Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Edebiyat Kategorisindeki bloglar

Beyin çenenin üstündedir

23 Şubat 2008 , Cumartesi | Etiketler : konuşmak

Ahmet SEVEN

Şu misallere bakar mısınız?

“Herkes evinin önünü temizlese dünyada kirli yer kalmaz”
Başımız gözümüz üstüne de kim dinliyor kim yapıyor bunu

Lafa gelince bu ve buna benzerleri cümlelerimizin arasına bulup buluşturup yerleştiriyoruz.

Geçenlerde bir yerde okumuştum.

Herkes küçükken söylediği gibi büyüyünce doktor, mühendis, öğretmen… olsaydı yeryüzünde doktordan geçilmezdi diyor.

***

Herkes söylediğini önce kendisi yapsa zaten başkasına hatırlatma ihtiyacı kalmayacak.

Demek ki bu misali verenlerin öncelikle kendi evlerinin önünden haberleri yok.

Psikolojide yeri var.

Kim hangi işten çok şikayet ediyorsa o konuda şikayet eden kişide  bir sorun var demektir.

Çenemize vurmuş bizim.

Ha bire söylem derdindeyiz.

Eyleme gelince bunu başkalarından bekliyoruz.

Kimimiz yazıyor, kimimiz konuşuyor.

Ne kalem ne kelam yorulmak bilmiyor.

***

Bakınız, Çiçero kendisine “Roma neden yıkıldı” diye sorulan soruya gayet açık ve net cevap vermiş ve demiş ki; “Çok ve güzel konuştuk, fakat bilgisizdik!”

Bugün biz de bunu yapmış olmuyor muyuz?

Hatta bilgi de olsa, güzel de konuşulsa eyleme geçmedikten sonra ne çıkar ki?

***

Mevsim kıştır ya.

Bir misal de biz verelim.

Adamın evinin önü karla dolu. Buzlanma yapmış. Kayıp düşenin hesabı yoktur.

O gider başkasının evinin önünde ayağı kayıp tökezlese şikayetçi olur.

Kendi evinin çatısı yoktur, başkasının kırık kiremitini anlatmakla bitiremez.

Gel de Ziya Paşa’nın o muhteşem dizelerini hatırlatma;

Ne diyordu Ziya Paşa?

"Onlar ki laf ile verirler dünyaya nizamat;

  Binbir teseyyüp bulunur hanelerinde.."

Hele şu nizamat verenlere bir bakın, hanelerinde binbir teseyyüb göreceksiniz.

Nasılsa dinleyen var diyerek bu kadar da konuşmak olmaz ki.

Çeneye azıcık istirahat verip de şimdiye kadar konuştuklarından bir parça olsun yerine getirmek gerekmez mi?

 

 

 

 

 

 

İşte böyle bir şey

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebİyat

Sizi gerilim ve gerginlilerle üzmek istemem fakat bazı gerçeklerde vardır ki kaçılmıyor. Kalemde kelamda boş vermiyor. Bazı şeyler vardır ki hani aldırma dedikçe  aldırırsınız.  Takarsınız kafayı. Ancak unutmamak gerekir hani ne demişler keser döner sap döner birgün hesap döner”  Hiçbir şey karşılıksız kalmaz. Kalmıyor da.

 Size aklımdan gelip geçen bir öyküyü anlatayım mı;

Bir gün kendini bilmez, kibirli bir damlanın biri deryaya düşmüş. Bakmış ki üzerinde gemiler yüzüyor, içerisinde balıklar yaşıyor. Deryanın daha önceki konumunu bilmediği için başlamış büyük konuşup çalım satmaya. Ben olmazsam demiş ne gemi yüzebilir nede balık yaşayabilir. Tüm kerameti kendinde toplamış. Öyle ileri gitmiş ki zaman zaman deryaya kafa tutarak ben olmazsam sen kurursun. Ne üzerinde yüzen gemi, ne içinde yaşayan canlı kalır demeye tutturmuş.     

