birşey yapamamasını sağlamak.

Dağa adam çıkmasını engellemenin en büyük yolu, bölge insanının insanca yaşamasını temin edecek ortamı hazırlamaktır. Yani "Toprak Reformu" dur. Ancak bunun önündeki en büyük engel, bölgedeki Aşiret Reisleri ve Ağaların oy torbası olarak görülmesi ve çeşitli partilerden Milletvekili yapılmalarıdır. Şimdiye kadar Meclisteki Milletvekillerinin kendi aleyhlerine bir yasa çıkarttıklarına tanık olmadığımızdan, Meclise giren bu Ağa ve Reislerin de kendi aleyhlerine olan "Toprak Reformu" gibi bir yasayı engellemeleri kaçınılmazdır.

Çare nedir ? Bu insanları meclise sokmamak. Bilindiği gibi ülkemizde %10 barajı mevcuttur. Bu barajı sadece doğunun oyları ile aşmanın pek mümkün olmadığını DTP örneğinde gördük. Ancak bağımsız olarak seçime girerek barajı aşabildiler.

Şimdi bütün hür iradeli seçmenlere sesleniyorum. Genel Seçimde Doğu ve Güneydoğu’da Ağa, Aşiret Reisi, Aşiret’in adamı gibi adaylar gösteren partilere kesinlikle oy vermeyin. Böylece bu insanları aday gösteren partiler barajı aşamayarak meclise giremeyecek. Bu insanlar seçime bağımsız olarak girseler bile iktidar olamayacaklar. Haliyle iktidara gelen partinin de bu insanlara bir borcu olmayacak ve gereken reformları yapacak.

Sonuçta Terörün çözümüne seçmen olarak sizin de bir katkınız olacak ! Ha bile bile siz bu adamları meclise sokan partilere destek verirseniz.  O zaman çıkıp ahkam kesmeye hakkınız da olamaz.

 

 

GİDİN ÜSTÜNE

30 Eylül 2008 Salı 5 Yorum »

BU iş giderek, karşılıklı yapılan bir "şantaj dengesi" üzerine oturacak gibi görünüyor ama, sebep ne olursa olsun, "kirli çamaşırların ortaya dökülmesinin" bizce yararı var:

Çankaya’nın CHP’li Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz’ın ses kaydı ile ortaya çıkan skandaldan söz ediyoruz.

Haber önce "yandaş medya" tarafından yayınlandı:

Muzaffer Eryılmaz konuştuğu kişiye, belediyeden ihale kazanan firmalardan nasıl para aldıklarını, imara açılacak arsalar için oylamaya katılan Belediye Meclisi üyelerini ikna etmek için nasıl rüşvet vermek zorunda kaldıklarını, Belediye Meclisi üyelerinin nasıl "iş takipçiliği" yaptıklarını anlatıyor, onları "doymak bilmeyen yamyamlar" diye tanımlıyordu.

Şu sözler de ona ait:

"Adamlar imar komisyonunda her geçen dosyanın üzerine atlıyor. Her Belediye Meclisi Üyesi sabah geliyor, ’Ben bugün ne götürürüm’ diyor. Her gün her birinin koltuğunda bir dosya, müdürlüğe gidiyor. Oradan belki benimle de bir telefonla konuşuyor. Veya benim yanıma geliyor, bir giriyor odaya, çıkıyor. Giriyor yanıma, işte dışarı çıkıyor, ’Tamam işini hallettim’ diyor. ’Şu kadar ver’ diyor. (…)"

Öteki sözlerini yazmıyoruz ama onların yukarıda aktardığımızdan daha iyi olduğunu sanmayın.

Bu haberin ilk yayınlandığı günlerde Başkan Muzaffer Yılmaz artık duymaktan gına getirdiğimiz yola başvurdu:

"Tertip… Komplo… Montaj" gibi laflar geveledi. Sonra, "Ben onları 4 sene önce söylemiştim" dedi. Ama sonunda, "Evet o konuşmadaki ses bana ait"e kadar geldi.

Böylece pek çok belediyede yaşananın Çankaya’da da aynen var olduğunu öğrendik.

