Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Siyaset Kategorisindeki bloglar

Sivil Toplum Meclisi Oluşturulmalıdır

22 Kasım 2007 , Perşembe | Etiketler : sivil toplum

Dün Kumrulular Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin açılışındaydım.
Bir sanayi tesisinin açılışıyla nasıl ki o şehrin ekonomisine katkı anlamında sevinç duyuyorsam bir sivil toplum kuruluşunun açılışını da  o şehrin sosyo-kültürel hayatına bir katkı olarak görüyor ve mutluluk duyuyorum.
Sivil toplum kuruluşları günümüzde ülkelerin siyaset, ekonomi ve  kültürlerini belirlemelerinin yanı sıra hükümetlerin de politikalarını etkilemede ciddi rol oynuyorlar.
Bana sorarsanız çağımız sivil toplum çağı.
Bu anlamda emekleme döneminde olduğumuzu söyleyenler çıksa da bazı olaylar bunun hiç de böyle olmadığını gösteriyor.
Aynı dünyayı paylaşanlar artık biz de varız diyorlar.
Yok sayılmayı istemiyorlar.
Her geçen gün daha bir bilinçleniyorlar.
Boşalan köyler ve büyüyen şehirlerde yitirdikleri gelenek ve göreneklerini yeniden canlandırmaya çalışıyorlar.
***
Biz millet olarak  vakıf medeniyetinden geliyoruz.
Komşusu aç yatarken tok yatmayı kendimize zillet biliyoruz.
Paylaştıkça mutlu olan, mutlu oldukça paylaşan bir anlayışın temsilcileriyiz.
Bu anlamda da devlet-millet el ele düşüncesi hayata yansıtılmış oluyor.
Bir zamanlar bu büyük millet birbirleriyle  bir aile gibi yaşıyordu.
Acılarını ve mutluluklarını paylaşıyordu.
Bugün de sivil toplum kuruluşlarının başta yapması gereken görevlerden birisinin de bu olduğuna inanıyorum.
***
Ne güzel şey birbirlerinin cenazesinde ve düğününde yanyana olabilmek.
Her ikisinde de dostlarını bir arada görebilmek.
Bir insanın duyabileceği bundan daha büyük bir mutluluk var mı?
Bizi birbirimize kenetleyen ve  kaynaştıran değerlerimizi yaşatmak…
Millet olarak dünden bugüne böylesine güçlü gelebilmenin temelinde bunun büyük payı vardır.
Milletler duruşlarını ancak aldıkları yüce terbiyeye borçludurlar.
***
Samsunda kurulan her sivil toplum kuruluşu bahçemize dikilen bir çiçek gibidir.
Dün bir çiçek daha ekildi.
Bir başka gün bir çiçek daha.
Aman bu çiçekleri iyi yetiştirelim.
Büyümesinde yardımcı olalım.
Şehrimizi sosyal hayatımıza olumlu katkılarda bulunan sivil toplum cennetine dönüştürelim.
***
Kapanan bir dernek karşısında yaşadığım azabı duymak istemiyorum.
Ancak bu kuruluşlarımızın da tabelada değil, yani Kumrulular dernek başkanı Kemal Döleş’in dediği gibi sözde dernekçilik değil, özde dernekçilik yapmaların arzu ediyorum.
***
Bu bakımdan yöneticilerimize de büyük iş düşüyor.
Yarından tezi yok Samsunda kesinlikle başkanların katılımıyla görev yapan Sivil Toplum Meclisinin (STM) oluşturulup hayata geçirilmesi gerekiyor.
Katılımcı demokrasinin gereği de budur.
Bu şehrin idarecileri bunu yapabilecek anlayışa sahiptir.
Bu zenginliği daha fazla göz ardı etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Samsun Sivil Toplum Meclisini (STM) uygulamaya koyanları unutulmayacaktır.
Bu oluşturulmadıkça bizim de sitemimiz bitmeyecektir.
Her iki anlamda da kolay gelsin diyorum.

