Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Beyin çenenin üstündedir

23 Şubat 2008 Cumartesi | Yorum yok »

Ahmet SEVEN

Şu misallere bakar mısınız?

“Herkes evinin önünü temizlese dünyada kirli yer kalmaz”
Başımız gözümüz üstüne de kim dinliyor kim yapıyor bunu

Lafa gelince bu ve buna benzerleri cümlelerimizin arasına bulup buluşturup yerleştiriyoruz.

Geçenlerde bir yerde okumuştum.

Herkes küçükken söylediği gibi büyüyünce doktor, mühendis, öğretmen… olsaydı yeryüzünde doktordan geçilmezdi diyor.

***

Herkes söylediğini önce kendisi yapsa zaten başkasına hatırlatma ihtiyacı kalmayacak.

Demek ki bu misali verenlerin öncelikle kendi evlerinin önünden haberleri yok.

Psikolojide yeri var.

Kim hangi işten çok şikayet ediyorsa o konuda şikayet eden kişide  bir sorun var demektir.

Çenemize vurmuş bizim.

Ha bire söylem derdindeyiz.

Eyleme gelince bunu başkalarından bekliyoruz.

Kimimiz yazıyor, kimimiz konuşuyor.

Ne kalem ne kelam yorulmak bilmiyor.

***

Bakınız, Çiçero kendisine “Roma neden yıkıldı” diye sorulan soruya gayet açık ve net cevap vermiş ve demiş ki; “Çok ve güzel konuştuk, fakat bilgisizdik!”

Bugün biz de bunu yapmış olmuyor muyuz?

Hatta bilgi de olsa, güzel de konuşulsa eyleme geçmedikten sonra ne çıkar ki?

***

Mevsim kıştır ya.

Bir misal de biz verelim.

Adamın evinin önü karla dolu. Buzlanma yapmış. Kayıp düşenin hesabı yoktur.

O gider başkasının evinin önünde ayağı kayıp tökezlese şikayetçi olur.

Kendi evinin çatısı yoktur, başkasının kırık kiremitini anlatmakla bitiremez.

Gel de Ziya Paşa’nın o muhteşem dizelerini hatırlatma;

Ne diyordu Ziya Paşa?

"Onlar ki laf ile verirler dünyaya nizamat;

  Binbir teseyyüp bulunur hanelerinde.."

Hele şu nizamat verenlere bir bakın, hanelerinde binbir teseyyüb göreceksiniz.

Nasılsa dinleyen var diyerek bu kadar da konuşmak olmaz ki.

Çeneye azıcık istirahat verip de şimdiye kadar konuştuklarından bir parça olsun yerine getirmek gerekmez mi?

 

 

 

 

 

 

Başörtü meselesi

2 Aralık 2007 Pazar | 2 Yorum »

Başörtüyü çağdaşlıktan saymayanlara ilk soru?

Kurtuluş savaşında cepheye koşan kadınlarımız başörtülüydü.

Çağdaş değiller miydi?

Şehit analarına bakınız başörtüsüz de var başörtülüde.

Cumhurbaşkanı, Başbakan eşleri başörtülü diyerek günlerdir yaygara yapılıyor.

Bu ülkede başını açana kimsenin bir şey dediği mi var?

Peki, başını örtene neden bu kadar yükleniliyor?

Nerede kaldı sizin hoşgörünüz, nerede kaldı çağdaş! Anlayışınız?

Ruhlarında bu kadar baskı dayatma olanlar gerçekten acınılacak insanlardır.

Birde kalkmışlar Cumhuriyeti Atatürk İlke ve İnkılâplarını suiistimal ediyorlar.

Bunun adı düpedüz istismarcılıktır.

Bu ülke istismarcılık ve istismarcılardan çekmiştir.

Din istismarcılığı ne kadar tehlikeliyse Atatürk istismarcılığı da o kadar tehlikelidir.

Sağlığında iken Mustafa Kemal Atatürk böyle istismarcıları defalarca ihtar ve ikaz etmiştir.

“Hürriyet olmayan bir ülkede ölüm ve izmihlal vardır” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözlerinin aksine davrananlar kendilerini muhasebe etmelidirler.

Kimse bu milletin değerlerini kendine sermaye yapmasın.

Dindarı da dindar olmayanı da bunları sermaye yapmasın.

Bilen de konuşuyor bilmeyen de.