Derya her defasında gülüp geçmiş damlanın zavallı haline. Aynı zamanda da kendine yazık ediyor diyerek üzülüyormuş. Bir süre sonra kimseyi tanımaz olmuş damla. Ne laftan anlıyor ne söz dinliyormuş. Damla kıyıdakilere de  kafa tutar olmuş bir süre sonra. İstersem boğarım sizi diye de tehditler savurmaya başlamış. Gel zaman git zaman bir gün canı sıkılıp su üstüne çıkarak şöyle bir hava alayım demiş.   

Gözleri kimseyi görmezken bir çift şahin gözü onu görmüş süzülerek kapmış ve havalanmış. Onun yokluğundan ne deniz etkilenmiş, ne gemiler nede diğer canlılar. Farkına bile varmamışlar. Şahinin kursağında aklı başına gelen damla başlamış düşünmeye. Koca deryalara sığmayan ben nihayet bir kuşun kursağına sığdım. Meğer varlığım derya ile daim ve kaimmiş. Deryasız bir hiçmişim. Sonra başlamış şahine yalvarmaya, ne olur bırak beni. Şahin; Bırakırım ancak kusmam gerekli demiş.

Bulunduğu yerin kıymetini bilmeyenlere, ben varsam her şey var, ben yoksam hiçbir şey yoktur diyenlere ibretli bir öykü bu.

 İnsan dostlarıyla var. Dostlar bir deryadır. Tek başına bir insansa sadece damla. Dostlarından ayrılanı hayat öyle bir kapar ki bıraktığı zaman ancak kusmuk olabilirsin. Geldiği yeri bilemeyenler, gideceği yeri hiç bilemezler.

Alman Birliğinin kurucu ve toparlayıcısı Prens Bismark’ın ders alınacak bir olayı vardır: Almanlar arasında öyle bir yere gelmiştir ki kendinin vazgeçilmez olduğuna inanır artık. Bilmez ki insan vazgeçilmezliğine inandığı an tersine dönüşü başlamıştır. Bir gün Bismark istifa dilekçesini sunar imparatora.  İstifası kabul edilmemiştir. Bir, iki, üç hepsinde de geri çevirilir istifası. Vazgeçilmezliğine inanan Bismark bir süre sonra bir dilekçe daha sunar İmparatora ve cevap gelir. İstifası kabul edilmiştir artık. Bismark dilekçeyi okur, yüzü sararır, yumrukları gevşer ve dudaklarından şu sözler çıkar: “Bu bana yapılır mıydı?”

Evet olmazsanız olmaz, fakat ille de istiyorsanız sizsizde yola devam edilebileceğini bilmeniz gerekir. Dedik ya hani. Herkes bulunduğu yerin kıymetini bilmelidir. Sahip olduğu dostlarının birer değer olduğunu onlara karşı tavırlarıyla inkar etmemelidir. Gün gelir damla durumuna düşebilirsiniz. Çünkü bu derya çoook damlalar görmüştür. Deryanın kıymetini bilmeden oraya düşen damla soluğu bir şahinin kursağında alırsa şaşmamak gerek.

İnsanlık tarihine bakınız, sığ ve küçük sularda boğulan insan sayısının koca okyanuslarda boğulanlardan daha fazla olduğunu görürsünüz. İnsanlarda böyledir.

Denizden bir kova su eksilse denizin suyu çekilir mi sanırsın. Okyanusların kaprisi olmaz.  Hep diyorum ya işte “Küçük insanlar, büyük insanların fikir sancılarını kendi karın ağrılarıyla karıştırırlar” diye.  Asıl meselede bu işte. Karın ağrılarıyla fikir sancılarını birbirine karıştırmak. Bunları birbirinden bir ayırabilsek. Ey damla! Şahinin kursağında ki bir kusmuk içerisinde özgürlüğünü arayacağına, kıymetini bil de deryada hep özgürce yaşa. Kendini vazgeçilmez zannedenlere bir derstir bu. Fazla söze ne hacet .

Haydi şimdi de böbürlen bakalım. Büyüklen kibirlen. Kanatları yere inince anlaşılır kimin kaç okka olduğu.