Dikkat ey milletim

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : sİyaset

Kültür büyük milletlerin ruhudur. Milleti millet yapan salt sahip olduğu toprak değil, milli ve manevi kültürüdür. Manevi yönden donanımlı toplumlar esir alınabilir fakat köle yapılamazlar. Bileklerine zincir vurulabilir fakat ruhlarına asla. Onlar, mutlaka birgün kaldıkları yerden devam ederler.

Tarih boyu köklü milletleri çökertemeyen düşmanları onların kültürlerini bozarak zayıflatma cihetine gittiklerini görüyoruz. Bernard Levi bu gerçeği itiraf ederek, “Bir milletin kültürünü kontrol etmek o milletin dilini kontrol etmekle; bir milleti imha etmek ise nesilleri mazisinden, tarihinden, bilhassa milli ve manevi değerlerinden koparmakla mümkündür.” der.

l997 yılında İstanbul da Suffe yayınları arasında yayınlanan “Tarihin Anlattıkları” isimli kitabımın 44. sayfasında yer verdiğim “Osmanlı Devletini Yıkma Planları” başlıklı yazıda yer alan önemli maddeleri bu satırlarda sizlerle paylaşmak istiyorum. Okurken dünden bugüne yaşananlarla da karşılaştırıp muhasebe yaptığınızda birçok şeyin hala devam ettiğini göreceksiniz. İşte gerçekler:

 

1-Genç nesiller ahlak dışı yollara teşvik edilmeli.

2-Aile hayatını yıkmalı.

3-Sanatı ve edebiyatı müstehcen hale getirmeli.

4-İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmeli.

5-Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmete layık kimseler hakkında rezilane vakalar  uydurmalı.

6-Sınırsız bir lüks, baş döndürücü modalar icat etmeli, çılgınca harcamaya teşvik etmeli.

7-Kalabalıkların vakitlerini eğlenceler, oyunlar ve boş şeylerle harcamalı, herkesi düşünmekten alıkoymalı.

8-Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar meydana getirilmeli.

9-Umumi bir hoşnutsuzluk oluşturarak içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı.

10-Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarında kin ve itimatsızlık körüklenmeli.

11-Servet sahipleri ile işçilerin arasını bozmalı, grev ve sabotajlar tertip etmeli.

12-Yüksek tabanın manevi kuvvetini kırmalı.

13-Sanayii’nin ziraati ezmesine imkan vermeli, böylece köylü sınıfını ortadan kaldırmalı.

14-Hayat pahalılığını körüklemeli.

15-Beynelmilel mes’eleler ihdas ederek milletler arasına kin ve nefret tohumları serpmeli.

16-Milletlerin mukadderatını tahsil ve terbiyeden uzak kimselerin eline vermeli.

17-Siyasi ve iktisadi buhranlar meydana getirmeli, servetleri mahvetmeli.

18-Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı, spekülasyonlara, enflasyonlara yol açmalı, altını mahdut ellerde tutup sermayeleri felç etmeli.

19-Hükümetlerin sonunu hazırlamalı, insaniyeti elem ıstırap ve yoksulluk içerisine atmalı.

 

İstediklerini yaptılar. Halada devam ediyorlar. Saldırı noktası hep milli kültürümüz olmuştur. Aile kan ağlıyor, genç nesiller uyuşturucuya kurban, müstehcenlik, sanatı ve edebiyatı rehin almış, mali istikrar sağlanamıyor, para mahdut ellerde . Sınırsız eğlence, lüks, çılgınca harcama, insanlar arasında sosyal ve iktisadi dengesizlikler, milli ve manevi değerlerden uzaklaşma…aradan geçen iki yüz sene içerisinde uygulanmayan hangi madde kaldı acaba? bir milletin ruhunu işte böyle yok etmeye çalışıyorlar. Ne zaman ders alacağız?

