Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

neme lazımcılık

NEME LÂZIM BE SÛLTANIM

 

Neme lâzım be Sultânım!

 

Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayâl eder, günün birinde “Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı” diye derin derin düşünmeye başlar… Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ye gönderir…

 

“Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir. Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hâl alır:

 

“Neme lâzım be Sultânım!”

 

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultân, bir mânâ veremez. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

 

“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

 

“Sultânım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”

 

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “neme lâzım be Sultânım!” demişsiniz. Sanki “beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum.”

 

“Sultânım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimâd ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir…”

 

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdîk eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder.

tatil için

 

Eftal ORHAN
Tatilde Neler yapmalı?
26 Haziran 2008 Perşembe

 

Oh be, nihayet bütün sınavlar bitti.

Önce OKS derken ÖSS sonra da SBS sınavları oldu. 

Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bütün sıkıntılar, zorluklar, engeller, stresler sona erdi.

Zamanında doğru düşünüp doğru çalışmalar yapan arkadaşlarımız, seyretmedikleri dizilerin, yapmadıkları arkadaş sohbetlerinin, gitmedikleri gezilerin, oynamadıkları bilgisayar oyunlarının ve girmedikleri facebook geyiklerinin karşılıklarını aileleri ile birlikte aldılar.

Evet çok yoruldular, gecelerini gündüzlerine kattılar, büyük fedakarlıklarda bulundular�

Ama her şeye değdi�

Hani daha önceki yazılarımda Muhammed Ali"nin aktardığımız muhteşem bir sözü vardı:

�Antrenmanlarım� diyordu Muhammed Ali, �Çok yoğun ve yorucu geçer. Buna rağmen hep rakiplerimden daha fazla antrenman yaparım. İçimden bir ses; "yeter artık vazgeç" der. Ama, "asla vazgeçme, sonuna kadar devam et" derim� diyor ve şu harika ateşleyici cümleyi söylüyor:

Şimdi sıkıntı çek, hayatın boyunca bir şampiyon gibi yaşa!�

Zamanında sıkıntı çekenler şimdi bir şampiyon gibi yaşıyorlar.

Bu mutluluk gerçekten yaşamaya değer�.

Onların hepsini birer birer tebrik ediyor ve alınlarından öpüyorum.

Bir şeyleri başarmak güzel bir duygudur ve başarı başarıyı doğrur�

İnsan, zincirlerini kırıp, sınırlarını aşıp başarıyı bir kere tattı mı hep başarmak ister.

Çok sayıda şamiyonla çalışmış biri olarak bu mutluluğu, bu coşkuyu anlatmanın çok zor olduğunu biliyorum�

Dünyadaki en harika anlardan biri; bir insanın iyi bir hedefinin olması ve o hedefe ulaştığını görmesidir.

Evet sevgili dostlarım, iyi bir tatili hak ettiniz�

Artık, şimdi gönül rahatlığı ile istediğiniz kadar gezebilir, arkadaşlarınızla muhabbet edebilir, interneti kullanabilir, dizilirinizi izleyebilirsiz�

Gelelim madalyonun diğer tarafına.

Zamanında fedakârlık yapmayıp, televizyonun başından ayrılmayan, internette hiç �offline� olmayan, arkadaş muhabbetlerinden hiç geri kalmayan dostlarımız, neticede daha en baştan belli olan sonuçla karşılaştılar.

Çünkü, her zaman, bugün yaşadıklarımız dün yaptıklarımızın bir sonucudur.

Yereti kadar dökülmeyen terden yeteri kadar başarı elde edilmez�

Bütün bunların üzerine hayatta elbette ki hatalarımız, düşüşlerimiz, yanlışlarımız olur.

Ama bunun da üstünde önemli olan her hatadan, her yanlıştan bir sonuç çıkarmaktır.

Hataya değil, çözüme bakmak gerekir.

