Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş
 

KEŞMEKEŞLİKTEN KAÇIŞ

13 Ağustos 2008 Çarşamba | Kategori Doğa 0

Bazen insanın ruhu daralır, her şey üstüne gelir, kaçmak ister, bir şehri tam kalbinden beyninden vurup gitmek ister, varsa aklında bir yağmur, hele çok uzaklardan onu çağırıyorsa çocukluğu gidesi gelir insanın fakat birisinin çıkıp da ’’buralardan gitme’’ demesini de bekler…

Buralardan gitme demeyen birisi çıkmadığı için ilk kez bu şehri terk edip gittim. Beni çağıran yer yazları üç mevsimi birden yaşayan, yeşille maviyi buluşturan Rize’nin şirin beldesi Çayeli’ ydi. Çocukluğum ve en güzel anılarımı yaşadığım o muhteşem beldeydi.

Bitmek bilmeyen, bittikçe uzayıp giden Karadeniz sahil yolu üç dört saat kısalttıysa da uzaklığı, maviyle yeşilin arasına giren, halkı denizden koparan sahil yolu hiç yakışmamıştı karadenizime.Yollar çok güzel olmuştu ama son derece canımı sıkmıştı. Doğal güzelliğin kaybolmasına tahammül edemiyordum nedense.Etrafı seyrede seyrede, Cd de Karadeniz müziği, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon ve derken Rize… Çok uzun bir yolculuktan sonra, yaklaştığımızda kalbim sanki aşık olduğumda hissettiğim gibi çarpıyordu ve gitgide heyecanlanıyordum.Nihayet çocukluk yıllarımın geçtiği yere varmıştım derin bir nefes aldım, toprağın yağmurla buluştuğunda etrafı saran mis gibi kokuları içime çektim.Ne çok özlemişim memleketimi, buram buram özlem kokuyormuş. Herşeyi geride bırakıp orda olmak, beni inanılmaz mutlu etmişti.. Gezmediğim yer kalmamıştı Rize’de.Sabah kuzinada pişen koloti ekmeğiyle ve tereyağıyla güne merhaba demek inanılmaz keyif veriyordu bana.

İçimdeki bütün sıkıntıları Fırtına deresinin akıntısına bırakıp, zirveye tırmanırken ayder yaylasının o muhteşem manzarasını ve oradaki insan selini görmek için sabırsızlanıyordum. Yaylaya çıkarken yağmur başladı, o müthiş manzara karşısında o kadar büyülendim ki! Bu ne inanılmaz bir doğa harikasıydı. Kaplıcası, dik yamaçları, havası, buz gibi pınarları, taş yayla evleri, raftingi, çimeni, ağacı, deresi, çağlayanı, alabalığıyla gerisini siz düşünün…Bir doğa harikası olan Ayder yaylası, dünyanın dört bir tarafından akın eden insanlarla dolu.Bizler kendi ülkemizde tatil anlayışı olarak sadece dans, deniz ve kumu düşünüyoruz.

Oysa yurdumuzda görülmeye değer, bütün sıkıntıları bir nebzede olsa bir tarafa bıraktıracak, o kadar muhteşem yerler var ki.

Ayder yaylası da bu yerlerden yalnızca biri. Eğer gidip görme imkanınız olursa mutlaka bunu değerlendirmenizi öneririm. Şundan kesinlikle emin olabilirsiniz, asla pişman olmayacaksınız. Kesinlikle bunun Karadenizli olmam ile alakası olduğunu düşünmeyin lütfen, işlerim dolayısı ile ülkemizin bir çok yerini görme fırsatı buldum ancak hiçbir yer bana burası kadar huzur vermedi. Ne iş stresi, ne kalbimdeki kapanmayan yaralar ne geçmiş ne gelecek hiçbir düşünce benimle beraber değildi. Tamamen kendi kendinizle baş başa kalabileceğiniz bir yer. İstanbula dönüş yolunda bambaşka bir insandım. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse huzurluydum. Maviyle yeşilin birleştiği bir yerde insan nasıl olabilir ki zaten.

Sanırım Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ ya mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin diye sormasının sebebi buraları hiç görmemesinden kaynaklanıyor

Zira mutluluk burada ve bu mutluluğu resmedecek bir ressam var mıdır bilemiyorum. Siz en iyisi gidin ve mutluluğu kendi gözlerinizle görün. Size şunu da garanti edebilirim gözleriniz bu mutluluğu asla unutmayacak.

Başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır diye bilinir. Şu an sanki tam o yöne doğru bakıyorum, dönüş yolundayım daha İstanbul yoluna girmeden yedi tepeli şehrin kasveti her yanımı kuşatmış durumda. Tekrar aynı insanlar, uyulması gereken kaideler, mecburiyetler, şehir kirliliği boğazımda bir şeyler düğümlenmeye başladı bile. Oysa ki ne kadar da rahattım Rize de kendimi doğanın kollarına atmıştım ne gün boyu çalan telefonlar ne anlamsız sonu gelmeyen bir ilişkinin ağırlığı bir hafta boyunca bunları yaşamamak harikaydı. Sanki hiç geri dönmeyecekmişim gibi. Bunları düşünerek İstanbul’a geldim. Sorunlarla boğuştuğum İstanbul kollarını açmış beni bekliyor gibiydi sanki bana nasıl olsa dönecektin der gibi… Yüzümde acı bir tebessümle baka kaldım benim burada ne işim var… Acaba ben acı çekmekten haz mı duyuyordum. Rize deki ben ile İstanbul daki ben arasındaki fark neydi ve ben bunu bile bile neden buraya döndüm. Her şeyin üstünü bir kalemle çizmek bu derece zor muydu. Evet zordu çünkü ben artık ben olmaktan çıkmıştım. Kendimi tanıyamaz hale geldim. İşin en acı tarafı da ne biliyor musunuz ben bunu kabullendim.

Sizce kader mi bu yoksa ben keder mi olmuşum…

HÜZNÜN KUCAĞINDA

16 Haziran 2008 Pazartesi | Kategori Aşk 1

Sevginin yükünü omuzlarında taşıyan ama sevgili tarafından bir kenara atılan bütün kadınlar için kelimelere döktüm içimdekileri. Haykırdım aşkı bu kadar basit zanneden, korkan cesaretsiz sevgililere..

Aralıksız batan sözcüklerinin, an be an yüzünü ölüme çevirdiği yerden yazıyorum size. Dinlemeyin..!
Ne bundan önce söylediklerimizi ne de bundan sonra söyleyeceklerimizi…
Bu defa dinlemeyin.!
Attığımız her adımda bir parça daha yıkılan duvarların altında kalmaktan, ayıramadığınız dakikaların geceler boyunca sinirini taşımaktan yoruldu ruhumuz.Biz çabuk yorulduk.Hiç bir masalın kahramanı olamayacak kadar uykumuz var.Sesinizden esirgediğiniz yüreğiniz gibisiniz. Varlığınızın bir anlamı olsun derken, siz en çok da anlamsızlığa yakıştınız nedense.Oysa bu değildi size dair başlattığımız yolculuğun sonu.Böyle olmamalıydı.
Adresimizi de silin adımlarınızdan;sanırım bundan böyle evde olmayacağız.
Nefesimizle çoğalacakken, nefesimizi tıkadınız siz.!Geçen her günde, soyunurken tüm kelimelerimiz yavaş yavaş siz, durdurak tanımadan yeni bir kıyafetle çıktınız karşımıza..
Parmak uçlarımızda kaybediyoruz sıcaklığınızı.Yazdıkça uzaklaşıyoruz sesinizden, teninizden ve bakışlarınızdan.
Sizi unutmak isterken kalbimiz çok acıyor.Susuyoruz ağlamıyoruz sizsizliğe alışıyoruz artık kan yaşları akıtıyoruz..
Hava kararmaya başlayınca, daha çok arıyoruz sanki sizi. soğuktan mı korkumuz, karanlıktan mı, sizsizlikten mi, yalnızlıktan mı, nöbetlerimizden mi, çaresizlğimizden mi…

Biliyoruz ki..Kahırdan..
Artık hissetmiyoruz…Unutmaya başladık;kokunuzu, sevdiğiniz şeyleri, söylediğiniz şarkıyı, bize bakışınızı, sevişinizi, sarılışınızı…
Yaşadık mı sahi sizle.?
Gülüyorduk galiba.Siz yüzümüze çok yakıştığını söylüyordunuz gülmenin, biz gülünce siz gülüyordunuz.Siz gülünce denizler duruluyordu gözlerinizde.Şimdi fırtına var..
Gülmek bize yakışmıyormu.!!
Edebiyatı seviyorduk.Size olan aşkımızı yüreğimizden sonra en iyi o anlatıyordu.Biz de hep yazıyorduk.
Küstük,
Gelmeyin artık.
Aşk acı çekmekse
Sevmeyin artık.
Kara gecelerde biz buluruz yoldaş kendimize,
korkmayın çekmeyiz hayatın fişini, güçlüyüz biz sevdamızı içimizde saklar yıllara meydan okuruz.