Aydınlığın ölçüsü

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : sİyaset

Bugün yine akşam olacak. Yarın sabah dünya yeniden kurulacak. Doğan güneşi aydınlığımızın sebebi sayacağız. Bir öncekiler gibi. Karanlıktan aydınlığa çıkmanın yolu sabaha çıkmaksa eğer, dünyada yaşayan  bütün canlılar aynı şeyi yapıyor. Oysa bizim onlardan bir farkımız olmalı. Bizim aydınlığımız  gökteki güneş, ne lambadaki ateş olmamalı.

 

Hele de bu Türkiye için, Türk milleti için olacaksa. Lafın, hatta tariflerin ötesinde olmalı. Kelimelere sığmamalı bizim aydınlığımız. Yaşanmalı, hissedilmeli. Dünya bizim aydınlığımızla geceyi gündüzden ayırmalı. Zamanın belirleyicisi bizim milletimizin ahlakı olmalıdır. Tıpkı öyküde olduğu gibi.

 

“Bilge adam

Bir bilge adam çölde öğrencileriyle otururken demiş ki;
"Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz?
Tam olarak ne zaman karanlık başlar,
ne zaman ortalık aydınlanır?"
Öğrencilerden biri;
"Uzaktaki sürüye bakarım," demiş,
"koyunu keçiden ayıramadığım zaman
akşam olmuş demektir."
Başka bir öğrenci söz almış
ve "Hocam" demiş,
"İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman,
anlarım ki sabah başlamıştır."
Bilge adam uzun süre susmuş.
Öğrenciler meraklanmışlar
ve "Siz ne düşünüyorsunuz hocam?" diye sormuşlar.
Bilge şöyle demiş;
"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında,
güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan
ona "kız kardeşim" diyebildiğimde
ve yine yürürken önüme çıkan erkeği,
zengin mi yoksul mu diye bakmadan,
milletine, ırkına, dinine aldırmadan,
erkek kardeşim sayabildiğimde anlarım ki
sabah olmuştur, Aydınlık başlamıştır…"

 

Bir zamanlar bizde böyle anlıyorduk aydınlığı. Karanlıklara uzak yaşıyorduk. Bir elin parmakları gibiydik. İki gözün aynı noktaya baktığı gibi  görüyorduk her şeyi. Geceden gündüze yol alıyor, gündüzlerde yarınlara koşturuyorduk atlarımızı.  Peki ya şimdi? Ne gecemiz kaldı nede gündüzümüz.  Yeni baştan koyulsak yollara. Kavuşsak tekrar yitik aydınlığımıza…Ve aydınlık başlamıştır diyebilsek yine…Haydin öyleyse.

 

 

Fikirde ve harekette birlik

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : sİyaset

Kale ne kadar güçlü olursa olsun onu da içerisindeki insanlar korur. İçerisindeki  insanların birlik ve beraberlik içerisinde davranmadıkları bir kale ile çadır arasında bir fark yoktur. Kaleler büyük oldukları için kuvvetli değil, içerisindeki insanların asil, büyük  ve kahraman düşünceli insanlar oldukları için kuvvetlidir. Şehirler de böyledir.

Bir düşünür “Harekette birlik olmazsa fikirdeki birlik bir işe yaramaz” diyor. Filozof Beydeba Kelile ve Dimne isimli meşhur eserinde anlatır;“ Güvercinler bir avcının tuzağına düşerler. Önce her biri tek tek çırpınmaya başlarlar. Bu bir süre böyle devam eder. İçlerinden bilge olanı onları etrafına toplayarak; Arkadaşlar bu şekilde tek başınıza hareket ederseniz hem gücünüzü kaybeder, hem de kurtuluş ümidinizi yitirirsiniz. Hepimiz bir araya gelip  aynı anda kanat çırpalım der. Ağ içerisinde bulunan güvercinler denileni yerine getirerek güçlerini aynı anda kullanırlar. Yalnız kurtulmakla kalmazlar, tuzağı da alıp götürürler”

Gücün bir araya gelmediği yerde sayısal çoğunluğun  bir yarar sağlamadığına sizde şahit olmuşsunuzdur. Hani bir bilge bildiklerimi ayaklarımın altına koysaydım başım göğe değerdi diyor ya. Eğer fikrimizi harekete, teorilerimizi pratiğe dökmeyi başarabilseydik bizim de millet olarak başımız göklere değebilirdi.