Eğer siz hatalarınızdan, yanlışlarınızdan çıkarmanız gereken sonucu, dersi çıkarmışsanız bilin ki bir dönem sonra aynı başarılar, aynı mutluluklar sizi bekliyor, demektir.

Ayrıca, kendinizin sınavlardan daha değerli olduğunu ve sizin de başarabileceğinizi bilin. Sadece yapılması gerekenleri, yeterince yapmanız gerekiyor. Hepsi bu kadar�

Bu nedenle oturup, sakin kafayla bir özeleştiri yapın�

Bunu kendiniz için yapın. Kendi geleceğiniz için.

Size her türlü fedakarlıkta bulunan aileniz için.

Ve gelecek yıl aynı üzüntüleri tekrar yaşamamak için�

Yapın..

Duygusal değil, mantıklı ve gerçekçi olun.

Ve bu durumu nasıl aşabilirim?

Nasıl çözebilirim?

Ben de nasıl başarabilirim?

Başkaları yapabiliyorsa ben de yapabilirim�..diye düşünün.

 

Bu duruma düşmenize, karizmanızı çizdirmenize sebep olan her ne varsa onlardan uzaklaşın.

Şimdi çoğunuzun söylediklerini duyar gibiyim;

Kiminiz; birkaç arkadaşınızın ismini sayıp �Keşke onlara uymasaydım� diyordur.

Kiminiz; �İnternet oyunlarından ve facebooktan soru çıksaydı fullerdim� diyordur.

Kiminiz; efkarlı bir ses tonuyla �Ahh, bir zalime tutuldum, bam telimden vuruldum, ÖSS"de yıkıldım� diyordur�

Kiminiz de, televizyon dizilerini sayıyor, "Polat Alemdar bir net bile yaptıramadı�diyordur.

Karikatürize ettiğimiz bütün bu engellerin aslında gerçekten de bizi engellediğini şimdi daha iyi biliyoruz.

Bu nedenle, şunu asla unutmayın: Aynı şeyleri yaparsanız aynı sonuca ulaşırsınız, farklı sonuçlar için farklı şeyler yapmalısınız.

Bunun içinde; gidin ailenizden özür dileyin ve bundan sonrası için yapmak istediklerinizden, hedeflerinizden bahsedin�.

Bu hem sizi hem de onları çok mutlu edecektir.

Tatil programı ilgili önerileri vermeden önce tatilde, aile ekonomisine katkıda bulunmak için, ayakkabı boyayarak, su satarak, simit satarak, çıraklık yaparak çalışmak zorunda olan öğrenci arkadaşlarıma birkaç söz söylemek isterim.

Sevgili dostlarım; hayatta en büyük başarı, karşılaşacağınız en büyük zorluklara karşı güçlü yetişmektir. Sizler bu yaşlarda bu zorlukları aşmayı, kendi kendinize yetmeyi, kendi kendinize bir şeyler başarmayı öğreniyorsunuz.  Unutmayın bu sizi, hayatta daha başarılı ve güçlü yapacaktır. Bir zamanlar sizin durumunuzda olup bugün Türkiye"nin gururu olan bir çok insan var. İnşaallah sizler onlardan biri olursunuz�. Hepinizi yürekten tebrik ediyorum�

(Tabii bu arada diğer arkadaşların da sahip olduğu kendi imkanlarını görüp farkederek bir kez daha değerini bilmeyi hatırlatıyorum..)

 

Tatil programı için öneriler:

 

Yaz okullarına gidin.

Yüzme öğrenin

Spor yapın: Futbol, bastekbol gibi sporların yanında bir uzakdoğu sporu, ata binmek, ok atmak gibi sporları da öğrenin�

Bir müzik aleti çalmayı öğrenin

Kamp yapın: Doğada nasıl yaşayibiliriz? Öğrenin�

Balık tutun..

Diksiyonunuzu geliştirin.