Bu konuda eline kalem alan başımıza aydın! Kesiliyor.

Özgür düşünceye zincir vurmak kadar tehlikeli bir duygu var mıdır?

İnsana insanlığa yakışır mı?

Dine diyanete karşı insan bu kadar husumet besleyebilir mi?

Olmaz olsun böyle anlayış.

Dindarının istismarcısından da dindar olmayanının istismarcısından da midem bulanıyor.

Hepimiz bu ülkenin insanıyız.

Birimiz hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için çalışmak varken kalkmış nelerle uğraşıyoruz.

Kardeş kavgası böyle başlıyor işte.

Yoktan sebeplerle.

Kimse kimsenin ne çember sakalı ne de keçi sakalıyla uğraşacak hali yok.

İthamlara bakıyorum içim kararıyor.

Çıplaklar kampına laf yok.

Başörtülüye gelince kırmızı görmüş gibi.

Elinde alkol ayakta duramıyor ona laf yok.

Ötekinin ayranına saldırıyor.

Papaza laf yok. Elinden gelse camisinin imamını bir kaşık suda boğacak.

Var mı böyle rezalet.

Aydın aydınlatmak için vardır.

Bizimkiler ha bire karartıyorlar.

Çağdaşmış! Medeniymiş!

Hiç kimse çağdaşlığın, medeniyetin ve medeniliğin ne olduğunu bilmiyor ya.

Çağdaşlık ve medenilik kendi milletinin değerlerine saldırmak kıyafetleriyle uğraşmak değildir.

Lütfen biraz akıl biraz izan.

 

 

 

 

 

 

Ondokuzmayıs Üniversitesinden Şehre katkı bekliyorum

2 Aralık 2007 Pazar | Yorum yok »

Nerede bir üniversite varsa orada aydınlık var demektir.

İlim var, kültür var sosyal hayat var demektir.

Zira üniversitede görev yapan öğretim üyelerinin bilgi ve becerileri o şehre yansır.

Samsunda da bir Üniversite var.

Bu üniversitenin öğretim üyeleri var, öğretim görevlileri var.

Fakat ben şimdiye kadar şehre yansıması beklenen aydınlığı göremedim.

Evet, göremedim diyorum.

Eğer lütfedip davet ederlerse gider bunları konuşabilirim.

***

İlim adamı demek sadece öğrenciye ders veren demek değildir.

Bulundukları öğretim kurumu ile vatandaş arasında köprü kurar ve o köprüye yolcu olur.

Bunu yapanlar bir elin parmaklarını geçmiyor.

Her geçen gün halka yabancılaşan öğretim üyelerine sesleniyorum.

Burada kendi düşüncem diye söze başlamak yersiz olur.

Üniversiteler halkında yararlanması gereken kurumlardır.

Üniversite bir lise bir ortaokul gibi görülmemelidir.

Ben yanılıyorsam bana şurada yanılıyorsun demelerini bekliyorum.

O dillerimize pelesenk ettiğimiz meşale lafı sadece sözde kalmamalıdır.

Ben o meşaleyi halka kadar taşıyanları görmek istiyorum.

Bazıları halk bizi anlamaz diyorlar.

Boş verelim böyle laf etmeyi de halkın neyi nasıl anladığını iyi bilelim.

Böyle söyleyenler halkın ilerlediği yolu göremeyenlerdir.

***

Ben Samsunda Ondokuzmayıs Üniversitesinin varlığı ile gurur duyuyorum.

Bu gururdur ki bana bu satırları yazdırabiliyor.

Diyorum ya işte.

Haydi, sizlerde biraz kıpırdanın.

Biraz hareketlenin.

Yaşadığınız şehre alışverişin dışında da inin.

Şu çok sevdiğiniz halkın arasına katılın karışın.

Şu ulaşılmaz düşünce ve bilgilerinizden istifade ettirin.

***

Ne gariptir ki bizim halkımız Ondokuzmayıs Üniversitesini Tıp Fakültesinden ibaret sayıyor.

Onu da ya hastalandığı ya da hastası olduğunda görüyor.

Sorsanız üniversite onların gözünde dev bir hastaneden ibarettir.

İşte bu da tartışılması gereken bir hastalıktır.

Gelin bu hastalığı da tedavi edin.

Bu şehri üniversitenin varlığından haberdar edin.

***

Sahi buraya kadar yazdıklarım bir işe yaramayacaksa daha devam etmeyeyim.