Her zaman, yağ var, şeker var, un, su…hepsi var da neden helva yapamıyoruz diyerek  hayıflanıp, kendimize sitem ediyoruz. Elinde yağı, şekeri, unu, suyu olanın ustası da olmalı değil midir? A. Nihat Asya; “İçimizden biri köprü olmaya razı olmazsa, biz kıyamete kadar bu suyun kenarında bekleriz” sözüyle bu durumu ne güzel izah ediyor. Köprü olmaya razı olamayanlar kendilerini boğulmaya mahkum ediyorlar demektir. Nehir var, su var fakat köprü yok. Öyleyse birileri köprü olmaya razı olacak demektir. Bunun başka izah tarzı var mıdır? 

Güç birliği yapmak çok önemli. Güç birliği yapamayanlar göç birliği yapmak zorunda kalırlar. Nitekim öyle de olmuştur. Bu gerçek eğitimde, ekonomide hatta sanatta da böyledir. Bu durumda olanlar çözümü önce kendilerinde aramak zorundadırlar. Kendi güçlerinin farkında olup, ondan istifade edemeyenler başkalarından yardım beklemek zorunda kalmazlar mı? Dünden bugüne hep böyle olmamış mıdır? 

Bir düşünürün “Başkaları tarafından kurtarılmayı bekleyenler ancak kölelerdir” ifadesinin  konuya yeteri kadar açıklık getirdiğine inanıyorum. Gök kazlarının birlikte uçarken sergiledikleri tavrı bir kez daha anlamak zorundayız. Rüzgârsız havada gökyüzünde uçarken bile kendi rüzgarlarını kendileri oluşturarak yollarına devam etmelerini  iyi tahlil etmek gerekmez mi? Dikkat edilirse, kendilerini uçuracak rüzgarı oturup beklemek yerine kendileri üretiyorlar. Ellerinde çok sayıda projeleri de  yok. Hatta gerçekleştiremeyecekleri rüyaları da. Sadece harekette ve fikirde birlikleri  var. Onlar bu halleriyle William Mc. Fee’nin “Dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir” sözüne cevap verircesine davranıyor, mazeret  beyanına haklarının olmadığına inanıyorlar.

Yine Cemil Meriç; Şehirleri fethetmeye yeten bir enerji yel değirmenlerine saldırmakla harcanır” diyor. Bugün de öyle değil mi? Gücümüzü halâ yel değirmenlerine saldırmakla harcamıyor muyuz? Bu anlamda yine Swette Marden “İnsanoğlunun içinde uyuyan güçler vardır. Kendisi bile şaşırır. Çünkü bu güçlere sahip olduğu aklından bile geçmez. Bu güçleri uyandırıp eyleme geçirebilirse, o kişinin hayatında büyük bir devrim olurdudiyor. Bu tespite katılmamak mümkün mü?

Bu anlamda şehirlerinde içinde uyuyan güçler vardır. Eğer bu güçler uyanır, eyleme geçerse yalnız şehirlerin  değil, dünyanın  bile  şaşıracağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Hayır, hayır! güneşi doğduracak dev düşüncelerimizi başkalarına anlatırken, bizi  sabaha çıkaramayacak kadar cüce tutumlarımızın karanlığında gerçekleri göremez oluyoruz. Hepimizin öncelikle uyanıp silkinmeye ihtiyacı var. Sonra da fikirde ve harekette birliğe. Doğrusu da bu değil mi?