Her hafta ailecek mısırınızı, çayınızı meyvenizi alarak güzel, pozitif bir kaç film izleyin. Aile içi iletişiminizi güçlendirir. Birlikte zevkli zaman geçirirsiniz.

Bol bol sudoku çözün.

Dart oynayın. Bunlar konsantrasyonunuzu güçlendirir.

Zaman zaman sözlük karıştırın. Kelime hazinenizi geliştirir.

Sessiz sinema oynayın. İfade gücünüzü, beden dilinizi geliştirir.

Günlük tutun. Yazma ve kendinizi değerlendirme yeteneğiniz gelişir.

Kendinize ilginç gelen bir konu seçin ve bunu bilgisayarda sunum haline getirip ailenize ve arkadaşlarınıza sunun. Sunum hazırlama ve toplum karşısında bir konuda hakkında konuşma yeteneğiniz gelişir.

Tarihi ve doğal güzellikleri olan yerleri gezin. O yerler hakkında öğrendiklerinizi yazın.

Her gün ilginizi çeken bir konuda 20 sayfa okuyun.

Hepinize mutlu tatiller�

çöl hafiyeleri

Kış yüzü görmeyen Araplar’ın “Karda yürüyüp izini belli etmemek” deyimini kullanacak halleri yok elbette. Fakat, suç işledikten sonra uçsuz bucaksız çöl içinde kaybolan hırsız ya da katilleri yakalamak, Arap ülkelerinin güvenlik birimleri için, karda yürüyüp izini belli etmeyenlerden daha zor. Bunu bilen bu ülkelerin hükümetleri, bir nevi özel dedektif olan Murralar’ı kullanıp bu işi özelleştirerek çözümlemişler. Arap güvenlik yetkilileri, zor durumda kalınca Murra kabilesi mensuplarına müracaat etmekten çekinmiyorlar.

Murra kabilesi, bazı yönleriyle, özellikle de hukukun ve güvenliğin özelleştirilmesi yönüyle Türkiye’deki mafyaya da benziyor. Ancak Murralar mafyadan daha kabiliyetli insanlar. Anlatacağımız kısa hikayeleri okuyunca siz de hak vereceksiniz. Yaşanan hikayelerden biri şöyledir: Gözleri bağlanmış bir Murra, çölde üç günlük yola götürülmüş ve orada, kuru ve oynak kuma bir gümüş para gömmesi söylenmiş. Söylenileni yapan Murra aynı şekilde geri dönmüş. Aradan bir yıl geçtikten sonra bu Murra, hiç şaşmadan o mevkiye gelmiş ve onlarca kum fırtınası geçiren topraklardaki parasını daha yeni koymuşcasına kolayca bulmuş.

Bu hikaye gibi Murralar’la ilgili çok sayıda hikaye anlatılır. Murralar’ın, ayak izlerine dayanarak yaptıkları hafiyelik, hayret vericidir. Bir Murra’nın, kumun üzerinde çiğnenmiş ve rüzgarda allak bullak olmuş deve ayak izlerini tetkik ederek, hayvanın yaşını, cinsiyetini ve rengini tayin edebilmesi, eğer deve dişi ise hamile olup olmadığını, hamile ise kaç aylık olduğunu söyleyebilmesi, şayet devenin bir gözü kör ise Murra’nın bunu da, ayak izleri ile hayvanın otlayış tarzı arasındaki münasebetten anlayabilmesi gibi noktalar hakikaten enterasandır.

1000 yıldan fazla zamandan beri Murralar; yanlarından ayırmadıkları kalabalık deve ve koyun sürüleriyle Suudî Arabistan’ın Kuata civarı ile, diğer bedevî Araplar’ın korkup yaklaşmadıkları korkunç bir kum denizi olan Boşbölge arasında gidip gelerek hayatlarını sürdürmektedirler. Murraların, uçsuz bucaksız ve üzerinde tek bir işaret olmayan çöllerde yolu bulmada eşleri bulunmadığını söylemeye ise, bilmem gerek var mı ?

