Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

"ÖZGÜRLÜĞÜN KADERİ GERİCİLİĞİN ELİNDE OYUNCA

“EY TÜRK GENÇLİĞİ”

ATAMIZDAN MEKTUP

"RAHAT BIRAKIN BENİ…"

 

 

"Ey milletim, 
Ben, Mustafa Kemal’im… 
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim,  
Hâlâ en hakiki mürşit, değilse ilim,  
Kurusun damağım, dilim.  
Özür dilerim…  
Unutun tüm dediklerimi.  
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi… 
 
  
Özgürlük hâlâ,  
En yüce değer  
Değilse eğer…  
Prangalı kalsın diyorsanız, köleler… 
Unutun tüm dediklerimi. 
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi… 
 
  
Yoksa, çağdaş medeniyetin bir anlamı,  
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı,  
Baş tacı edebiliyorsanız  
Sanatın içine tüküren adamı…  
Unutun tüm dediklerimi.  
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi… 
 
  
Yetmediyse acısı, şiddetin, savaşın. 
Anlamı kalmadıysa  
Yurtta barış, dünyada barışın. 
Eğer varsa ödülü, silahlanmayla yarışın. 
Unutun tüm dediklerimi.  
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi… 
 
 
 Özlediyseniz fesi, peçeyi. 
Aydınlığa yeğliyorsanız, kara geceyi. 
Hâlâ medet umuyorsanız 
Şıhtan, seyhten, dervişten. 
Şifa buluyorsanız,  
Muskadan, üfürükçüden… 
Unutun tüm dediklerimi.  
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi…  
 
 
Eşit olmasın diyorsanız, kadınla erkek…  
Kara çarşafa girsin diyorsanız,  
Yobazın gazabından ürkerek…  
Diyorsaniz ki, okumasın  
Kadınımız, kızımız; 
Budur bizim alın yazımız…  
Unutun tüm dediklerimi.  
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi…  
 
 
Fazla geldiyse size, Hürriyet, Cumhuriyet…  
Özlemini çekiyorsanız, 
Saltanatın, sultanın…  
Hâlâ önemini anlayamadıysanız,  
Millet olmanın…  
Kul olun, ümmet kalın,  
Fetvasını bekleyin, Seyhülislamın…  
Unutun tüm dediklerimi.  
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi. 


RAHAT BIRAKIN BENİ…"

“VURULDUK EY HALKIM, UNUTMA BİZİ…”

 UĞUR MUMCU
 
SESLENİŞ 
 
Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız,
sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken
bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini
yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi…
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler
takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez.
İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik,
doktorduk, avukattık. Yazlık kışlık katlarımız,
arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı.
Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi
verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir
şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında,
yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin
acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük
yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla.
Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi,
taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven
gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar
erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti.
Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin
elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin
ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş
kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı
gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu.
İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…
Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi
dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla
kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik
kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşımızdaki kızlarımızı
öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu, omuz başından
keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak
fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında
bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…
Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük.
Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki
topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki,
Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da,
paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin
için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma
bizi…
Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize.
Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen
ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara.
Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli
emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek
istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın, dedik, sokak
ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım,
unutma bizi…
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi
savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil
dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş
Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız
bayrağımızı daha da dik tutabilmekti bütün çabamız.
Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak
istemediler.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi…
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline
değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile
almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga
vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam
sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz
titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı
gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi…
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında
vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu
düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da
susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün
bile, karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri
önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına,
demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir
şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma
bizi…
Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey
halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep
birlikteyiz ey halkım, unutma bizi, unutma bizi,
unutma bizi…

 

UĞUR MUMCU DİYOR Kİ:

 

BİR KİŞİYE YAPILAN HAKSIZLIK

"Bir kişiye yapılan haksızlık,
bütün topluma karşı
işlenmiş bir suçtur.
bu bilinci paylaşmak ve
bu sorumluluğu yerleştirmek
zorundayız.
Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci,
özgürlüğün de,
demokrasinin de
tek güvencesidir.
Bu güvence sağlanmadıkça,
demokrasinin temeline
tek bir taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki "cesur bir kez,
korkak bin kez ölür".
Önemli olan,
insanın böyle bir toplumda
"mezar taşı" gibi
suskunluk simgesi
olmamasıdır."

TV SEYİRCİSİNE BİR BAKIŞ!

“Sevimsiz Ailesi”

Ne Didin?