                                                                                      

 

 

 

 

Makamlar İnsanlar ve Dalkavuklar

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : siyaset

        Bir insanı bitirmek istiyorsanız onu hak etmediği şeylerle övmeye devam ediniz. O övüldükçe ayakları yerden kesilecektir. Zira bir insanı bitirmenin yolu iki şeyden geçer. Ya yerin dibine geçirecek, yada göklere çıkaracaksınız. Yükseklerden düşenlerin daha çok yara aldığını biliyoruz.  Tarihte bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur.

        Biliyorsunuz Padişahların birer maskarası olurmuş. Onu güldürüp eğlendirsin diye zavallının canı çıkarmış. Canı sıkılan veya öfkelenen padişah maskaram gelsin deyü bağırınca maskara taklalar atarak gelir mutlaka bir şeyler bulur buluşturur yatıştırırmış padişahı. Şimdide öyle değil mi? Değişen şey sadece taklaların şekli. Şimdikiler beylerin gönlü olsun diye daha modern taklalar atıyorlar. Oysa ağacın kovuğuna insanın da dalkavuğuna güven olmadığını insanlık tarihinin başlangıcından beri biliyoruz. Şimdiye kadar hep ağacı kovukları, insanı da dalkavukları yıkmamış mıdır?  Kral öldü yaşasın yeni kral mantığı dalkavukların ruhuna işlemiştir. Eski kralın cenaze merasimi bile bitmeden, yeni kralın taç törenine katılarak ruhlarını teslim etmenin yeminini yapabilmektedirler.    

      Unutmamalıdır ki insanlar eserleriyle hatırlanırlar. Ancak o eserler hiç bir zaman tek başına gerçekleşmemektedir. Her bir eserin içerisinde adı sanı bilinen veya bilinmeyen onlarca insanında emeği ve katkısı vardır. Ancak  esere son noktasını koyan adını da  vermektedir. İşte burada dalkavuklar devreye girerek adamı göklere çıkarırlar. O da kerametin kendinden kaynaklandığını sanmaktadır. Hani meşe dibinde büyüyen yosun kendini meşe fidanı sanırmış ya işte öyle. Daha da büyütüldükçe tüm gölgeleri kendi sağladığı  vehmine kapılır. Artık o varsa her şey var, o yoksa hiç bir şey yoktur. Onun elinin değmediği şey verimsiz ve değersizdir. Alıştırıldığı şeyler karakteri olmuş, kendini omuzlayanları unutmuştur.  

     İnsanlar geçici eserler kalıcıdır. Bugün yazılan bir kitap dünün eserlerinden yararlanılarak şahesere dönüşebilmektedir. Dün olmasaydı bugünde olmazdı. Bugüne ulaşanlar dün içerisinde üretilenlerdir. Dünün hayali bugünün gerçeği olmaktadır. Bir başına bıraksalar insanı kimbilir bu düşüncenin dışına çıkmayacak fakat bırakmıyorlar işte.

     Bakınız şair Eşref bir şiirinde “Çalışsa bin sene bülbül gibi, karga fesih olmaz. Balonla asümana çıksa bir adem mesih olmaz.” diyor. “Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” diyen Ziya Paşaya hak veriyorum fakat aynanın arkasına dalkavuklar geçip ayna görevi yaparak aynaya bakanı inandırmaya kalkışmasalar. Mesele bu.

     Övgü yada yergi ikisini de birbirine karıştırıyoruz. Överken göklere çıkarttığımız gibi yererken de yerin altına geçiriyoruz insanı. Elbette ikisi de yanlış.  Bu ikisine ayar çekemedik gitti. Ellerimiz patlayıncaya kadar alkışlıyor, avazımız çıktığınca bağırıyor, canımızı kurban edecek kadar övüyoruz. Sonrada kendi şişirdiğimiz balon yine bizim başımızda patlıyor. Sonrada kalkıp derdimizi anlatacak insan arıyoruz.

    Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Daha dün şatafatlı hayatları olan nice makam ve mevkii sahibi insanlar vardı ki bugün hatırlanmıyorlar bile. Atinalı filozof Solon’un Lidya Kralı Krezüs’ün hazineleriyle övünmesi karşısında verdiği cevap oldukça anlamlıdır. “Yaşayan bir insanın saadeti hakkında hüküm verilmez siz sonuna bakınız. Son ne ola…” diyor Solon. Yaşa kralım senden büyük yok diye övgüler yağdırmıyor.   

    İnsanların gözüne değil, gönlüne talip olmalı. Kulağa değil, kalbe hitap edilebilmeli. Hipnoz ederek kabul ettirenlerden değil, bilerek ikna etmeyi tercih etmelidir. Bilinmelidir ki deniz kendinden olmayanları kabul etmez.Birgün karaya atar. Denizin karaya attıkları kendinden olmayanlardır. İnsanlarda öyle. Kendinden olmayanları onlarda atarlar.     

 

Huzursuz insanları seviyorum

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : siyaset

Nathaniel Hawthorne; “Dünya, bütün ileri hareketleri huzursuz kimselere borçludur” diyor.

Bazıları  huzursuz kimseleri sevmez fakat onların açtıkları çığırdan da gitmek zorunda kalırlar.

Bunlar kendi tarihlerini kendileri yazan kimselerdir. Kendi tarihlerini başkalarının yazmalarına asla müsaade etmezler.

Her geçen gün idealist insan nesli tükenirken, beş maymunu oynamak zorunda bırakılanların sayıları artıyor.

Yani amaç, hedef, gaye…bunlar tarihe karışıyor.

Tek amaç, varsa yoksa para kazanmak, makam sahibi olabilmek yani tabiri caizse bir yerlere gelebilmek.

Sağımıza solumuza bir bakalım.

Yakın zamanlarda neden tarihe mal olabilecek insan yetiştiremiyoruz.

Neden yetişebilecek olanlara sahip çıkamıyoruz. Hiç sorduk mu sorguladık mı bunları?

Artık her işin kolay tarafına kaçıyoruz. Akşamdan sabaha meşhur olmak varken niye uzun ve yorucu işlerle uğraşılsın ki..

Bundan dolayı biri günün adamı, diğeri gönül adamı diyerek iki insan tipi çiziyorum.

Günün adamları çoğaldıkça gönül adamlarını göremez oluyoruz

***

“Bir gün Mehmet Akif Ersoy arkadaşıyla birlikte fasulye aşı yemektedir. Nazır katibi yanlarına gelerek Akif’ten yazılarını biraz hafifletmesini ister. Akif gururlu bir edayla; “Git nazırına söyle ben fasulye aşı yemeye razı olduğum müddetçe  istediğim gibi yazarım” diyor.

***

Niye Akif gibileri artık gelmiyor, yetişmiyor?

Şimdi daha çok seciye kahramanlığı öne çıkıyor.

Makam-mevkii elde etmek için kahramanlığa soyunan adamlar nerede,  fasulye aşı yemeyi göze alanlar nerede? Hani yok işte. 

Gündem oluşturmak için söylenen sözler dinlenmiyor. Zira karşılığını da yerine getireceksiniz.

Sırça köşklerde yazılan şiirler okunmuyor. Çilesini de çekeceksiniz.

Yazılar dikkate alınmıyor.Yazdıklarınızın  yolundan da gideceksiniz.

Çevrenizde ismi geçtiğinde yada gördüğünüzde tüm içtenliğinizle o bir devlet adamı, o bir hizmet adamı, ilim adamı, kültür adamı…diyebileceğiniz kaç kişi var söyler misiniz?

Gidin milletin bağrına bastığı yazara, şaire, millet ve devlet adamlarına bakın, hiçbirisi rahatına düşkün insanlar değillerdir. .

N.Fazıl Kısakürek; “Bir millet büyüğünün hususi hayatı yoktur. Cemiyet hayatını avuçlarına alanlar, şahsi hayatlarını ellerinden bırakırlar” der.                                                                          

Yine bir düşünür; “Dünyaya bir dâhi geldiğini nereden anlarsınız, bütün ahmaklar ona karşı birleşmişlerdir” diyor.