Arapların Murra kabilesine mensup bir “ayak izi hafiyesine” dair anlattıkları aşağıdaki hikaye dilden dile dolaşır. Ali adında genç bir deve sürücüsünün hikayesi, Murraların kabiliyetine en güzel misaldir:

ESRARENGIZ BIR MURRA HIKAYESI

“Mekke civarında bir yerde, develerini otlatan Ali, bir çalının gölgesinde uyuklarken birden bir patlama duyuldu ve çocukcağız, daha silahına davranamadan yere yığıldı kaldı. Silah sesleri, otlayan develerin kaçmasına sebep oldu. Iki saat sonra sürü, sahibi olan Muhammed Nesim’in çadırının önündeydi. Gece olup da Ali gözükmeyince meraka düşüldü. Sabah olur olmaz çobanın kaybolduğu bildirildi. Şehrin valisi çok geçmeden Refik adında bir Murra’yı askerlerin yanına katarak çöle gönderdi. Çölde Ali’nin cesedi bulunamadı. Murra Refik, kumlar üzerinde kalmış karışık ayak izlerini tetkike koyuldu. Gördüklerini şöyle izah etti: ‘Üç Bedevî şu çalının arkasına süründüler. Ikisinde tüfek vardı. Ihtimal develeri çalmak için çocuğa ateş ettiler; fakat hayvanlar ürküp kaçınca amaçlarına ulaşamadılar. Adamların ikisi uzun boylu ve ağır yapılıydı. Üçüncüsü ise sıska ve bir gözü de iyi görmüyordu. Bin metre kadar ileride üç erkeğin ayak izleri daha ziyade belli oluyordu. Çok geçmeden yumuşak kumların kayalık ve çakıllı bir ovaya dönüştüğü yerde Murra “Güney’e dönmüşler” bilgisini verdi.

Bir saat kadar sonra, bir su başına geldiler. Suyun etrafında, tıpkı Murra Refik’in tarif ettiği gibi, ikisi kuvvetli ve adaleli, üçüncüsü ise sıska ve tek gözlü üç kişi çömelmişti. Üç kişi, öldürülen çocuktan haberleri olmadığını ve bu hareketi valiye şikayet edeceklerini bağıra çağıra söylediler. Fakat yine de Mekke’ye götürüldüler. Üç kişinin sorgulamasını yapan Polis Müdürü, sanıklara suçlarını itiraf ettiremedi. Daha önce kendilerine çokca yardımcı olan Refik’in bu defa yanıldığına kanaat getirmişti. Bu fikrini kendisinin yüzüne söyleyince Murra kolunu uzattı: “Yanlışım varsa, kolumu kesin” dedi: “Katilleri size getirdim. Çocuğu vuran iki iriyarı adamdır, ötekinin suçu onlarla birlikte olmuş olmasıdır.” diye de ekledi.

Polis Müdürü, sıska Bedevî’nin, yanına getirilmesini emretti. Adam odaya girince, ‘Bu vatandaş neden hâlâ hapiste?’ diye bağırdı. Bedevînin asık suratında bir şaşkınlık ifadesi görmesi üzerine izah etti: ‘Kardeşim, dün hapisten çıkarılman icap ederdi. Vali, tazminat olarak sana bu altın kesesini yolladı. Yalnız bir dahaki sefere kendine arkadaş seçerken dikkatli ol.’ Müdür, Bedevî’nin cevabının beklemeden ‘Evet’ diye devam etti, “Iki arkadaşın suçlarını itiraf ettiler. Çocuğu kendilerinin öldürdüğünü açıkladılar.” Bedevî, ‘Ama o meseleyi kimseye açmayacağımıza and içmiştik. Hatta beni, dilimi kesmekle tehdit ettiler.’ Polis Müdürü, ‘Işimizi kolaylaştırmak senin elinde’ diye ilave etti. ‘Cesedin nerde olduğunu göster.’ Bedevî yutkundu. ‘Başını kestiler. Başı bir yere, vücudu başka yere gömdüler.’ Ceset getirilince katiller suçlarını itiraf ettiler.”