Sözün burasında belirtelim:

CHP Genel Merkezi bu konuda parti yönünden soruşturma başlatmış. Başkanın ve Belediye Meclisinin CHP’li üyelerinin ifadeleri alınacak ve disiplin yönünden gereken yapılacakmış.

CHP’nin bu konularda eskiden (1950 öncesinde) çok titiz olduğunu biliriz. Sonraki yıllarda özellikle 1978’den sonra o titizliğini kaybettiğinin de farkındayız. Ama yine de o eski duyarlığın tazelendiğini görmenin memnuniyet verici olduğunu söylüyoruz.

Ama yetmez!

CHP Genel Merkezi bize kalırsa -bu konuşmada savcılığı harekete geçirecek unsurlar olduğu takdirde- gecikmeden konuyu adalete de taşımalıdır.

Yolsuzluk ve benzeri yasadışı işler konusunda Adalet ve Kalkınma Partisi ile CHP arasındaki farkı ortaya koymanın en doğru ve somut yolu budur.

Dahası… Böyle bir çıkış, siyasilerimizin istiyor görünüp de sıra gerçekleştirmeye gelince parmaklarını dahi oynatmaya yanaşmadıkları "siyasi ahlak yasası çıkarma" konusunda CHP’nin yeni bir hamle yaptığı anlamına gelir.

CHP böylece belki de, "yanlışı" değil "doğruyu" korumanın daha doğru olduğunu AKP’ye öğretmiş olur. Bakarsınız tüm belediyelerdeki yolsuzluklara karşı önlemler alınır.

Doğrusu umutlu değiliz ama insan ne de olsa iyi olanı istiyor.

———————————————————————————

Oktay Ekşi - 30 Eylül 2008 - Hürriyet  (Aydın Doğan’ın Gazetesi)

 

 

 

BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN !

29 Eylül 2008 Pazartesi 2 Yorum »

Yakın zamanda çok güzel bir şey öğrendim. Birşeyin İYİ olup olmadığını nasıl anlayacağımız üzerine.

Bu sözü kimin söylediğinden emin değilim ama içeriği şu : Bir şey Bölüyorsa KÖTÜ, Birleştiriyorsa İYİ’dir.

Daha sonra televizyonda Başbakanımızın konuşmasını duydum. Doğduğumdan beri "Şeker Bayramı" olarak bildiğim bayramın adının "Ramazan Bayramı" olduğunu söylüyordu. Evet son birkaç senedir "Ramazan Bayramı" ismini daha sık duymaya başlamıştım. Ama bu bayram benim için "Şeker Bayramıydı".  İsteyen "Ramazan", desin isteyen "Şeker" ne farkeder ki ?

Ama Başbakan sert bir üslupla üstüne basa basa bunun "Ramazan Bayramı" olduğunu ve "Şeker Bayramı" diye birşey olmadığını söylüyordu.  Sanki Başbakan değildi de, Dini Bayramlar üzerine fetva veren Müftü’ydü.

Ve çok geçmeden itirazlar başladı. Ben de itiraz ediyorum. 30 senedir "Şeker Bayramı" diye bildiğim bayram, ismini değiştiremez.  Şimdi ne oldu ? AKP taraftarları "Ramazan Bayramını", diğerleri "Şeker Bayramını" kutluyor. Başbakan durup dururken milletin arasındaki ayrımı, bölünmüşlüğü derinleştirdi.

Aklıma birden Rahmetli Özal geldi. Televizyonda "İcraatın İçinden" programlarında "Benim Sevgili Vatandaşlarım" diye, halka seslenişini hatırladım.  Bölme yok. Kucaklama var.  Kimse onun üslubundan, hitabetinden, sözlerinden rahatsız olmuyordu. Bazen söylediklerini doğru bulmayabiliyorduk, ama o başka birşeydi. Üstelik O da, kardeşleri de bir tarikat mensubuydu. Bugün yaşasa yine oyumu verirdim. Allah Rahmet eylesin.

Neyse Bayrama dönelim. Başbakan böldü. Ben bölmeyim. Adına ne derseniz deyin, "Bayramınız Mubarek Olsun".