Dün öyleydi bugünde öyle. Yarın da öyle olacak. Anlaşılan odur ki dahilerin kaderi hiç değişmeyecek.

Çünkü  dahiler de huzursuz insanlardır.

Bakınız yine bir düşünürün “Büyük adamların öldükten sonra yapılan heykelleri, hayatlarındayken onlara atılan taşlardan yapılmıştır” sözü bizi haklı çıkartmaya yetmiyor mu?

Kimin kucağında ne kadar taş varsa ve nereye atmak istiyorlarsa bırakın atsınlar.

Tabi ki bir gün kocaman bir abide olarak karşılarına çıkacağını da unutmasınlar.

O abidenin kendi attıkları taşlardan yapıldığını da bilsinler.

Taş atmak kolaydır, zor olanı duvar inşa etmektir.

Ellerinde, avuçlarında bugüne kadar hiçbir eseri bulunmayanların işidir taş atmak.

Onların sıkıntısı günü kurtarmaktır. Taş atılanların derdi ise günü ve yarını kazanmaktır.

Ne demiştim milletinin huzuru adına huzuru kaçan insanları seviyorum. Haydi var mısınız huzursuz olmaya? Ha bir de kuru fasulye aşı yemeye razı olmaya…

 

Beton kafa

25 Ağustos 2007 , Cumartesi | Etiketler : yazı

Seçmene bidon kafa demiş.

Bravo, aferin, bugünlerde ancak böyle sözler prim yapıyor.

Ne diyecekti yani.

Benim güzel halkım mı deseydi?

Kim okuyacak, kim konuşacak, kim tartışacaktı ki yazısını.

Daha ilk günden konuşturdu kendisini.

İşi biliyor adam.

Sen önce kafana vur diyor vatandaşa.

Ardında ne duydun diye soruyor.

Cevabı da kendisi veriyor.

“Donk donk” değil mi diyor.

Güler misin ağlar mısın?

Bidon kafa iyi de ses çıkarır hani.

Düşünsenize iyi vurursa mahalleyi bile ayağa kaldırabilir.

Şimdi kalkıp ta bu söze nazire yaparak beton kafa desek.

Birde oraya dank diye vur diye tavsiye etsek.

Duyulur mu hiçbir ses.

Duyulmaz elbet.

Birisi kalkıyor “Göbeğini kaşıyan adam” diyor.

Günlerce gündemden düşmüyor.

Son günlerde yazdığı bir yazı var ki sormayın gitsin.

Tam bir ajitasyon.

Böyledir bunlar.

Ne yaptıklarını ne yazdıklarını ne söylediklerini unutuverirler.

Daha bu yazının tesiri gitmemişti ki öteki almış sazı eline.

Bidon havası çalıyor.

Hem de halkın bam teline vura vura.

Yazardır elbette yazacak.

Düşüncesini satırlara dökecek.

Okurlarıyla paylaşacak…

Fakat onları yerden yere vurarak değil.

Lanet ederek, adeta kum torbası gibi döverek değil.

Ne yapmaya çalışıyorsunuz siz söyler misiniz?

Akort bozmaya kimin hakkı var.

Şimdi sen de vur bakalım kafana.

Ne duydun “tak tak”

Ses yok değil mi?

Çünkü hiç olmazsa bidon kafadan ses çıkar da beton kafadan çıkmaz.

Ha bir şey daha.

Bidon kafa doldurulur da beton kafa doldurulmaz.

A benim beton kafalım.

Bak şurayı da unutmadan söyleyeyim.

Hani elini yumruk yap ta vur diyor ya.

Çok güzel demiş.

Hakkını inkâr etmemeli.

Halk böyle şeyleri unutmuyor.

Her defasında daha bir sıkıyor yumruğunu.

Sandık başına gidince öyle bir vuruyor ki mührü.

O kafalar bu kez dank ediyor.

 


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.