EN ÖNEMLI DELIL AYAK IZLERI

Böylelikle çözülmesi zor görünen bir cinayet daha Murralar sayesinde aydınlatılmış oldu. Murra Refik cinayeti çözerken nelerden faydalandığını şöyle anlattı: Cinayet, yumuşak kumların üzerinde işlenmiş ve suç delillerini örtecek bir fırtına da olmamıştı. Üç adamın ayak izlerini nal izlerinden ayırmak Refik için çok kolaydı. Geniş adımlar ve kuma oldukça batık izler ona, ikisinin uzun boylu ve ağır olduklarını anlatmıştı. Çöl bitkisinin arkasından tüfekleriyle nişan alırken, dirseklerinin kumun üzerinde bıraktığı izleri de not etmişti. Üçüncü adamın bir gözünün bozuk olduğunu anlaması biraz daha güç olmuştu. Tamamiyle kör bir adamın ihtiyatla ayaklarını sürüşü herkesçe malûmdur. Fakat bir tek gözün hassasını kaybetmesi de ayak izlerini değiştirir. Tek gözlü adam, sağlam gözünün her tarafı görmesi için, sık sık başını çevirir. Bu ise, vücudun dengesinde bir değişme meydana getirerek farklı ayak izleri ile sonuçlanır.

Babadan oğula geçen 1000 yıllık bir san’atın sahibi için, bu, hiç de zor bir iş değildi. Daha yedi yaşına gelmeden Refik, babasının, annesinin ve üç kardeşinin ayak izlerini tanıyabiliyordu. 13 yaşına girdiği sene, bir kaç günlük izlerden, oradan geçen devenin, mesela, kahverengi, dişi ve dört veya beş aylık gebe olduğunu ve büyük bir insanla bir çocuğu taşıdığı neticesini çıkarabiliyordu. 20 yaşına gelince, kumlardan, gazete okur gibi, türlü hikayeler okumağa muktedir hale erişti.

Refik’in Valilik emrine girişi de enteresan olmuştu. Önce bir imtihan vermesi gerekmişti. Polis Müdürü 50 adamından 10’una kışlanın arkasında, Refik’in göremediği bir yerde yürümelerini emretti. Daha sonra, Refik’ten bu on kişinin kimler olduğunu tayin etmesini istedi. Murra, izlere baktıktan sonra, bellediği adamları teker teker ayırdı. Tabur tamamiyle geçtikten sonra, Refik’in sadece dokuz kişi ayırdığı görülmüştü. Bunun üzerine polis müdürü “Bir kişiyi gözden kaçırdın” dedi.

Refik ise, gülümseyerek müdürün durduğu yere baktı ve “Onuncu kişi sizsiniz” diye cevap verdi.

Murraların ne kadar kolay iz sürdüğünü, canilerin, hırsızların ne korkulu rüyası olduğunu göstermesi bakımından sizlere aktaracağımız son hikaye de çölde geçiyor:

“Günün birinde Memnu bölgesinde petrol arayan bir şirketin kampına misafir olarak birisi gelmişti. Yemeğini yemek için arabasından inen misafir, kontak anahtarını da kamyonda bırakmıştı. Fazla oyalanmadan yemeğini yiyen misafir kamyonuna döndüğünde kontak anahtarının yerinde yeller estiğini gördü. Hemen bir Murra bulundu. Murra’nın işi bu defa da kolay gözükmüyordu. Çünkü petrol şantiyesinde ayak izleri birbirine karışmıştı. Bütün çalışanların aynı tipte ayakkabı giymeleri Murra’nın işini daha da zorlaştırıyordu. Bu olumsuzluklar Murra’yı yıldırmadı. Şantiye içerisinde bir kaç dakika dolaştıktan sonra çölün yolunu tuttu. Fazla gitmeden önüne fazla kalabalık olmayan bir bir Bedevi kampı çıktı. Murra daha kampa girer girmez Bedeviler’den birini işaret etti: ‘Anahtarı çalan bu Bedevi’dir.’