KIR YALNIZLIK ZİNCİRLERİNİ

10 Haziran 2008 Salı | Kategori Aşk 1

Aldığımız ilk dersti bu hepimizin. Ağlamak ve Acı.. Belkide onun içindirki gülmek zor ağlamak kolaydır. Gülücüklerimizden çok gözyaşlarımız fazladır hayatımızın basamak taşlarında.. Düştükçe damlalar basamaklarımıza, kaygan bir hal alır bastığımız yerler.. Ne kadar dirensekte; bastığımız yerler gözlerimizden akan yaşlarla kayganlaşır ve ayakta durmak için daha çok emek sarfeder, yorgunluklarımız artar. Sonra çökeriz o basamaklara.. Ayakta durmak zor, oturmaksa hayatı avuçlarının içinden kaçırmaktır.
An gelir zamanın en durağan dilimlerinde kalırız. Hiçbir şey hareket etmez etrafımızda. Belkide he rşey hareket eder bizse kaldığımız yerde bakarız yanımızdan geçenlere.. Elimizi uzatmak isteriz "Benide alın yanınıza.. Götürün zamanın cıvıl cıvıl olduğu dilimlere.." demek istercesine.. Oysa onlar kendi dilimlerinin hareketindedir.. Hiçbiri bizi görmez, duymaz, anlamaz.. Yapayalnızızdır o zaman diliminde.. Sessiz, renksiz, cansız, yanlız…

Kimbilir kaç şehirde yalnız dolaştık, kaç şehirde yağmuru gördük, çiçekli yerleri, karlı ağaçları, yapayalnız ve kimbilir nerelerde öpüşen çiftlere, el ele tutuşanlara, aşkına sahip çıkanlara, o neşeli gülüşlere ve aşklara kıskanarak değil, hatta imrenerek bile değil, ama kendi yalnızlığımızı biraz daha fazla içimiz ezilerek baktık. Ne çok aşk şarkısını kimseyle paylaşmadan yalnız dinledik.En kötüsüde sevdiğinin olupta yinede hayatı yalnız yaşaman kabus gibi.Benim kanımca bütün yalnızlar şunu bilmeli yalnızlığın içinde hep bir umut beklenir ve o umut mutlaka bir gün gerçekleşir.

Her sevgi beraberinde hayalleri umutları getirir.Sonu ayrılık olunca başlar isyanlar, pişmanlıklar ve yerini yalnızlıklara bırakır, böylece günler gelir geçer.Sonra birgün bir bakmışız yine sevginin güzel eli dokunmuş yüreğimize, izin bile isteme zahmetine bulunmadan, belki yine sonu ayrılık, belki de yaşanmış yanlış ilişkiler sonunda, bu kez mutluluk.Yaşanıp biten kötü ilişkiler bizleri dahada çıkmaza sürükler, karşımıza her çıkanı, hayatımızdan çıkardığımızla kıyaslarız.Ona güvenemeyiz, ruhumuzu tam teslim edemeyiz.Yine acabalar karşımıza çıkıverir.Her son yeni bir başlangıç oysa, yeni umutlar ve taptaze hayaller.Yanlızlığımız yok olmuştur.Gün gelir ki tüm acıları unutup, birine güvenme cesaretini buluruz.Bir yanda mantığımız korkakça hayır derken diğer yanda kalbimiz evet der.Şayet hayır’a yenik düşersek, beklide hayatın bize sunmuş olduğu gerçek mutluluk fırsatını elimizden kaçırırız, kimbilir belki de yeni bir acıya daha başlamadan hoşçakal deriz. Duvarlarımızı yıkmalıyız evet deme gücünü bulmalıyız kendimizde.