Dirilerin işi

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebİyat

BURSA’NIN Yunan işgaline uğradığı yıllardır. Her yerde telaş ve endişe hakimdir. Halk bu işgalden kendilerini kurtaracak bir kahraman beklemektedirler. Bir kısım halk ta  toprağının altı manevi zenginliklerle dolu bu şehrin daha fazla düşman işgali altında kalmayacağına inanmakta, yerin altındakilerin nasıl olsa bir gün yerin üstündeki işgalcilere dersini vereceğini sanmaktadırlar.

 

 Bu bekleyiş sürerken Bursa’da meftun bulunan Emir Sultan Hazretlerinin türbedarı bir gün türbeye yaklaşır ve biraz sitemkar ve biraz da kahırlı bir ifadeyle söylenir: “ Hey koca sultan yıllardır türbedarın oldum. Bekçiliğini yaptım. Bak şimdi Yunanlılar Bursa’yı işgal ettiler. Kalk ta kerametini göster. Bursa’yı gavur işgalinden kurtar…”

Aynı günün gecesidir. Türbedar uykuya dalmıştır. Rüyasında Emir Sultan Hazretlerini görür. Belli ki Emir Sultan Hazretleri kendisine gündüz sorulan sorunun cevabını vermeye gelmiştir. Türbedara çıkışır, der ki; Be hey gafil düşmanın işgal ettiği bir memleketi kurtarmak ölülerin işi değil dirilerin işidir… Evvela diriler gayret göstere…”Bu sözlerin ardından türbedar yüzünde bir tokadın acısını hisseder. Uyanır ve acele ile aynaya koşar. Bir de ne görsün yüzünün şekli değişmiştir. Hatasını anlar ve pişman olur…

 

 Bu olay gösteriyor ki  yerin üstündekiler gayrete gelirlerse ancak yerin altındakilerde harekete geçerler.

 Bir düşünür: “Herkes dünyanın nizama girmesini istiyor amma bunu başkasından bekliyor”

Diyor. Hayret etmekle bir yere varılmadığını bir yere varmak için mutlaka gayrette edilmesi gerektiğini herkes biliyor. Hatta ektiklerinin gözyaşıyla değil, alınterleriyle büyüyebileceğinden kimse kuşku duymuyor. Bütün bunlar karşısında yinede kolaycılığı tercih ediyor.

 

 Başkalarından aldığı ödünç ayaklarla yarış kazanan bir varlığa rastlanmamıştır.  Herkes çalıştığının karşılığını görecektir.  Yine bir düşünür “ Kendilerinin başkaları tarafından kurtarılmasını bekleyenler ancak kölelerdir ” diyor. Köle olduğunu anlayan bile zincirini kırmalı hiç olmazsa kemirmelidir. Böyle yapmayanlar hürriyete kavuşsalar bile kölelik ruhundan kurtulamazlar.

 

Bakıyorsunuz türbeler hep istek sahipleri ile dolu. Oralara gelenlerin hepsinin de farklı beklentileri var. Gerçekleri anlamaları için rüyalara girip de sille tokat uyarılmaları mı gerekiyor. Gerçekleri ne zaman anlayabileceğiz ?

Anlayış ve düşünceler büyük olmalı

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebİyat

Gemiler ne kadar büyük olurlarsa olsun, denizlerin suyu çekildiğinde karaya otururular.  Bir toplum içerisinde ailede böyledir. Onlarda gemilere benzerler. Gemiyi yüzdüren suyu, aileyi ayakta tutanda sahip olduğu ahlâkı yani huyudur. Büyük gemiler sığ sularda yol alamadığı gibi, ailelerde sığ ve basit ahlak değerleriyle hayat yolunda ilerleyemezler. Bizi millet olarak binlerce yıl ayakta tutan tek şey ahlâki değerlerimize yaşayarak sahip çıkmak olmuştur. İlim ahlâk ve bunlara bağlı olarak maneviyatımız sacayağımızdır. Aile bu ocak üzerine kurulu sacayağında pişmiş ve şekillenmiştir.