 

 

 

DÜELLO’NUN GALİBİ

26 Eylül 2008 Cuma 2 Yorum »

Bildiğiniz gibi dün bir düello yaşandı. AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat ve CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu arasında.

Bugün medyaya bir göz attım. Kimisinde Kılıçdaroğlu galip ilan edilmiş, kimisinde Fırat, bazıları da beraberlik vermiş veya sonuç hakkında yorum yapmamış.

Bu düello ile ilgili forum ortamında da mutlaka farklı galipler gösterilecektir. Peki ama atlanan birşey var.

Bu bir Lise Münazarası değildi. Ortaya ciddi iddialar kondu. Taraflar ellerinde resmi olduğu söylenen belgeler salladılar. Türkiye’de bu belgeleri inceleyecek , iddialar hakkında araştırma yapacak ve gerçek sonucu belirleyecek bir kurum yok mu ?

Keza aynı hususlar RTÜK Başkanı Zahid Akman için de geçerli. Elinde tapu ile televizyona çıkıp haklılığını ispatlamaya çalışan Akman’ın elindeki tapunun, başka bir araziye ait olduğu yazıyor, bugünkü gazetelerde…  Bunu inceleyecek bir kurum yok mu ?

Halka yalan söylenmesini önleyen, gerçekleri ortaya çıkaran, yalancıları cezalandıran bir kurum yok mu ?

Deniz Feneri Almanya’da mahküm oldu. Türkiye’de hala yardım topluyor, kumanya dağıtıyor. Birisi bunu durdurup inceleme yapmayacak mı ? Bakanlar Kurulu bu derneğe verdiği yardım toplama iznini, inceleme yapılıp dernek aklanana kadar, askıya almayacak mı ?

Ülke halkının soyulmasını engellemek hangi kurumun işi ? Devlet işleri gönül bağı ile yürür mü ?

CHP’nin bir Alman vakfından yardım aldığı iddiasını inceleyecek biri yok mu ? Eğer iddia asılsızsa bu iddiaları  yapanları durduracak bir yasayı çıkarmak kimin işi ?

Düello’ya dönersek, bence bir galibi yok. Çünkü ortada sonuç yok. Sadece Türkiye’nin durumunun ne kadar kötü olduğunun anlaşılmasını sağladı. Tabi anlayabilenler için…

 

 

 

HİÇBİR PARTİ SONSUZA KADAR İKTİDARDA KALAMAZ

18 Eylül 2008 Perşembe 1 Yorum »

Hep söylenir ya…
- Bozulup havada kalmış uçak yoktur. Bütün uçaklar şu ya da bu şekilde yere inerler!
Bu söylemin siyasete uyarlanması da şöyledir:
- Demokrasilerde sonsuza kadar iktidarda kalmış bir parti yoktur. Bütün siyasi iktidarlar yıpranırlar ve bir gün muhalefete düşerler.
İnançlı siyasetçilerin bu söylemleri değerlendirme biçimi de herhalde şöyle olmalıdır:
- Nasıl hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıyor ve yarın ölecekmiş gibi davranıyorsan, iktidarın sorumluluğunu taşırken de kaderinde bir gün muhalefet olmanın bulunduğunu hiç unutma.
Bugünkü Türkiye’nin siyasi ortamına gelirsek…
İktidardaki AK Parti’nin "alternatifsiz" olduğunu yazıp söylemeyen yok.
Ancak hiç unutmayalım ki "Alternatifsizlik", aynı zamanda "Tek Parti" olmak anlamına gelmiyor çoğulcu demokrasilerde.
Bir partinin belirli bir zaman diliminde çok güçlü ve hatta alternatifsiz olması, geçicidir.