Sevmek, sevmek, sevmek…Korkmadan, oyunlar oynamadan, yüreğini ortaya koyarak sevmek.Seni seviyorum demenin değerini bilerek, anlamını hissederek, aldatmadan, sevmenin anlamını hissederek, yaşayarak söyleyebilmek.Herzaman söylerim söylediğinde için titremeli, duyanında içini titretmeli.ben ve sen bu iki kelimeyi biz yapmaktır.

Aşk emek harcayan, değer verenlerindir.Aşkı böyle hissederek yaşamayanlar zaten kaybetmiş ve gitmişlerdir.Onlar için üzülmeye, ağlamaya, anılarla yaşamaya değmeyecektir.Hayat kutsal kitapta anlatıldığı gibi kat kattır.Onun içindir ki giden gitmiştir…..

AYDER YAYLASI

11 Mayıs 2008 Pazar | Kategori Seyahat 1

Bazen insanın ruhu daralır, her şey üstüne gelir, kaçmak ister, bir şehri tam kalbinden beyninden vurup gitmek ister, varsa aklında bir yağmur, hele çok uzaklardan onu çağırıyorsa çocukluğu gidesi gelir insanın fakat birisinin çıkıp da ’’buralardan gitme’’ demesini de bekler…

Buralardan gitme demeyen birisi çıkmadığı için ilk kez bu şehri terk edip gittim. Beni çağıran yer yazları üç mevsimi birden yaşayan, yeşille maviyi buluşturan Rize’nin şirin beldesi Çayeli’ ydi. Çocukluğum ve en güzel anılarımı yaşadığım o muhteşem beldeydi.

Bitmek bilmeyen, bittikçe uzayıp giden Karadeniz sahil yolu üç dört saat kısalttıysa da uzaklığı, maviyle yeşilin arasına giren, halkı denizden koparan sahil yolu hiç yakışmamıştı karadenizime.Yollar çok güzel olmuştu ama son derece canımı sıkmıştı. Doğal güzelliğin kaybolmasına tahammül edemiyordum nedense.Etrafı seyrede seyrede, Cd de Karadeniz müziği, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon ve derken Rize… Çok uzun bir yolculuktan sonra, yaklaştığımızda kalbim sanki aşık olduğumda hissettiğim gibi çarpıyordu ve gitgide heyecanlanıyordum.Nihayet çocukluk yıllarımın geçtiği yere varmıştım derin bir nefes aldım, toprağın yağmurla buluştuğunda etrafı saran mis gibi kokuları içime çektim.Ne çok özlemişim memleketimi, buram buram özlem kokuyormuş. Herşeyi geride bırakıp orda olmak, beni inanılmaz mutlu etmişti.. Gezmediğim yer kalmamıştı Rize’de.Sabah kuzinada pişen koloti ekmeğiyle ve tereyağıyla güne merhaba demek inanılmaz keyif veriyordu bana.

İçimdeki bütün sıkıntıları Fırtına deresinin akıntısına bırakıp, zirveye tırmanırken ayder yaylasının o muhteşem manzarasını ve oradaki insan selini görmek için sabırsızlanıyordum. Yaylaya çıkarken yağmur başladı, o müthiş manzara karşısında o kadar büyülendim ki! Bu ne inanılmaz bir doğa harikasıydı. Kaplıcası, dik yamaçları, havası, buz gibi pınarları, taş yayla evleri, raftingi, çimeni, ağacı, deresi, çağlayanı, alabalığıyla gerisini siz düşünün…Bir doğa harikası olan Ayder yaylası, dünyanın dört bir tarafından akın eden insanlarla dolu.Bizler kendi ülkemizde tatil anlayışı olarak sadece dans, deniz ve kumu düşünüyoruz.

Oysa yurdumuzda görülmeye değer, bütün sıkıntıları bir nebzede olsa bir tarafa bıraktıracak, o kadar muhteşem yerler var ki.

Ayder yaylası da bu yerlerden yalnızca biri. Eğer gidip görme imkanınız olursa mutlaka bunu değerlendirmenizi öneririm. Şundan kesinlikle emin olabilirsiniz, asla pişman olmayacaksınız. Kesinlikle bunun Karadenizli olmam ile alakası olduğunu düşünmeyin lütfen, işlerim dolayısı ile ülkemizin bir çok yerini görme fırsatı buldum ancak hiçbir yer bana burası kadar huzur vermedi. Ne iş stresi, ne kalbimdeki kapanmayan yaralar ne geçmiş ne gelecek hiçbir düşünce benimle beraber değildi. Tamamen kendi kendinizle baş başa kalabileceğiniz bir yer. İstanbula dönüş yolunda bambaşka bir insandım. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse huzurluydum. Maviyle yeşilin birleştiği bir yerde insan nasıl olabilir ki zaten.