Ne zamanki bu sacayağının ayakları kopartılmış, işte o zaman aile tamamen ocağın üzerindeki ateşe düşürülmüş, hatta ocak söndürülmek istenmiştir.

 Kabul edelim ki  bugün varlığımızın çekirdeği olan aile ateş içerisindedir. Bir zamanlar bir koca ülke içerisinde kardeşçe yaşayanlar bugün bir ev içerisinde kavgasız yaşayamaz hale gelmişlerdir.Bir yastıkta kırk yılın bile az sayıldığı evlilikler tarihe karışmaya başlamıştır.  Bugün adliye koridorları aile kavgaları ve boşanma davaları için gelen insanlarla dolup taşmaktadır. Ailenin şahsiyeti sokaklara dökülmüş, ayaklar altına alınmıştır. Ülkemiz bu anlamda büyük bir dram yaşamaktadır. Binlerce parçalanmış aileden geriye gözü yaşlı kadın ve çocuklar kalmıştır. Bu nasıl bir savaştır ki ondan arta kalanlarda tıpkı savaşlarda olduğu gibi perişan ve  çaresizlik içerisinde kıvranmaktadır.

            Aile bir milletin çekirdeği ve kökleridir.Kökler ne  kadar sağlam olursa meyvelerde öyle sağlıklı ve gür  yetişir. Emperyalizmin taktiğinde artık dalları kırmak yerine kökleri kurutmak yer almaktadır. Fırtınaya kara borana karşı göğüs geren nice çınarlar köklerinden aldıkları yaralarla çürüyüp devrilmektedirler. Bu anlamda bizimde aile dediğimiz hayat gölümüz her geçen gün kurumakta ve  çöle dönüşmektedir. Bunların sebeplerinin araştırılıp çözüm bulunması yerine boşanan kadınlara sığınma evleri, çocuklara da yuvalar adres olarak gösterilmektedir.

Halbuki; Maharet, hırsızlar için kaliteli kilit geliştirmek değil, hırsızlık yapmayan kaliteli insan yetiştirmektir. Gerçekte  asıl övünülmesi gereken  şey, hırsıza karşı kilit geliştirmek değil, hırsızlık yapmayan insan yetiştirmek olmalı değil midir? Hangi  sığınma evi insanın kendi evi, hangi  çocuk yuvası da anne kucağının yerine geçebilir ki? Bataklığı kurutmak varken,  sivrisineklerle uğraşmanın ne anlamı olabilir. Maneviyat üzerinde oynanan oyunlar boşuna değildir.

 Zira manevi değerlerinden uzaklaşan bir insandan daha  gaddar kim olabilir ki? Bundan dolayıdır ki her geçen gün biraz daha  merhamet azalmakta, cömertlik kaybolmakta, anlayış veda edip gitmektedir. Bir toplumda aile bağlarının çözülmesi ile o toplumun boynuna ilmek geçirilmesi arasında bir fark yoktur.

Dikkat edilirse bugün yapılmak istenen şey budur. Bir aile içerisinde anne baba ve çocukların  birbirleriyle anlaşmazlıklarını kuşak çatışması olarak değerlendirmek ucuz ve basit ifadelerdir. Evlerde huzur yerine mahkum havası çalınıyorsa burada biraz durup düşünmek gerekir. Bir zamanlar suçun ne olduğunu bile bilmeyenler  bugün suç işleyebiliyorlar. Kötü alışkanlıkların yaşı daha bir düşüyor. Anne baba biricik evladlarına söz geçirmekte zorlanıyor. Birbirleriyle olan ilgisizlikleri artıyor. Aralarına birbiri ardınca engeller konuluyor, var olan köprüler yıkılıyor.

Aileden gelen seslere kulaklarını tıkamayanlar bunun bir çığlık haline dönüştüğünün farkına varacaklardır. Her yaranın bir ilacı, her derdinde bir dermanı olduğu gibi bununda dermanı vardır. Ailelerin  kaybettiklerine tekrar sahip çıkmaları gerekmektedir. Zira Kur’an’dan uzaklaşanların yalnız yollarını değil, kervanlarını da yitirdikleri bir gerçektir. Doğrudur, “İt ürür kervan yürür” fakat  kervanlar yolunu bilir, rehberini de bulursa yürür. Yoksa kervanlarda yollarda kaybolur.  