Sevimsiz Ailesi, ‘olağan’ hayatlarının durağanlığında, yatay bir seyir izlerken, beyaz ekran karşısında da, benzer bir yataylığın seyircisi olurlar. Ailemizi can sıkıntısından kurtaran, kafalarını yormayan, üstelik hem içinde olabildikleri hem de dışında kalabildikleri bu meşgaleyi, kimileri ateşin keşfinden hemen sonra icad etmişlerdi. Baba Sevimsiz, Anne Sevimsiz, Kız ve Oğul Sevimsizler, bu durgun ‘olağan’lıklar içinde, vakitlerini, bu müthiş icad, kimi kendini beğenmişlerin, ‘Aptal Kutusu’ dedikleri, bu aracın karşısında geçirirler. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha onlardan daha zeki olan ‘Kimileri(?)’nin hazırladıkları programları keyifle ve aydınlanan boş zihinleriyle izlerler. Bu ‘Kimileri(?)’, onların ihtiyaçlarını, belki de beklentilerini (ya da arzularını mı, demeliydik? Yoksa özlemlerini mi?..) istatistiksel olarak ellerinde tutmaktadırlar. Yeni ürettikleri zekice terimlerle çerçevesini çizdikleri bu girişimde, sonuçlar doğrultusunda programlar hazırlamışlardır. Çünkü, sayılama güvenilir bir yöntemdir ve sayılar asla yalan söylemez! Çünkü, herkes anketörlere doğruyu söylemektedir! Çünkü, sayılama yöntemi, en doğru sonuçlarla ‘Halk’ın, yani C ve D grubu ‘mülksüzler takımı’ izleyicinin neyi seyredebileceğini ortaya koymaktadır. Aslında bunlar, ‘Kimileri(?)’ için yeterli ve geçerli nedenlerdir, hazırlayacakları ‘dandik’ programları, ‘er meydanı’na çıkarabilmek, mantıklı kılabilmek için… Kitleler, sadece istatistiksel olarak var’dırlar; ya da var olurlar! Yanlış bilincin mağduru bu kimseler, yani ‘Kimileri(?)’ bu motivasyonla birbirinin aynı programları, birbirinin peşi sıra ‘beyaz cam’a bulaştırırlar. İzlenme oranları, bu mide kaldıran programların ‘Halk’ tarafından nasıl yenilip yutulduğunun kanıtları olurlar. Reklam verenler mi dersiniz, yoksa bu ‘Kimileri(?)’ mi, pek mutlu olurlar. Beğenirler, hastası olurlar bu programların ve hele ki, bu programlarda bir ‘zeka’ sezmişlerse, kendilerini bu ‘baldırı çıplak güzelliğe’ kaptırmaktan geri durmazlar! “Yeni ufuklar çizerler hep birlikte, Halk önlerinde, kralıdır saçmalamakta!” Sevimsiz Ailesi ise, kaderin( ki öyle bir şey var ‘-mış gibi’…) içine terkedilmişlikleriyle beyaz camda ne izlediklerine kafa yormaksızın, kendilerini koyuvermişler ve ‘ibret programları’nda gördükleri, acınası ve başlarına türlü kötülüklerin musallat olduğu insanların yaşadıklarından, kendilerine pay çıkararak, hallerine binlerce şükretmektedirler, Yaradan’a. Tanrı, o, ‘seçilmiş’ insanlara, bu belaları musallat ediyorsa, ki buna kudreti vardır, onlar gibi ‘basit’ insanlara neler yapabilirdi? Ki, buna da kudreti olduğu kuşkusuz! Tabi, bu seyir hali sürekli onlara kötü durumları göstermiyor, ailemizi sürekli bunaltmıyordu. Arada sırada, ya da ‘dürüst’ olmak gerekirse, daha genelde, onların da ‘eğlenmeye’, günlük sıkıntılarından, ‘bir nebze de olsa’ kurtulmaya hakları olduğu muhakkaktı. Bir parçası olmadıkları, bir taraflarını yırtsalar da olamayacakları, ‘Lüks Yaşam Canlıları’nın yediği ‘haltlar’ da, onlara eksiksiz olarak aktarılmalıdır! Bu, haberler(!), eğlence programları(!), diziler, vb. yollarla yapılır: Nerde eğlenmişler, ne yemişler, kaça yemişler; neden kavga etmişler, neden sevişmişler; kimlerle nerede yatağa girmişler; neden birlikte olamayıp