Her şey değişebilir
Bir dış olay, ekonomideki bir kriz, bir büyük skandal tüm tabloyu değiştirebilir.
Burada Türkiye’nin siyasetine özgü önemli soru, şu olabilir:
- Diyelim ki bir dramatik gelişme AK Parti’yi zayıflattı. Peki ama zayıflayan AK Parti’nin bırakacağı iktidar boşluğunu hangi siyasi parti doldurabilecek konumdadır? Neticede kamuoyu yoklamalarında muhalefet partilerinden hiçbiri hatırı sayılır varlık gösteremiyorlar.
Bu tablonun da geçici olabileceğini söylemeliyiz.
Bir varsayım yapalım hayalimizde.
Diyelim ki, global ekonomik kriz Türk ekonomisini de öyle vurdu ki, yaygın iflaslar ve işsizlik had safhaya vardı. İktidardaki AK Parti Hükümeti, bu krizle baş etmenin yöntemlerini bulamadı ve seçmen katındaki tutulma oranı yüzde 20′lere düştü.
Böyle bir durum gerçekleşirse ve mesela Birleşmiş Milletler’de yöneticilik yapan Kemal Derviş Türkiye’ye davet edilip bir partinin başına geçerse, acaba bu parti iktidar alternatifi olur mu?
Başta da söyledik.
Bu bir hayali varsayım.

Gerçek gündem
Ve bu vesile ile, Türk siyasetinin "gerçek gündem" maddesi olan "Ekonomi"ye dönmesinin kaçınılmazlığını vurgulayalım.
Gerçekten de AK Parti iktidarının ateşle imtihan ekonomi alanında başlamaktadır.
Sadece akılcı ve faydacı politikalarla büyümenin ve istikrarın sürdürülebileceği günler, dünle beraber bitmişti.
Şimdi krizlere karşı hazır paketlerin bulunması, "Kriz yönetimi modeli"nin üretilmesi gerekiyor.
Amerika’ya, Avrupa’ya, Asya’ya baktığınız zaman ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz. Çok büyük ve köklü finans kurumları batıyor, el değiştiriyor ya da kurtarılıyor. Piyasalardaki çöküşleri frenlemek için yüzlerce milyar dolarlık devlet fonları pompalanmakta.
Dış ödemeler dengesindeki açığı yabancı sermaye girişi ve sıcak para ile karşılamak durumundaki Türkiye için, bu dış konjonktür büyük zorluklar yaratacaktır.
Ayrıca dış talepteki düşüş, ihracatımızı da etkileyebilecektir.
Büyüme hızındaki yavaşlama "işsizlik" sorununu daha artıracak, enflasyondaki tırmanma orta ve dar gelirli kesimleri daha da zorlayacaktır.

Kötümserlik değil
Bunları kötümserlik kehanetleri olarak algılamamalıyız.
Böyle durumlarda AK Parti iktidarı, bugüne kadar olduğundan farklı bir görünüm sunmalıdır topluma.
Yani bir "dar çevre" iktidarı görüntüsünden çıkmalı, algılama antenlerini tüm kesimlere ve özellikle piyasanın yurt ve dünya gerçeklerini doğru algılayan kesimlerine de açmalı ve "Kriz Yönetimi"ni hemen devreye sokmalıdır.
Örneğin Turgut Özal böyle yapardı.
Açık söyleyelim.
İktidarın "cicim dönemi" sona ermiştir.
Şimdi her sorunun büyütülerek tartışılacağı günler gelmektedir.
Hiç unutmayalım. Nasıl sermaye ürkekse, seçmen de oynaktır.
Demokrasinin sağlığını ve değişim ile yenilenmeyi de, zaten bu yüzen ve gezen oylar sağlar

————————————————————————————————-

Mehmet BARLAS - 17.09.2008 - Sabah

 

 

RTÜK BAŞKANI OLMA KRİTERLERİ

18 Eylül 2008 Perşembe Yorum yok »

Bilindiği gibi mevcut RTÜK başkanı Zahid Akman’ın RTÜK’deki üyeliği, dolayısıyla başkanlığı düşme tehlikesinde.

Muhalefet biran önce çekilmesi gerektiği yönünde bastırıyor. Diyelim ki, Zahid Akman RTÜK başkanlığı ve üyeliğinden çekildi. Yerine geçecek olanda aranan kriterler nelerdir ?

Önce RTÜK’ün ne olduğuna ve ne yaptığına bakmalıyız. RTÜK = Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, yani televizyonculukla ilgili bir kurum. Ne yapar ? Radyo ve Televizyonların frekanslarını düzene sokar, yayınları denetler, kuralları belirler, gerekirse ceza verir.  