Bütün suçları yaz benim haneme kabulümdür

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebİyat

 

Ya Rab! Vücudumu öyle büyüt öyle büyüt ki Cehennemin tamamını doldursun da başka insanlara yer kalmasın” Diye yalvarıyordu Hz. Ebu Bekir.

Bugün Dünya bu anlayışa muhtaçtır.

Ben yanayım sen yanma diyenlerin sayısı çoğalmalıdır.

Öyle olursa ancak işte o zaman kimse yanmayacaktır.

Eğer bugünde

Bütün suçları yaz benim haneme kabulümdür

Evet yanlış duymadınız

Bütün suçları yaz benim haneme kabulümdür efendim diyenlerin zıyısı çoğalırsa aydınlık kapıları ardına dek açılacaktır.

Gönül adamının anlayışına bakar mısınız?

Yeter ki benim dışımdakiler pırıl pırıl aydınlık olsunlar.

Suçlanacak birisi varsa benim, beni şikayet edin.

Yeter ki hepiniz  kardeş olun kini öfkeyi terk edin.

Tut ki Süleymanın asasına girip yiyen kurdum.

Tut ki Dicle kenarında koyunu kapan bir kurdum.

Tahtı ben yıktım, sürüyü ben tükettim.

Ademden beri onsekizbin aleme haksızlık ettim.

Evet evet yanlış duymadınız.

Bütün suçları yazın benim haneme kabulümdür efendim.

İster İsa gibi çarmıha gerin, isterse Musa gibi Nile atın.

İsterse Yusuf gibi zindana suçsuzluğumu bile bile atın.

Hallacı Mansur gibi taşlayın, taşlarınızla can vereyim dar’da

İbrahim gibi yanıp kül olayım nar da.

Bıçağın altına yatmaya razıyım İsmail gibi,

Sizin yerinize kurban olayım efendim.

Dedim ya işte hey insanlar…

Bütün suçları yazın benim haneme kabulümdür.

Asıl sizin bir hiç uğruna yaptığınız kavgalarınız bana zulümdür.

Konuşmak ve düşünmek üzerine

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebİyat

Fikir adamına tahammül edilemeyen bir toplumda ilim adamı yetişmez. Tartışmaya açılmayan fikir yalnızlığa hatta yok olmaya mahkûmdur. Düşüncesini söyleyemeyen kimse kendi fikrini zindana atmış sayılır. Voltaire “Düşüncesini anlatmak hürriyeti olmadı mı, insanlarda hürriyet yok demektir” diyor. Bir fikir üzerine hüküm yürütmeyen, kendi görüşlerini dile getirmeyen ya da bundan korkan toplumların elbette hürriyetleri tartışılır. Toplumlarını buna sürükleyenlerde müstebit konumuna düşerler.

 

Tarih boyunca Brütüs’ler konuşup tartışan ve fikirlerini açıkça söyleyenler arasından değil, susanlar ve susturulanlar arasından çıkmıştır. Bizi asıl korkutanlar, konuşanlar değil, susanlardır. Başını dik tutanlar değil, eğenlerdir. Kimseyi kendi düşüncenize katılmaya mecbur edemezsiniz. M. Kemal Atatürk “Hürriyet olmayan bir memlekette, ölüm ve izmihlâl vardır” diyerek bu önemli gerçeğin altını çiziyor.

 

Bu milletin almış olduğu yüksek terbiye anlayışında hak bildiği şeyler karşısında susmak yoktur. Peygamberimiz “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyurmuştur. Haksızlık karşısında susan şeytan konumunda bulunuyorsa, susturanda aynı durumda yer almaz mı? Fikirleri uğruna yaşayanların sayısı kadar fikirlerinin yolunda ölenler de vardır. Varlık âlemi içerisinde yalnız insanda bulunan bu hasleti kırmaya ve yok etmeye kimsenin hakkı yoktur.