Yok, eğer bir cevap verilecek nitelik taşıyorsa bir iki satır daha ekleyebilirim.

Ne diyordum.

Şehrimizdeki Ondokuzmayıs Üniversitesinin ışığını görmek istediğimi söylüyordum.

Aramızdaki 15–20 km.lik mesafe engelliyorsa gel deyinde biz gelelim.

Uzun sözün kısası.

Kabuğuna çekilmiş bir üniversite görüntüsü verilmemesini istiyorum.

Ben Ondokuzmayıs Üniversitesinden bu şehre katkı bekliyorum.

Bu böyle anlaşıla.

 

 

Sivil Toplum Meclisi Oluşturulmalıdır

22 Kasım 2007 Perşembe | 1 Yorum »

Dün Kumrulular Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin açılışındaydım.
Bir sanayi tesisinin açılışıyla nasıl ki o şehrin ekonomisine katkı anlamında sevinç duyuyorsam bir sivil toplum kuruluşunun açılışını da  o şehrin sosyo-kültürel hayatına bir katkı olarak görüyor ve mutluluk duyuyorum.
Sivil toplum kuruluşları günümüzde ülkelerin siyaset, ekonomi ve  kültürlerini belirlemelerinin yanı sıra hükümetlerin de politikalarını etkilemede ciddi rol oynuyorlar.
Bana sorarsanız çağımız sivil toplum çağı.
Bu anlamda emekleme döneminde olduğumuzu söyleyenler çıksa da bazı olaylar bunun hiç de böyle olmadığını gösteriyor.
Aynı dünyayı paylaşanlar artık biz de varız diyorlar.
Yok sayılmayı istemiyorlar.
Her geçen gün daha bir bilinçleniyorlar.
Boşalan köyler ve büyüyen şehirlerde yitirdikleri gelenek ve göreneklerini yeniden canlandırmaya çalışıyorlar.
***
Biz millet olarak  vakıf medeniyetinden geliyoruz.
Komşusu aç yatarken tok yatmayı kendimize zillet biliyoruz.
Paylaştıkça mutlu olan, mutlu oldukça paylaşan bir anlayışın temsilcileriyiz.
Bu anlamda da devlet-millet el ele düşüncesi hayata yansıtılmış oluyor.
Bir zamanlar bu büyük millet birbirleriyle  bir aile gibi yaşıyordu.
Acılarını ve mutluluklarını paylaşıyordu.
Bugün de sivil toplum kuruluşlarının başta yapması gereken görevlerden birisinin de bu olduğuna inanıyorum.
***
Ne güzel şey birbirlerinin cenazesinde ve düğününde yanyana olabilmek.
Her ikisinde de dostlarını bir arada görebilmek.
Bir insanın duyabileceği bundan daha büyük bir mutluluk var mı?
Bizi birbirimize kenetleyen ve  kaynaştıran değerlerimizi yaşatmak…
Millet olarak dünden bugüne böylesine güçlü gelebilmenin temelinde bunun büyük payı vardır.
Milletler duruşlarını ancak aldıkları yüce terbiyeye borçludurlar.
***
Samsunda kurulan her sivil toplum kuruluşu bahçemize dikilen bir çiçek gibidir.
Dün bir çiçek daha ekildi.
Bir başka gün bir çiçek daha.
Aman bu çiçekleri iyi yetiştirelim.
Büyümesinde yardımcı olalım.
Şehrimizi sosyal hayatımıza olumlu katkılarda bulunan sivil toplum cennetine dönüştürelim.
***
Kapanan bir dernek karşısında yaşadığım azabı duymak istemiyorum.
Ancak bu kuruluşlarımızın da tabelada değil, yani Kumrulular dernek başkanı Kemal Döleş’in dediği gibi sözde dernekçilik değil, özde dernekçilik yapmaların arzu ediyorum.
***
Bu bakımdan yöneticilerimize de büyük iş düşüyor.
Yarından tezi yok Samsunda kesinlikle başkanların katılımıyla görev yapan Sivil Toplum Meclisinin (STM) oluşturulup hayata geçirilmesi gerekiyor.
Katılımcı demokrasinin gereği de budur.
Bu şehrin idarecileri bunu yapabilecek anlayışa sahiptir.
Bu zenginliği daha fazla göz ardı etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Samsun Sivil Toplum Meclisini (STM) uygulamaya koyanları unutulmayacaktır.
Bu oluşturulmadıkça bizim de sitemimiz bitmeyecektir.
Her iki anlamda da kolay gelsin diyorum.