Sanırım Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ ya mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin diye sormasının sebebi buraları hiç görmemesinden kaynaklanıyor

Zira mutluluk burada ve bu mutluluğu resmedecek bir ressam var mıdır bilemiyorum. Siz en iyisi gidin ve mutluluğu kendi gözlerinizle görün. Size şunu da garanti edebilirim gözleriniz bu mutluluğu asla unutmayacak.

Başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır diye bilinir. Şu an sanki tam o yöne doğru bakıyorum, dönüş yolundayım daha İstanbul yoluna girmeden yedi tepeli şehrin kasveti her yanımı kuşatmış durumda. Tekrar aynı insanlar, uyulması gereken kaideler, mecburiyetler, şehir kirliliği boğazımda bir şeyler düğümlenmeye başladı bile. Oysa ki ne kadar da rahattım Rize de kendimi doğanın kollarına atmıştım ne gün boyu çalan telefonlar ne anlamsız sonu gelmeyen bir ilişkinin ağırlığı bir hafta boyunca bunları yaşamamak harikaydı. Sanki hiç geri dönmeyecekmişim gibi. Bunları düşünerek İstanbul’a geldim. Sorunlarla boğuştuğum İstanbul kollarını açmış beni bekliyor gibiydi sanki bana nasıl olsa dönecektin der gibi… Yüzümde acı bir tebessümle baka kaldım benim burada ne işim var… Acaba ben acı çekmekten haz mı duyuyordum. Rize deki ben ile İstanbul daki ben arasındaki fark neydi ve ben bunu bile bile neden buraya döndüm. Her şeyin üstünü bir kalemle çizmek bu derece zor muydu. Evet zordu çünkü ben artık ben olmaktan çıkmıştım. Kendimi tanıyamaz hale geldim. İşin en acı tarafı da ne biliyor musunuz ben bunu kabullendim.

Sizce kader mi bu yoksa ben keder mi olmuşum…

GÜZEL İSTANBUL

6 Mayıs 2008 Salı | Kategori Seyahat 0

Arkadaşımla dün gece boğazın eşsiz manzarası karşısında yemek yerken Istanbul’a bir kez daha hayran kaldım. Her sokağı ve caddesiyle geçmişin, derin izlerini günümüze taşıyan, farklı medeniyetlerin kültürünü bize ulaştıran bu muhteşem şehire hayran kalmamak hiç mümkün değil. Çoğu zaman hepimiz burada yaşamanın zorluğundan yakınıyor bu şehre kızıyoruz, şikayetçiyiz trafiğinden, dar sokaklarından, hava kirliliğinden ve çevrenin pisliğinden ama yinede hiçbirimiz vazgeçemiyoruz Istanbul’dan.

Hep söylenir kadın gibidir İstanbul ne onunla, nede onsuz olunur.Söylenenler okadar doğru ki. Yemeğin sonunda kahvemizi içerken arkadaşıma sordum bu şehirden sence neden vazgeçilmiyor, Boğazın eşsiz güzelliğinden mi? Suyundan mı?, havasından mı? ya da yaşanan birbirinden güzel aşklarından mı? neydi bu şehre bizi tutan diye. Biz bir çözüm bulamadık ve anladık ki ne düşünmekle, nede konuşmakla bulunmuyor bunun cevabı zaten kelimeler bile aciz kalıyor.Nedesek boştu o an için.Başka bir pencereden bakıldığında ise mantıksız geliyor İstanbul’da yaşamak, alt alta yazılıp toplandığında pek de geçerli bir sebep yok burada olmak için.Sanırım öyle bir şey var ki İstanbul’da insanı kendine çeken ne anlatmak nede anlamak mümkün.Cazibe herhalde bunun adı öyle düşünüyorum.