 

Victor Hugo’nun “Fikirlerinden nefret ediyorum, fakat size onu savunma hakkını kazandırmak uğruna canımı vermeye hazırım” sözünü iyi okumak gerek. Bol bol düşünce hürriyetinden söz edip, başkalarının fikirleri karşısında çehresini çatıp, yüz çevirenler ancak sahtekârlardır.

 

Beyin fırtınasının esmediği bir toplumda, hizmet yelkenlileri de yol alamaz. Yapılan tüm iş laf-ı güzaf olur. Bir toplumun kalitesi o toplumda şaire, yazara, sanatkâra, ilim ve fikir adamına verilen önemle belirlenir. Bugünün dünyası toprağın altındaki madenlerden daha çok, beyinlerdeki cevherlerle ilgilenmektedir. Geleceğe yatırım yapan toplumların başlıca meselesi de budur.

 

Konuşalım, susmayalım. Fakat konuşmak kadar önemli bir konu daha var; o da ne konuştuğunu bilmek. Bir Latin atasözünde “Düşünmeden konuşmanın cezası, konuştuktan sonra düşünmeye mahkûm olmaktır” der.  İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği konuşması ise, insanı gerçek insan yapan özelliği de düşünerek konuşmasıdır.

Aldırma

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebİyat

Ne diyordu Karacaoğlan; “Koyun meler kuzu meler, sular hendeğine dolar, ağlayanlar birgün güler, gamlanma gönül gamlanma”

İnsanoğlu yeryüzüne gelirken iki şeyi de yanında getirmiş.

Biri sevinç biri de keder.

Bunlar hiçbir zaman bir başına kalmamış.

İkisi de insanoğlunun gönlünde mesken tutmuş, bir arkadaş gibi yaşayıp gitmişler.

Madem onlar bizim gönlümüzü mesken tutmuş, öyleyse bizim de onlarla arkadaş olmaktan başka çerimiz yok.

Bu ikisi insanın freni olmuşlar.

Sevinçte aşırı gidecek olsa, keder basmış frene.

Keder de aşırı gidecek olsa bu defada sevinç.

Biri olmadan diğeri demir almamış limandan.

Biri kış olmuş biri bahar.

Biri kavuşmaksa, öteki ayrılık.

İkisi de ayrı bir tadda yol almış insan adlı gemide.

Bugün başında bir hüzün var.

Aldırma geceden sonra gelir sabah.

Her karanlığın bir de gündüzü vardır.

Her yokuşun bir düzü olduğu gibi.

Hani ne demiştik acılardır adam eden adamı.

Dertsiz insandan koru kendini demiş büyükler.

Sende derdin kadar büyüksün işte.

Güneşe yüzünü çevirmeyen meyveler ham kalıyor.

Sen de acı ateşinde pişiyorsun unutma.

Olgun bir başak gibi başını eğiyorsan bu boyun büküş değildir.

Büyüklüktür.

Sadece baş eğmek değildir başağın bu hali.

Aynı zamanda yüzünü gözünü geldiği yer olan topraktan da ayırmamaktır.

Aldırma diyorum.

Sen de aldırma işte.

Ne demişlerdi hani: Hain ölür demir çürür.

Eğer birgün acıları engel olarak görür de yolundan kalırsan o zaman kederlen.

İşte o zaman dövün.

Unutma dertlerinle de güzelsin.

İşte o zaman sevinçlerin yüzünde gökkuşağı renkler oluşturur.

Belki sen göremezsin fakat bakanlar görür.

Evet, görür mü görür.

 

 

Kabak ile kavak

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebiyat

Ah şu kendini bilmezlik yok mudur?

Hele bir de içinde bir de liyakatsizlik olursa.

Nelere mal olmuştur bir bilseniz?

 Maydanozla çınarı birbirine karıştıranların sayısı az değildir.

Hani deveye hendek atlatma meselesi var ya.

Zavallı hayvana o hem de öyle bir uçurum gelirmiş ki korkusundan geçmek istemezmiş.

Hayvana bakıyorsunuz kocaman.

Hendeğe bakıyorsunuz küçücük.