ayrılmışlar?..Ayrıca akademik çevrelerce de bir değer taşır, bütün bu olan biten! Akılıca bir açıklaması vardır, muhakkak!.. Bir bir aktarılır ,bu ‘ibret görüntüleri’, gariban halkın parçası, Sevimsiz Ailesi’ne, ki bizim bu aile de, kendi yaşadıklarının yapay’lığı içinde, her gün aralıksız devam eden akışkan kıvamdaki programlar nedeniyle, yaşananların ‘doğal’ olduğu yanılsamasına kaptırırlar kendilerini. Onlar gibi olabilmek, ‘gerçek’ olabilmek adına, bu programlar aracılığıyla, bu tüketim manyaklığına katılmaya, ki önce hayatlarının önemli bir kısmını o malum kutunun başında harcamaya çağrılırlar. Görgüsüzce yaptıkları harcamalarla hepsi özgür bireyler olarak, kendilerini gerçekleştirme, paralarını olmazsa, bedenlerini, ilişkilerini tüketmeye hakları vardır. Nasıl olsa, istatistikler bu potansiyeli çok açık bir şekilde göstermektedir; birbirlerini aldatmaya, kandırmaya, dolandırmaya hakları olduğu kadar…Nasıl olsa, her şey “SONUCU KUTSALA HAVALE EDİLMİŞ” bir “SHOW”, bir “GÖSTERİ”, bir “GÖSTER-MELİK” olduğuna göre, bu bağlamda yapılabilecek hiçbir şeyin de, herhangi bir sakıncası olmasa gerek! Eğer bir sakıncası olsaydı, onlar adına, onların vergileriyle kurulan denetleyici kurulların, bu programları gerekli yasalar yoluyla yayından kaldırması ve standart( ki bu tehlikeli bir kelimedir!)ların korunması, en azından gerekmiyor muydu? Standart mı? Kim bu konuşan, yaaa? Oha, falan oldum! Sevimsiz Ailesi, uyumaya başladı; sanırım! Biraz sessiz olmakta fayda var. Ne de olsa, çalışıp para kazanmalılar! Buna hakları var! Onları kaderlerine terk etmeden önce, onlara atılan ‘kazık’lardan birini daha gün ışığına çıkarttık! Az Sonra!.. Tüketime hakları olduğu kadar, başka hiçbir şeye hakları yoktur; tabi ki çalışmak dışında! Çalışmak, üretmek varoluşsal bir haktır; para harcayabilmek adına, birey’in kendini harcaması. Köle efendiye, çalışan ben tüketen bene öfke duyar! Çalıştılar, ama basit emeklerinin karşılığı olan basit gelirleri yeterli paraları birikimini yaratamıyorsa, cüzdanlarında mangır yoksa, ‘Kredi Kartı’ almaya hakları vardır; eğer, en azından ‘asgari ücret’ alabiliyorlarsa…İstedikleri, ama sahibi olamadıkları paraya böylece, bir nebze olsun ‘sahip’ olabilsinler, az da olsa tüketmeden ölmesinler diye!.. Kredi Kartı’nı kullanırken, akıl’lı olmak gerekir, tabi! Ama böyle olmadı ve borçlarını ödeyemez mi oldular? O zaman mecburen haklarını kısıtlama yoluna gidebiliriz. Onlarsa, ya ‘karı’ pazarlarlar, ya ‘orospu’ olurlar, çalarlar ya da trilyonlarca doları hortumlayan kimilerinin yatmadığı ‘tatil köylerinde’, yaptıklarını değerlendirirler; akılsızlıklarının bedelini öderken akıllanırlar. Ancak, pezevenk ya da orospu olmak varken, neden?…Neden dört duvar? Onları kim zorlar? Muhtemelen ailemiz rem uykusuna geçti, ama televizyon hala açık: Bu yeterli! Akıllarının alamayacağı konuları duyunca esnemeye başladılar ve ‘uyuyor-muş gibi’ yapıyorlar belki de? Bu duruma uyacak bir sözü vardı, Immanuel Kant’ın, ama daha öncesinde, tüketim için Jean Baudrillard’ın onlarca sözünü de alıntılamamız gerekecek. Ancak ‘Kimileri(?)’ne ne? Ki belki de, baştan yanlış her şey!..

_ “Diğer kanallara baktın mu? Bir şey kaçurmayalum. Yarun, eşinen dostunan, accuk geyük yaparüdük de!..

_ Hadi oradang oküz!…”

RIZA ELİAÇIK