Çocuğunuz büyünce ne olsun?

22 Kasım 2007 Perşembe | Yorum yok »

Aman çocuğum öğretmen olma sürünürsün.
Bu devirde bu maaşla geçinemezsin.
Mühendis, mimar ol diyememeğim.
İnşaat yaptıracak paramı var millette.
Avukat, hakim sakın ha.
Eee ne kaldı geriye.
Memuru zaten saymıyoruz.
O açlık sınırıyla baş başa.
Yani can çekişiyor.
Kim ne olmaya karar verecekse versin de biz de bilelim.
Pek fazla zamanımız yok ne olsun çabuk söyleyin?
Simitçi, boyacı, şıracı…  mı olsun.
Olmasın.
Öyleyse verin o çocuklarınızı korkuttuğunuz sanayiye de bir meslek öğrensinler.
O da yok.
Orada para yok, burada yok, ötekinde yok.
O zaman kısa yoldan para kazanmanın yollarını öğrensinler bari.
Öğrenmiyor da değiller!

Orta okul birinci sınıftaydım hiç unutmam.
Bazı işgüzar eğitimcilerimiz! bize öğüt verirlerdi.
Eğer para kazanma derdindeyseniz gidin simit satın derlerdi.
Hayatında simit satmanın ne demek olduğunu da  bilmezlerdi ya.
Biz içlerinde büyük çoğunluğa sahip idealist öğretmenlerimiz sayesinde bugünlere gelebildik.
Yoksa sokaklarda simit satıyor olacaktık.

Hayat şartları her geçen gün zorlaşıyor.
Bu devirde bu maaşlarla yaşamak elbette zor.
Fakat mesleklere para gözüyle bakmak beni kaygılandırıyor.
Demek oluyor ki bundan böyle yaptığımız işe işçi gözüyle bakacağız.
Kendimizi kandırmaya gerek yok öyle olmaya başlandığını da söylemek hiç de zor değil.
Elbette daha rahat şartlarda yaşamayı kim istemez ki?
Ancak geçmişi şöyle bir hatırlayıp, ninemizin çarık giydiği günleri de unutmayalım.
Hangi zorluklar altında olursa olunsun ne kadar maaş alınırsa olsun önce iş kavramı gelmeli.
Önce maaş sonra iş! Vay be.
Söylenecek o kadar şey var ki?

Eşit işe eşit ücret hepimizin talebidir.
Çalışanlar ekonomiye kurban edilmemelidir.
Dengesizlikler acilen ortadan kaldırılmalıdır.
Hangi kesimde olursa olsun çalışanın onuru korunmalıdır.
Bu konuda sonuna kadar hak ve adalet arayışı devam etmeli ve ettirilmelidir.
Fakat sonuç ne olursa olsun çalışan tarafından yapılan işin de hakkı verilmelidir.
Kimse görevini aldığım nedir ki yaptığım ne olsun anlayışına kurban etmemelidir.

Çocuğunuz büyüyünce ne olsun?
Tamam hangi meslekte daha çok para varsa onu olsun bari.
İdealist insan yetiştiremiyoruz diye kaygımız hiç olmasın varsa yoksa para öyle mi?
Ben onu demek istememiştim diyebilirsiniz.
Yine de yanılan ben olmak isterim.
Size iyi seyirler…Pardon iyi çocuk yetiştirmeler.

Bu duyarsızlığın ardında ne var?

7 Kasım 2007 Çarşamba | Yorum yok »

Ne yazarsan yaz, ne söylersen söyle sonuç yine aynı. Herkes bildiğini okuyor. Yanlışlıklar, eksikler, hatalar birbirini izliyor. Diplomalı cahiller haline geldik. Tahsilden maksat diplomayı anladık. Diploma almak için okullar bitirdik. Diplomaya kavuştuk fakat eğitime kavuşamadık. Elde var bilgi. Dikkat ederseniz  hep aynı şeyi tekrar ediyoruz. Gördüğümüz yanlışlıklar karşısında   kızıp söylendiğimizde dudaklarımızdan genellikle “Eğitim” kelimesi dökülüyor. Ardından “Eğitim efendim eğitim” diyerek durumu geçiştiriyoruz. Sahi eğitimden maksadımız nedir?  