Şimdi bir RTÜK başkanında olması gereken özellikler ne olabilir ? Yayınları denetlemek için, yayıncılıktan, televizyonculuktan anlaması gerekir. İyi bir medya izleyicisi olmalı. Yöneticilik deneyimi olmalı. Kanunlardan anlaması da iyi olur.  Saygın ve sözü geçen bir isim olması da faydalıdır. Başka ? Normal koşullarda başka bir özellik aklıma gelmiyor.

Şimdi bu özellikleri taşıyan kişiler kimler olabilir ? İlk isim Uğur Dündar. Saygın, güvenilir, yayıncı, yapımcı, kanunlardan da anlar. Mesela bir TV eleştirmeni RTÜK başkanı olabilir mi ? Neden olmasın  ? Cengiz Semercioğlu mesela .. Fatih Altaylı’ya ne dersiniz ? Mehmet Barlas da olabilir.

Aslında akla gelen çok isim var. Ama ben şimdiden size Normal Koşullarda olmayan, en önemli kritere göre RTÜK’ün başına nasıl birinin geçeceğini söyleyim. Kanal 7 veya benzeri Muhafazakar kanallardan birinde çalışan belki kimsenin tanımadığı birisi geçecek. Bakalım haklı çıkacak mıyım ?

 

 

 

 

ŞAŞKINLAR

17 Eylül 2008 Çarşamba 3 Yorum »

Kayseri’de tarihi bir belgesel çeken ekip, Kayseri Kalesi surlarına Bizans bayrağı asınca halk geleyana gelmiş.

Surların önünde toplanan halkı ancak polis yatıştırmış. Belgesel Ekibi de bayrakları toplayıp gitmiş.

Şimdi ne kadar hassas bir milletiz değil mi ? Kalemizde Belgesel için bile olsa, artık tarihe gömülmüş bir devletin bayrağına tahammül edemiyoruz .

Oysa Kalelerimiz artık birer tarihi eserden başka birşey değil. Savaşta bile işe yaramaz.

Peki ya tersanelerimiz, fabrikalarımız, haberleşme kuruluşlarımız, bankalarımız ? Bugün bizim esas kalelerimiz bunlar. Bunlar milleti, ülkeyi ayakta tutan kurumlar. Bunlar teker teker yabancıların eline geçiyor. Babalar gibi satılıyor. Nerde tepki gösterenler ? Tam tersi bu babalar gibi satanlara oy veriliyor, mükafatlandırılıyor.

Şimdi bunlara "Şaşkın" denmez de, ne denir ?

 

 

 

MAÜN SURESİ TOKATLIYOR

15 Eylül 2008 Pazartesi 1 Yorum »

Mâûn Suresi tokatlıyor

Bu başlıkla bir yazıyı ilk kez 1999 yılında yazmıştım.

Mâûn Suresi o günden beri Türkiye’yi tokatlamayı sürdürdü.

Mâûn Suresi bir yandan, hakka saygısını yitiren Türkiye’yi, bir yandan da Allah ile aldatarak soyanları tokatlamaktadır.

Mâûn Suresi daha çok tokat vuracaktır bu ülkeye, çok.

Göreceksiniz.

Önce o kısa, fakat muhteşem mesajlar barındıran sureyi, geleneksel anlam kaydırmalarından arındırarak verelim:

"1 Gördün mü o, dini yalan sayanı?
2 İşte odur yetimi itip kakan;
3 Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4 Vay haline o namaz kılanların/dua edenlerin ki,
5 Namazlarından/dualarından gaflet içindedir onlar!
6 Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7 Ve onlar, kamu hakkının yerine ulaşmasına/zekâta/ yardıma/iyiliğe engel olurlar.”