Daha sonra hakim önüne çıkarılarak sorgulanan Bedevi anahtarı çaldığını itiraf etti. Murra’nın nasıl kendisini teşhis ettiğine şaştı kaldı. Çünkü hırsızlık yapmadan önce başka bir arkadaşının sandal ayakkabılarını alarak şantiyeye gitmişti. Murra, ‘Ayağını sürümenden o ayakkabılara alışık olmadığını anladım’ diye izah etti ve ekledi; ‘Ayak izlerinden, sakat bir adamı aramakta olduğumu farkettim. Nitekim senin de sol kolun sakat.’


HAFIYELER MURRALARLA BOY ÖLÇÜŞEMEZ

Batı’da hafiyelik, daha ziyade parmak izlerine dayanır. Arabistan’da ise Murra ayak izi avcısı, Batı’nın parmak izi mütehassısı gibi bir şeydir. Fakat, caninin eldiven giydiği vak’alarda, parmak izi mütehassısına iş düşmemesine mukabil, ayak izi mütehassısı bu kadar kolay atlatılamaz.

Günümüzde teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, çölün üzeri taş, beton, asfaltla ne kadar örtülürse örtülsün, çöle sahip olan memleketlerde hala canilerin en büyük korkusu, kendilerine aman vermeyen Murra hafiyeleri. Bir Murra’nın aradığı adamı bulamamış olması, işitilmiş şey değil.

bu besinlere dikkat

Havuç dilimi insan gözüne benzer. Bilimsel araştırmalar havucun gözlerin kan akışını ve işlevini iyileştirdiğini göstermiştir.
Domateste kalpte olduğu gibi dört odacık vardır ve kırmızı renklidir. Bütün araştırmalar domatesin kalp ve kan için faydalı olduğunu göstermiştir.

 

Üzüm salkımı kalp şeklindedir, her bir üzüm tanesi kan hücresi gibi görünmektedir ve araştırmalar üzümün ciddi kalp ve kan canlandırıcı bir gıda olduğunu göstermiştir.

 

Ceviz küçük bir beyin görünümündedir. Ve beyin fonksiyonlar için faydalıdır.

 

 Fasulya böbrek görünümündedir ve böbrek fonksiyonları nı iyileştirir.

 

Sap kereviz, Çin lahanası ve Rhubarb (bizde yok) kemiklere benzer. Bu gıdalar kemikler için faydalıdır, sodyum oranları eşit ve %23 dür. Gıdanızda yeterli sodyom yok ise vücut kemiklerden çeker ve kemikler zayıflar. Bu gıdalar iskeletinize faydalıdır.
Patlıcan, avokado ve armut kadınların rahim ve serviks sağlığı ve fonksiyonları nı hedefler ve görünümleri bu organlara benzerler. Araştırmalar kadınların haftada bir avokado yemeleri halinde hormonları dengelediğini, istenmeyen doğum sonrası kilolarını azalttığını ve serviks kanserini önlediğini göstermiştir.
 İncir tohum doludur ve ağaçta ikili olarak asılarak büyür. İncir s pe rm sayısını ve hareketliliğini arttırır ayrıca erkek kısırlığını önler.

 

 Tatlı patatesin görünümü pankreasa benzer ve şeker hastalarının glisemik indeksini dengeler.
Zeytin yumurtalıkları n sağlığına ve fonksiyonuna yardımcı olur.
 Greyfurt, portakal ve diğer narenciye meyveleri kadın göğüsüne benzer ve bunların sağlığına ve lenfin hareketine yardımcı olur.