 

Öğrenmek mi, diploma almak mı, tahsil mi? Diplomalı cahil ifadesi gün geçtikçe artıyor.  Bu devirde mutlaka bir diplomanız olmalı diyoruz. Diplomaya sahip olmak için servet veriyoruz. Ardından bir değil iki diploma  birden  alıyoruz. Peki ne kadar değişiyoruz?  Aldığı eğitim bir insanı değiştirmeye yetmiyorsa, eldeki  kağıt parçalarının  ne önemi olabilir ki? Kelimelerin içini boşaltıp manâsızlaştırmakta üzerimize yok. Diploma almaya çalışıldığı kadar adam olmaya da çalışılmalıydı.

 

İşte o zaman, bir yerlere cevap verebilmek için  “Makam sahibi olabilirsin fakat, adam olamazsın” hikayelerini ballandıra ballandıra anlatmaya gerekte   kalmazdı. Eğitim, terbiye demek, terbiye edep, edep haya demek,  hayada  ahlak demektir. Ahlak  bir insan demek, bir insan da bir dünya demek değil midir? Elbette insan ekmeğinin peşinde olacak. Fakat diploma sadece ekmeğin peşinde koşarsa işte o zaman bir kuru kağıt parçası halini alır. Bugün şikayetçi olduğumuz durum bu değil midir?

 

 Her şeyin karşılığını maddiyatla ölçme alışkanlığına çok kurban verdik. Böyle giderse daha da vereceğiz.  Maddi kazanç arzu ve  hevesi, gerçekten kazanmamız gereken değerleri suya batırdı. Bu yüzden edebiyatımız her geçen gün ilerleyeceğine geriliyor. Şiirlerimizdeki kalite düşüyor, yazılanlar çizilenler öyle. Eskiden yazılan kitaplara bakın içinde daha bir zenginlik vardı. Ruh ve mana zenginliği. Şimdi para kazanma uğruna yazılınca bunlarda kayboldu.

Eğitimden kastımız alınan puan, yüksek not, takdir belgeli karne ve diplomalar ise varsınlar koleksiyon yapsınlar. Fakat içerisinde terbiye, edep, haya, ahlak varsa başımız gözümüz üstüne.

 

 

 

İşte böyle bir şey

7 Kasım 2007 Çarşamba | Yorum yok »

Sizi gerilim ve gerginlilerle üzmek istemem fakat bazı gerçeklerde vardır ki kaçılmıyor. Kalemde kelamda boş vermiyor. Bazı şeyler vardır ki hani aldırma dedikçe  aldırırsınız.  Takarsınız kafayı. Ancak unutmamak gerekir hani ne demişler keser döner sap döner birgün hesap döner”  Hiçbir şey karşılıksız kalmaz. Kalmıyor da.

 Size aklımdan gelip geçen bir öyküyü anlatayım mı;

Bir gün kendini bilmez, kibirli bir damlanın biri deryaya düşmüş. Bakmış ki üzerinde gemiler yüzüyor, içerisinde balıklar yaşıyor. Deryanın daha önceki konumunu bilmediği için başlamış büyük konuşup çalım satmaya. Ben olmazsam demiş ne gemi yüzebilir nede balık yaşayabilir. Tüm kerameti kendinde toplamış. Öyle ileri gitmiş ki zaman zaman deryaya kafa tutarak ben olmazsam sen kurursun. Ne üzerinde yüzen gemi, ne içinde yaşayan canlı kalır demeye tutturmuş.     

Derya her defasında gülüp geçmiş damlanın zavallı haline. Aynı zamanda da kendine yazık ediyor diyerek üzülüyormuş. Bir süre sonra kimseyi tanımaz olmuş damla. Ne laftan anlıyor ne söz dinliyormuş. Damla kıyıdakilere de  kafa tutar olmuş bir süre sonra. İstersem boğarım sizi diye de tehditler savurmaya başlamış. Gel zaman git zaman bir gün canı sıkılıp su üstüne çıkarak şöyle bir hava alayım demiş.   