Şimdi deveye kalkıp ta şu geçemediğin hendeği bir anlat deseniz neler anlatmazdı ki.

Onu koca nehirlere benzetirdi.

Böyle gariplikler insanlar arasında da yaygındır.

Zaten ne çekiyorsak maydanoza çınar deyip, koca çınarları görmezden gelenlerden çekiyoruz.

Keşke her şey yerli yerinde görülebilseydi de böyle dengesizlikler olmasaydı.

 

***

“Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak ağacı boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacıyla aynı boya gelmiş.
Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
"Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?"
"On yılda",demiş kavak.
"On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
"Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!"
"Doğru,"demiş ağaç."Doğru."
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak önce üşümeye, sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağı doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle kavağa:
"Neler oluyor bana ağaç?"
"Ölüyorsun,"demiş kavak.
"Niçin?"
"Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için."

 

***

Öyküden çıkarılacak öyle dersler var ki.

Bu dersi çıkarmayanlar tecrübe adı altında daha çok hayat dersi almaya mahkûmdur. 

Gönül arzu eder ki kabak ile kavak birbirinden ayrılsın.

Eğer onlar ayrılmasa bile İlahi Adalet kabağı fıtratı gereği kavaktan ayırıyor.

Her zaman söylüyorum deniz kendinden olmayanları dışarı atar, kendinden alınanları da bir gün geri istermiş.

Kendinden olmayanları dışarı atan bir deniz değil ki.

Bu durum birçok meslekte kendini gösterir.

Ticarette de böyle, siyasette de böyledir.

Ne diyordu Cenap Şahabettin; “Yüksek doruklarda kartala da rastlanır, kaplumbağa’ya da. Biri uçarak diğeri de sürünerek gelmiştir”

Ben oraya tırnaklarıyla, sürünerek gelenlerden yanayım.

Kabakgillerden yana değil.

Çünkü o kabak düşerken bile birilerinin başında patlıyor da ondan.

Şu koca dünyada bir dikili taşım bile yok.

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebiyat

İnşallah ölünce kabrimin başına bir çift taş dikerlerde bende oh be artık benimde bir çift dikili taşım var diyerek sevinirim. 

Olup ta ne olacak sanki?

Yaşayıp gördüğümüz haksızlıklara taş mı dayanıyor.

Kimi anlatamamaktan kimi anlaşılamamaktan yakınıyor.

Kimi aramaktan kimi bulamamaktan dert yanıyor.

Kimi han’dan kimi hancıdan, kimi yoldan kimi de yolcudan şikayet ediyor.

Köprü yapanda şikayetçi, köprüleri yıkan da.

Suyu akıtanlarda, kurutanlarda…

Böyle bir dünya da zeberced’den kulelerin olsa ne olmasa ne.

Ne sultanlar ne Süleymanlar gördü bu dünya.

Harunlar da gitti. Karunlarda…

Koca Yusuf  rakibini baştan atardı.

Zaloğlu Rüstem kayayı avucunda tartardı.

Yunus (as) bir Peygamberdi amma, onu da bir balık kurtardı.

Büyüklenme padişahım seni de bir yaratan var.

Bir gün buldurup bir ömür aratan var.

Kendini bulana Allah başka şeyleri aratmaz.

Her şeyin mutlak bir manası vardır, boşuna yaratmaz.

Dedim ya işte zümrüt den de olsa seninle kabre gelmiyor bir dikili taş.

Bahardır insana ilaçtır, merhemdir varsa vefalı bir arkadaş.

Eğer yoksa adam gibi bir arkadaşın, olsa da kuş sütünden aşın.

Yesen içsen yine de daim açsın.

Dünyanın hepsi senin de olsa sonunda bir dosta muhtaçsın.

Bakıyorum yollara kimler gelip kimler geçmiş.

Zamanında birer sultan gibi olanlar şimdi değişmiş.

İnsan bu nefis taşır, ikbal elde iken  dünyayı yese de doymaz.

Bir zamanlar “tıs” etsen dünya duyarda, yalnız kalınca feryat bile etsen dosttan başkası duymaz.