Hemen belirtelim: Mâûn Suresi’nin geniş bir yorumunu, yakında çıkacak olan şu kitabımızda okuyacaksınız:

MÂÛN SURESİ’NİN DÜŞÜRDÜĞÜ MASKELER
(Dindarlık Adı Altında Dini Yalanlayan İhanet)

Allah ile aldatanlara en ağır tokatlardan biri Kur’an’ın Mâûn Suresi’nden gelmektedir. Allah ile aldatanlar o surenin Arapça telaffuzunu her yerde, hem de ‘namaz suresi’ diye öğretirler ama ne anlama geldiğini, ne demek istediğini asla öğretmezler. Çünkü o suredeki muhteşem mesajın bilinmesi halinde ‘Allah ile aldatanların din üzerinden dünyalık toplamaya yönelik oyunları’ tarumar olur.

Deniz Feneri adlı büyük dinci talan münasebetiyle, Mâûn Suresi’ndeki mucize mesajı Türk milletine bir kez daha ve eskisinden daha ayrıntılı olarak tanıtacağız.

Kur’an’ın en büyük mucizelerinden biri bu surede saklı.

Bu sure, din adı ve maskesi altında dinsizlik yapanları tokatlıyor. Bu mucizeler mucizesi surede cevaplanan hayatî sorular şunlardır:

Din adı altında dinsizlik nasıl yapılır?

Bu maskeli ve sinsi dinsizliğin belirtileri nelerdir?

Din adı altındaki dinsizliğin kullandığı en önemli maske nedir?

Peygamberimizin Mâûn Suresi ile ilgili fiilî ve sözlü yorumlarının üstü nasıl örtüldü?

‘Peygamberimizin sünneti’ diyerek Arap örflerini Türk halkına dayatanlar, Mâûn Suresi ile ilgili hayatî ve gerçek sünnetleri asırlardır nasıl devre dışı bıraktılar?

Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı, Mâûn Suresi ile ilgili sünnetleri ortaya koyduğumuzda nasıl panikledi ve Diyanet’in o zaman başında bulunan ’sarığı bembeyaz, zihniyeti kapkara’ kişi hangi oyunları çevirdi? Bizim kitaplarımıza nasıl sansür ve ambargo uyguladı?

Kur’an neden, "Takva veya dindarlık Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsüdür ama insanlar arasında bir değer ölçüsü asla değildir!" diyor?

Müslüman toplumları çürütüp çökertecek iki büyük bela hangileridir?

Mâûn Suresi’nin akla getirdiği temel sorular bunlardır.

——————————————————————–

 

Yaşar Nuri Öztürk - 15.09.2008 - Hürriyet

 

 

KİMSEYE DİN ÖĞRETECEK DEĞİLİM

14 Eylül 2008 Pazar 6 Yorum »

Kimseye dinini öğretmeye niyetim yok. Herkes öbür dünya’da kendi yaptıklarından sorumlu olacak. Ama bazılarının tutumunu gördükçe gerçekten üzülüyorum.

Ben Deist’im. Çünkü hem teknik olarak dinsizim, hem de dinlere başkaları gibi bakmıyorum. Benim için "Müslümanlık, Hristiyanlık veya Yahudilik" sadece birer kavram. Dünya’da insanların kendi inançlarına koyduğu isimler. Oysa öbür dünya’da böyle bir ayrım olmayacak.  Orada önemli olan Allah’ın yasaklarına ,emirlerine uymuş ve iyi bir insan olarak yaşamış olmanız.

Son kitap Kuran’ı Kerim, Son peygamber Hz. Muhammed. Bunlar, Allah’ın kullarına iyi bir insan olmayı hatırlatmak için gönderdiği aracılar.  Kuran’da Allah için 99 dan fazla sıfat kullanılır. Şimdi bütün kendine Müslüman diyenlere soruyorum. Bu sıfatların içinde 1 tane kötü sıfat var mı ? Yok ve olamaz. Çünkü Allah iyidir. Kötülükler ise insanları doğru yoldan saptırmakla uğraşan Şeytan’a aittir.

Şeytan’ın kullandığı yollardan en kötüsü de, bizzat dinin kendisidir.  Dini hakim kılmak adına, Allah’ın isteklerine karşı gelip doğruluktan ayrılmak, Şeytan’a uymaktır. Çünkü böyle bir davranış, Allah’ın herkesi doğru yola getirmeyi isterse, Peygamber veya Kitaba ihtiyaç duymadan, bir an içinde yapabileceğini unutmaktır.