Gözleri kimseyi görmezken bir çift şahin gözü onu görmüş süzülerek kapmış ve havalanmış. Onun yokluğundan ne deniz etkilenmiş, ne gemiler nede diğer canlılar. Farkına bile varmamışlar. Şahinin kursağında aklı başına gelen damla başlamış düşünmeye. Koca deryalara sığmayan ben nihayet bir kuşun kursağına sığdım. Meğer varlığım derya ile daim ve kaimmiş. Deryasız bir hiçmişim. Sonra başlamış şahine yalvarmaya, ne olur bırak beni. Şahin; Bırakırım ancak kusmam gerekli demiş.

Bulunduğu yerin kıymetini bilmeyenlere, ben varsam her şey var, ben yoksam hiçbir şey yoktur diyenlere ibretli bir öykü bu.

 İnsan dostlarıyla var. Dostlar bir deryadır. Tek başına bir insansa sadece damla. Dostlarından ayrılanı hayat öyle bir kapar ki bıraktığı zaman ancak kusmuk olabilirsin. Geldiği yeri bilemeyenler, gideceği yeri hiç bilemezler.

Alman Birliğinin kurucu ve toparlayıcısı Prens Bismark’ın ders alınacak bir olayı vardır: Almanlar arasında öyle bir yere gelmiştir ki kendinin vazgeçilmez olduğuna inanır artık. Bilmez ki insan vazgeçilmezliğine inandığı an tersine dönüşü başlamıştır. Bir gün Bismark istifa dilekçesini sunar imparatora.  İstifası kabul edilmemiştir. Bir, iki, üç hepsinde de geri çevirilir istifası. Vazgeçilmezliğine inanan Bismark bir süre sonra bir dilekçe daha sunar İmparatora ve cevap gelir. İstifası kabul edilmiştir artık. Bismark dilekçeyi okur, yüzü sararır, yumrukları gevşer ve dudaklarından şu sözler çıkar: “Bu bana yapılır mıydı?”

Evet olmazsanız olmaz, fakat ille de istiyorsanız sizsizde yola devam edilebileceğini bilmeniz gerekir. Dedik ya hani. Herkes bulunduğu yerin kıymetini bilmelidir. Sahip olduğu dostlarının birer değer olduğunu onlara karşı tavırlarıyla inkar etmemelidir. Gün gelir damla durumuna düşebilirsiniz. Çünkü bu derya çoook damlalar görmüştür. Deryanın kıymetini bilmeden oraya düşen damla soluğu bir şahinin kursağında alırsa şaşmamak gerek.

İnsanlık tarihine bakınız, sığ ve küçük sularda boğulan insan sayısının koca okyanuslarda boğulanlardan daha fazla olduğunu görürsünüz. İnsanlarda böyledir.

Denizden bir kova su eksilse denizin suyu çekilir mi sanırsın. Okyanusların kaprisi olmaz.  Hep diyorum ya işte “Küçük insanlar, büyük insanların fikir sancılarını kendi karın ağrılarıyla karıştırırlar” diye.  Asıl meselede bu işte. Karın ağrılarıyla fikir sancılarını birbirine karıştırmak. Bunları birbirinden bir ayırabilsek. Ey damla! Şahinin kursağında ki bir kusmuk içerisinde özgürlüğünü arayacağına, kıymetini bil de deryada hep özgürce yaşa. Kendini vazgeçilmez zannedenlere bir derstir bu. Fazla söze ne hacet .

Haydi şimdi de böbürlen bakalım. Büyüklen kibirlen. Kanatları yere inince anlaşılır kimin kaç okka olduğu.

Dikkat ey milletim

7 Kasım 2007 Çarşamba | 2 Yorum »

Kültür büyük milletlerin ruhudur. Milleti millet yapan salt sahip olduğu toprak değil, milli ve manevi kültürüdür. Manevi yönden donanımlı toplumlar esir alınabilir fakat köle yapılamazlar. Bileklerine zincir vurulabilir fakat ruhlarına asla. Onlar, mutlaka birgün kaldıkları yerden devam ederler.

Tarih boyu köklü milletleri çökertemeyen düşmanları onların kültürlerini bozarak zayıflatma cihetine gittiklerini görüyoruz. Bernard Levi bu gerçeği itiraf ederek, “Bir milletin kültürünü kontrol etmek o milletin dilini kontrol etmekle; bir milleti imha etmek ise nesilleri mazisinden, tarihinden, bilhassa milli ve manevi değerlerinden koparmakla mümkündür.” der.

l997 yılında İstanbul da Suffe yayınları arasında yayınlanan “Tarihin Anlattıkları” isimli kitabımın 44. sayfasında yer verdiğim “Osmanlı Devletini Yıkma Planları” başlıklı yazıda yer alan önemli maddeleri bu satırlarda sizlerle paylaşmak istiyorum. Okurken dünden bugüne yaşananlarla da karşılaştırıp muhasebe yaptığınızda birçok şeyin hala devam ettiğini göreceksiniz. İşte gerçekler:

 

1-Genç nesiller ahlak dışı yollara teşvik edilmeli.