İşte bu yüzden sahte dünyaya karşı ne varsa attım bir kenara

Öte dünyada yanmaktansa burada yanayım istedim nâra..

Makam gelince gönüle ahenk düşer, göze renk düşer görmez olur.

Ne akıl ne öğüt hiçbiri kalbe girmez olur.

İşte o zaman biraz durup düşünmeli, yani muhasebe etmeli.

Üç adım öteye gidince biraz durmalı beklemeli, geride kalan ruh ona yetmeli.

Ancak, hayat bu, zor elbette kolay değil vesselam.

Yalnız dostlara değil, herkese selam.

 

Yol ve ötesi

7 Kasım 2007 , Çarşamba | Etiketler : edebiyat

Dalgaların batırmaya güç yetiremediği koca gemileri içerisinde bulunan yolcuların korku ve  paniği batırmıştır. Dışarıdan fethedilemeyen kaleler ancak içeriden yıkılabilmiştir. Fırtınalara karşı direnen koca çınarlar, içerisindeki kurtların kemirmesiyle devrilip gitmişlerdir.  Ağacın kovuğuna, insanında dalkavuğuna güven olmaz. Ağacı kovukları, insanı da dalkavukları yıkar.

 

Bir insan bin düşmana karşı direnirde,  dostun bir eğri sözüyle  yıkılır gider. Hatırlarsınız Pir Sultan Abdal içinde aynı şey söylenir. Hallac-ı Mansur’ u dar’a çektiklerinde etrafına toplananlar taş atmaktadırlar. Çehresini bile çatmaz. İçlerinden bir dostu tutar  gül fırlatır. Hallac söylenir; “Düşmanın attığı taşları hissetmedim de, dostun attığı bir gül yaraladı beni” Der.

 

Güneş her defasında yeniden doğabilmek için batar. Batmayan güneşin yeniden doğuşunu seyredemezsiniz. Büyük sular kendilerine  mutlaka akacak bir yol bulurlar. Özünde hürriyet sevdası bulunanlara kement, büyük sulara da bent vuramazsınız.

 

Mehmet Akif Ersoy bir gün arkadaşıyla birlikte  fasulye aşı yemektedir. Nazır katibi yanlarına  gelerek Akif’ten  yazılarını biraz hafifletmesini ister. Akif gururlu bir edayla; “Git nazırına söyle, ben fasulye aşı yemeye razı olduğum müddetçe istediğim gibi yazarım” der. Aynı Akif doğuştan aşığım istiklale, bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale diyordu. Duruş denilen şey bu olsa gerek. Bu anlayış değil midir, bir insanı enginlere sığdıramayan, haksızlıklar karşısında kükreten, kendine zincir vuracaklara çılgın dedirten.

 

İnsan boğulmak istedi mi, ille de büyük sular gerekmez. O isterse bir kaşık suda da boğulabilir. Karşıya geçmek isteyen insan için köprüsüzlük engel değildir. O istesin yeter. Boğulmak istemeyen insana okyanuslarda yol verir. Tıpkı Firavunun karşısındaki Musa (a.s) gibi.

 

Altın gerdana takılıncaya kadar hangi eziyetleri gördü bilir misin? Bir inciyi  çıkarabilmek uğruna kaç insan vurgun yemeyi göze alıyor, kaç insan vurgun yiyor. Duvara tuğla olacak toprağı hamur ezerler, fırınlara atıp pişirirler. Ezilip fırınlarda pişmeyi göze alamayan toprak ayak altında kalmaya mahkumdur. Kardelen çiçeklerini düşün. Tükenmezsen eğer gözlerini açtığında seni ilk karşılayan pırıl pırıl bir bahar olacak.

 

Gözlerini kapamayanlar için karanlıkta bile görecekleri bir mesafe vardır. O mesafedir insanı yıldızlara taşıyan.  Dostum, insanı yoran yol değil, hedefsizliktir. Hedefini bilen insanlar asla yorulmaz ve yoldan geri kalmazlar. Yola devam vesselam.

 

Sayfalar : [1] 2

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.