 

Soğan vücut hücreleri görünümündedir. Bütün vücut hücrelerinden atık maddelerin temizlenmesine yardım eder. Hatta gözlerin epitelyal katlarının yıkayan gözyaşlarına bile sebep olur.

Gizli zındıka komiteleri iş başında!

Gizli zındıka komiteleri iş başında!

NEVZAT TARHAN- HABER 7

ntarhan@gmail.com

 

 

Hiç kimse şaşırmasın! Türk Silahlı Kuvvetleri’ne darbe yaptıramayan ve medyanın hükümet devirme gücünün de zayıfladığını gören odaklar “Gömlek olmadı pantolon  verelim” diyerek darbeyi yargıya yaptırmaya çalışıyorlar.

 

         Gizli zındıka komitelerinin varlığı hiç yeni değildir. Fatih’i zehirleyenler, Yeniçeri’yi kışkırtanlar hep onlar olmuştur. İttihat Terakki Fırkası’nı da onlar kurdurmuştur. 31 Mart döneminde o günün liberallerini kışkırtarak Abdülhamid’e karşı ayaklanma başlattılar. Menemen’de halkı ve bazı esrarkeşleri tahrik ederek eylem yaptırtanlarda yine aynı odaklardı. 27 Mayıs’ta askeri kullanarak, 28 Şubat’ta medyayı kullanarak hükümetleri devirdiler. Şimdi de yargıyı kullanmak istiyorlar.

 

          Lütfen oyuncularla uğraşıp senaristleri atlamayalım. Şu anda  Sayın Başsavcı ile uğraşmak oyuna gelmek olur.

 

         Siyasi cinayetlerin organizasyonundan tutun da, mektuplar yazarak, telefonlar ederek, teke tek gizli propaganda faaliyeti yaparak çalışan bu odaklar iş başındalar.

 

         Yargıtay Başsavcısının son aylarda acaba telefonları teknik takibe takılmış mıdır? Takılmışsa acaba kimlerle görüşmeler yapmıştır? Türkiye’ye huzur vermeyen şer odakların profilini çıkarmak için bile bu bilgiler yetebilir!

 

         Bu zındık komiteler her zaman vardı ve olmaya da devam edeceklerdir. Kıyamete kadar şeytanın avukatlığını yapanların var olacaklarını bilmek ve beklemek gerekir!

 

         Modern komiteciler seçkinler sınıfı gibidirler. Kutsalları ve ritüelleri vardır. Bu komiteler her şartta Ali’nin külahını Veli’ye, Veli’nin külahını Ali’ye geçirmeyi çok iyi başarırlar.

 

         Misyonerlik anlayışları vardır. “İti ite kırdırma” yöntemini kullanırlar. Kavga çıkarmak ve kaos oluşturmak onlar için kutsal görevi ifa etmektir.

 

         Gizli zındıka komiteleri yapılarının ve varlıklarının gereği olan işlerini yapıyorlar. Planladıkları tezgahların etkili olup olmaması onlara bağlı değildir. Nasıl sonuçlanacağı karşı tarafın duruşuna ve verecekleri tepkilere bağlıdır.

 

         Gizli zındıka komitelerinin gerçek amaçları korku uyandırmak ve güven zayıflatmaktır. Onların oyununu ancak azim, sebat ve kararlılık bozabilir.

 

         Siyasi iktidar içerisinde özeleştiri kültürü yeni yeni canlanmaya başlamıştı. Eski ‘mücahitlerin müteahhit olması’ konuşuluyordu. Gizli komitelerin kurdukları yanlış oyun sayesinde bu son hamle iktidar partisinde tutkal etkisi yapacak ve mevcut gidişi devam ettirmelerini sağlayacaktır. Hatta bu durum mağduriyet duygusu bile uyandıracaktır.