2-Aile hayatını yıkmalı.

3-Sanatı ve edebiyatı müstehcen hale getirmeli.

4-İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmeli.

5-Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmete layık kimseler hakkında rezilane vakalar  uydurmalı.

6-Sınırsız bir lüks, baş döndürücü modalar icat etmeli, çılgınca harcamaya teşvik etmeli.

7-Kalabalıkların vakitlerini eğlenceler, oyunlar ve boş şeylerle harcamalı, herkesi düşünmekten alıkoymalı.

8-Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar meydana getirilmeli.

9-Umumi bir hoşnutsuzluk oluşturarak içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı.

10-Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarında kin ve itimatsızlık körüklenmeli.

11-Servet sahipleri ile işçilerin arasını bozmalı, grev ve sabotajlar tertip etmeli.

12-Yüksek tabanın manevi kuvvetini kırmalı.

13-Sanayii’nin ziraati ezmesine imkan vermeli, böylece köylü sınıfını ortadan kaldırmalı.

14-Hayat pahalılığını körüklemeli.

15-Beynelmilel mes’eleler ihdas ederek milletler arasına kin ve nefret tohumları serpmeli.

16-Milletlerin mukadderatını tahsil ve terbiyeden uzak kimselerin eline vermeli.

17-Siyasi ve iktisadi buhranlar meydana getirmeli, servetleri mahvetmeli.

18-Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı, spekülasyonlara, enflasyonlara yol açmalı, altını mahdut ellerde tutup sermayeleri felç etmeli.

19-Hükümetlerin sonunu hazırlamalı, insaniyeti elem ıstırap ve yoksulluk içerisine atmalı.

 

İstediklerini yaptılar. Halada devam ediyorlar. Saldırı noktası hep milli kültürümüz olmuştur. Aile kan ağlıyor, genç nesiller uyuşturucuya kurban, müstehcenlik, sanatı ve edebiyatı rehin almış, mali istikrar sağlanamıyor, para mahdut ellerde . Sınırsız eğlence, lüks, çılgınca harcama, insanlar arasında sosyal ve iktisadi dengesizlikler, milli ve manevi değerlerden uzaklaşma…aradan geçen iki yüz sene içerisinde uygulanmayan hangi madde kaldı acaba? bir milletin ruhunu işte böyle yok etmeye çalışıyorlar. Ne zaman ders alacağız?

Aydınlığın ölçüsü

7 Kasım 2007 Çarşamba | 1 Yorum »

Bugün yine akşam olacak. Yarın sabah dünya yeniden kurulacak. Doğan güneşi aydınlığımızın sebebi sayacağız. Bir öncekiler gibi. Karanlıktan aydınlığa çıkmanın yolu sabaha çıkmaksa eğer, dünyada yaşayan  bütün canlılar aynı şeyi yapıyor. Oysa bizim onlardan bir farkımız olmalı. Bizim aydınlığımız  gökteki güneş, ne lambadaki ateş olmamalı.

 

Hele de bu Türkiye için, Türk milleti için olacaksa. Lafın, hatta tariflerin ötesinde olmalı. Kelimelere sığmamalı bizim aydınlığımız. Yaşanmalı, hissedilmeli. Dünya bizim aydınlığımızla geceyi gündüzden ayırmalı. Zamanın belirleyicisi bizim milletimizin ahlakı olmalıdır. Tıpkı öyküde olduğu gibi.