Şu bir gerçek ki İstanbul cidden hepimizin ortak bir memleketi olmuş.Dostlarım bilir İstanbul’dan kısa bir sürede olsa ayrılırken sanki kalbimde bir delik açılır.Yaşadığım senelere, soluduğum havaya ihanet ediyormuşum gibi bir hüzün çöker içime, sanki geçmişimden beni ben yapan anılardan ayrılmak, uzaklaşmak gibi hissediyorum.Giderken bir yarımı yaşadığım bu kalabalık şehir de bırakıp, diğer yarımı gözyaşları eşliğinde başka yerlere sürüklemek gibi gelir bana ve geriye dönüşüm beni sabırsızlandırır, yinede içimde büyük bir heyecanla tekrar bu şehrin kollarına atarım kendimi.Tıpkı sevdiğinden ayrılan birinin tekrar kavuşması gibi , bu duyguyu hep yaşarım.Nereye gidersem gideyim bir yarım hep bu şehirdedir.

Sevdiğimle beraberken, ilgilenmediğim bu koca şehir, ayrıldıktan sonra sıkıntılı sürecimi atmam için , ilgimi çekmeyen yerlerinin birdenbire nekadar ilgimi çektiğini farketmem beni oldukça şaşırttı.Meğer ne kıymetliymiş bu görünüm, meğer ne güzelmiş bu şehir.Hele hele sevdiğimle dolaştığım yerler veya bir şekilde geçmiş olduğum yerler dahada anlam kazandı benim için.Zaman zaman bloglarımda bu şehirden gitmek istediğimi yazmış olsamda, iş ayrılmaya gelince nekadar da çok sevdiğimi ve bu şehirden ayrılamayacağımı biliyorum.Belki bir 20 yıl sonra içimdeki yarayı da alıp bu şehri terkederim.Şu an için çok zor anılardan okadar çabuk kopup uzaklaşmak, bu şehirde yaşadıklarımın üzerine bir çizgi çekmek.Anlatmakla bitmez bu şehrin bıraktığı acılar , hüzünler, mutluluklar, vedalar, aşklar vs……..

İstanbul Yoktu Sen Olmasaydın
Ben nice İstanbul’lular gördüm sana gelinceye kadar
Kirli paçavralara benzerdi insanları
Dostluktan, vefadan yoksun.
Bölünmüş, dağılmış, parçalanmış
Ve herbiri kendi ağırlığıyla ezilmiş, yorgun.
Yüzümde dolaşan birer iğrenç böcekti gözleri
Bir tutsam
Yapışır kalırdı ellerime en çirkin yerleri
Evlerinde bulduğum yalnızlık
Sokaklarında bulduğum upuzun bir kahırdı.
Günler boyunca
Bir başka karanlık gelirdi
Karanlığın biri kaybolunca
Güneşler doğardı görmezdim.
Bir ses durmadan ölüme çağırırdı beni
Bilmezdim bu şehirde senin yaşadığını.
Bilmezdim…

Mabetler yıkıldı içimde
Umutlar hayaller yıkıldı
Bir gün bütün İstanbul yıkıldı.
Sokaklar kaydı ayaklarımın altında
Gün oldu kalabalık meydanlarında inançlarım yıkıldı
Gün oldu
Gözlerime çiviler çakıldı merhametsiz.
Toz toz oldum, duman duman oldum
Aldığını geri vermedi yıllar
Yitirdim kendimi bu rezil şehirde
Seni buluncaya kadar.

Sonra kaç yıl yaralı bir hayvan gibi
Gezdim sokaklarında
Sonra kaç yıl bir sevgi aradım
İstanbul’u aradım.
Belki de seni aradım bilmeden
Ayaklarımın dibinde den, izler can çekişti
Şehirler parçalandı
Bir çağ öldü gözlerimin önünde
Benim en güzel çağım öldü.
Bizi topraktan yarattılar
Gel gör ki…
Bu şehirde
Benim toprağım öldü.

Seni aradım bu şehirde yıllarca
Yana yakıla seni..
Sen kimdin, sen neredeydin kimbilir.
Hep böyle sensizmiydi bu şehir.
Bu şehir İstanbul’muydu ?
Öyleyse sensiz yaşanmazdı bu şehirde
Gemiler demir almazdı
Trenler işlemezdi
Sen olmasaydın
Bir ömür bitip
Yepyeni bir ömür başlamazdı içimde
Bahar gelmezdi
Ağaçlar çiçek açmazdı
Seni bulmasaydım
Ve ben yoktum
İstanbul yoktu
Sen olmasaydın

dsadas