Küfürler saçan, sevmediği kişilerin en kötü fotoğraflarını basan, hatta fotoğraflarla oynayan, Allah’ın emirlerine karşı gelen, ama dindar takılan, bir gazetenin yazarı özetle şöyle demiş. "Müslüman, Müslüman’ın hatasını görmez korur. Kafirlere ise en ufak açıkta yüklenir. Çifte standart uygular."

Şimdi söyleyin Allah’ın sıfatları içinde "Çifte Standart" var mı ?, "Yalan" var mı ? , "Adam kayırma" var mı ?, "Yolsuzluk" var mı ?, "Hakaret" var mı ?  

Bunlar kimin yöntemleri ? Siz kime hizmet ediyorsunuz ?

Nüfusunuzda "Müslüman" yazması sadece, Nüfusunda Müslüman yazan bir Anne Babadan doğduğunuzu gösterir. Bunu "cennetin bileti cebimizde" olarak değerlendirirseniz yanılırsınız.  Önce "iyi insan" olun. Hak din sayılmayan, Hint ve Çin dinlerinde bile "İyi insan" olmanın önemi vurgulanır. Sakın Unutmayın !

 

 

BAŞBAKAN DOĞRU SÖYLEMEYİ DE DENEMELİ

13 Eylül 2008 Cumartesi 5 Yorum »

Başbakan doğru söylemeyi de denemeli

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün şunları söyledi:

"Kardeşim, vatandaşın bir kısmı içiyor mu? Buyursun içsin. Ama bir kısmı içmiyorsa, bırak o da içmesin. Mahalle baskısı deniliyor ya asıl mahalle baskısı bu ülkede ’Ben içmiyorum kardeşim, sen buyur iç’ anlayışında olanlara yapılıyor."

Başbakan bu sözleri, Moda İskelesi’ndeki lokantanın restore edilip belediyenin bir şirketince işletilmesi ile birlikte uygulanan içki yasağını eleştirenlere karşı çıkmak için söyledi.

Moda’daki protestocuları hedef göstererek "Hayatı şişenin içinden görüyorlar" dedi.

Ne yazık ki bu ülke, gerçekleri çarpıtmayı "konuşma sanatı zanneden" bir başbakan tarafından yönetiliyor.

Bu ülkede şöyle bir gerçek var: Herhangi bir içkili lokantaya gitseniz ve deseniz ki "Ben içki içmiyorum, sen bana bir meyve suyu ver", alacağınız yanıt bellidir: "Hay, hay!"

Ancak içki satılmayan bir lokantaya gitseniz ve "bana şuradan bir tek rakı ver" deseniz, başınıza nelerin geleceği de bellidir. Hakaret işitmeden oradan çıkabilirseniz, ne álá!

Başbakan ne zaman isterse, birlikte bunu test edebiliriz! Hesaplar benden.

Öte yandan bütün lokantalarda içki satışının serbest olması gerektiğini de savunuyor değilim.

Kişisel girişim hakkı, yasalara uymak koşuluyla dileyenin dilediği türden bir işletme kurma hakkıdır.

Kimse, "Neden sen lokantanda içki satmıyorsun" diye kimseyi suçlayamaz. Tıpkı, lokantasında içki satanların suçlanamayacakları gibi! Sorun, belediyeye ve kamu işletmelerine ait tesislerin, belli bir yaşam biçimini dayatmak için kullanılması ile ilgili.

Belediye orayı yapıyorsa, onun içinde benim vergilerim de var. Hatta belki din-iman laflarını ağzından düşürmeyen sahtekárlardan çok daha fazla payım var.

Kimse kimseyi içki içmeye zorlayamaz. Ama bu iktidarın kafası, bazı insanları içki içmemeye zorlamayı normal görüyor.

Bunun adına da Başbakan kusura bakmasın ama "faşizm" diyoruz

——————————————————————————

Mehmet Y. Yılmaz - 13.09.2008 - Hürriyet

 

 

Sayfalar : [1] 2 3


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.