 

“Bilge adam

Bir bilge adam çölde öğrencileriyle otururken demiş ki;
"Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz?
Tam olarak ne zaman karanlık başlar,
ne zaman ortalık aydınlanır?"
Öğrencilerden biri;
"Uzaktaki sürüye bakarım," demiş,
"koyunu keçiden ayıramadığım zaman
akşam olmuş demektir."
Başka bir öğrenci söz almış
ve "Hocam" demiş,
"İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman,
anlarım ki sabah başlamıştır."
Bilge adam uzun süre susmuş.
Öğrenciler meraklanmışlar
ve "Siz ne düşünüyorsunuz hocam?" diye sormuşlar.
Bilge şöyle demiş;
"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında,
güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan
ona "kız kardeşim" diyebildiğimde
ve yine yürürken önüme çıkan erkeği,
zengin mi yoksul mu diye bakmadan,
milletine, ırkına, dinine aldırmadan,
erkek kardeşim sayabildiğimde anlarım ki
sabah olmuştur, Aydınlık başlamıştır…"

 

Bir zamanlar bizde böyle anlıyorduk aydınlığı. Karanlıklara uzak yaşıyorduk. Bir elin parmakları gibiydik. İki gözün aynı noktaya baktığı gibi  görüyorduk her şeyi. Geceden gündüze yol alıyor, gündüzlerde yarınlara koşturuyorduk atlarımızı.  Peki ya şimdi? Ne gecemiz kaldı nede gündüzümüz.  Yeni baştan koyulsak yollara. Kavuşsak tekrar yitik aydınlığımıza…Ve aydınlık başlamıştır diyebilsek yine…Haydin öyleyse.

 

 

Dirilerin işi

7 Kasım 2007 Çarşamba | Yorum yok »

BURSA’NIN Yunan işgaline uğradığı yıllardır. Her yerde telaş ve endişe hakimdir. Halk bu işgalden kendilerini kurtaracak bir kahraman beklemektedirler. Bir kısım halk ta  toprağının altı manevi zenginliklerle dolu bu şehrin daha fazla düşman işgali altında kalmayacağına inanmakta, yerin altındakilerin nasıl olsa bir gün yerin üstündeki işgalcilere dersini vereceğini sanmaktadırlar.

 

 Bu bekleyiş sürerken Bursa’da meftun bulunan Emir Sultan Hazretlerinin türbedarı bir gün türbeye yaklaşır ve biraz sitemkar ve biraz da kahırlı bir ifadeyle söylenir: “ Hey koca sultan yıllardır türbedarın oldum. Bekçiliğini yaptım. Bak şimdi Yunanlılar Bursa’yı işgal ettiler. Kalk ta kerametini göster. Bursa’yı gavur işgalinden kurtar…”

Aynı günün gecesidir. Türbedar uykuya dalmıştır. Rüyasında Emir Sultan Hazretlerini görür. Belli ki Emir Sultan Hazretleri kendisine gündüz sorulan sorunun cevabını vermeye gelmiştir. Türbedara çıkışır, der ki; Be hey gafil düşmanın işgal ettiği bir memleketi kurtarmak ölülerin işi değil dirilerin işidir… Evvela diriler gayret göstere…”Bu sözlerin ardından türbedar yüzünde bir tokadın acısını hisseder. Uyanır ve acele ile aynaya koşar. Bir de ne görsün yüzünün şekli değişmiştir. Hatasını anlar ve pişman olur…

 

 Bu olay gösteriyor ki  yerin üstündekiler gayrete gelirlerse ancak yerin altındakilerde harekete geçerler.

 Bir düşünür: “Herkes dünyanın nizama girmesini istiyor amma bunu başkasından bekliyor”

Diyor. Hayret etmekle bir yere varılmadığını bir yere varmak için mutlaka gayrette edilmesi gerektiğini herkes biliyor. Hatta ektiklerinin gözyaşıyla değil, alınterleriyle büyüyebileceğinden kimse kuşku duymuyor. Bütün bunlar karşısında yinede kolaycılığı tercih ediyor.

 

 Başkalarından aldığı ödünç ayaklarla yarış kazanan bir varlığa rastlanmamıştır.  Herkes çalıştığının karşılığını görecektir.  Yine bir düşünür “ Kendilerinin başkaları tarafından kurtarılmasını bekleyenler ancak kölelerdir ” diyor. Köle olduğunu anlayan bile zincirini kırmalı hiç olmazsa kemirmelidir. Böyle yapmayanlar hürriyete kavuşsalar bile kölelik ruhundan kurtulamazlar.

 

Bakıyorsunuz türbeler hep istek sahipleri ile dolu. Oralara gelenlerin hepsinin de farklı beklentileri var. Gerçekleri anlamaları için rüyalara girip de sille tokat uyarılmaları mı gerekiyor. Gerçekleri ne zaman anlayabileceğiz ?

Sayfalar : [1] 2 3 4

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.