 

         Mağduriyet psikolojisi ilginçtir. Mağdur olan insan hiçbir önemli iş yapmasa da mağdur olmanın verdiği masumiyetle ilgi ve destek toplar.

 

           Ben, siyasi taraf olmayan objektif psikopolitik analizler ve kritikler yapmaya çalışan birisiyim. Tam siyasi iktidarı eleştirip sorgulamaya hazırlanıyordum ki, mağdur ve mazlum siyasetçiyi savunmak zorunda kaldım!

         

         Sayın Başsavcının Ergenekon’un kahramanlık ideolojisinin etkisinde kaldığını ve resmi ideolojinin intikamını alındığını birileri çıkıp söylerse buna hiç şaşırmamak gerekir.

 

         Siyasi iktidar özeleştiri yapmalıdır! Türkiye’de kamu reformuna ihtiyac var. Küba’dan sonra kalmış son sosyalist uygulama Türkiye’de ne yazık ki…

         Güya Cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesiydi. Padişahlık bunun için yıkılmıştı. Askeri padişahlar dışında birde yargısal padişahlar emrediyorlar. Kültürsüz kalabalıklar ise bu emirlere boyun eğiyorlar. Bu mudur çağdaşlık?!

 

        Sayın başbakan, Sayın TBMM üyeleri negatifi düzeltmekle uğraşıp zamanınızı boşa harcamayın! Sizin hızınızı kesmek istiyorlar. Pozitife vurgu yapın, ihmal edilmiş Avrupa Birliği hareketini hızlandırın. 301’nci maddeyi tamamen kaldırın. ANAYASA’yı değiştirin, YÖK kanununu çıkarın.

 

         Demokrasinin tüm kurallarıyla gerçekleşebilmesi için herkesin azim, tutarlılık ve kararlığına ihtiyaç vardır.

 

          Zalime engel olmayan zulme müstehaktır!

 

         Toplum olarak hepimiz şunu bilmeliyiz! Sivil tepki gerekiyor. Benim fikrim budur diyerek sesinizi yükseltiniz, demokratik zeminde hakkınızı arayınız.

         

Dindar olma hakkınız size başkaları tarafından verilmeyecek, almanız gerekiyor.

 

          Siyasetçinin, amirin veya memurun, subayın veya yargıcın, esnafın veya köylünün hem dindar, hem cumhuriyetçi olması mümkündür ve de hakkıdır.

 

          Demokratik tepkileriniz yargı, bürokrasi ve asker üçlüsüne mutlaka ulaşmalıdır.

 

         Diktatörlüğün paylaşıldığı bu sistem çağdaş değildir. Herkes kendi diktatörünü hizaya getirsin. Toplumun hamiyeti feveran etmezse çocuklarımız yüzümüze tükürür. Başımızın dik dolaşması, Türkiye’nin dünya birinci ligine çıkması hiç kolay olmayacaktır.

 

         En büyük gücümüz,haklı olmamız, ümidinizin ve gelecek projemizin olmasıdır.       Başka güce ihtiyaç yoktur.

 

ağzınız mı kokuyor?

Ağız kokusunu gideren 5 yiyecek…
 

Dün gece yediğiniz soğanlı ve yağlı yemeklerin tadı muhteşemdi değil mi? Ama bu zaman nefesiniz maçtan yeni çıkmış bir Sumo güreşçisininkine benziyor olabilir. Ne yapmak gerekiyor? Genelde sarımsak, soğan ve kori yediğiniz zaman nefesiniz toksik bir hale dönüşür.

Balıklar ve bazı peynirler de aynı etkiyi yaratabilir. Devamlı açık havada, ağzınızı açık bir şekilde havalandırmaktan başka yapabilecekleriniz de var. Bazı kokular 24 saat boyunca kanınızda kalabilir, böylece sadece dişlerinizi fırçalamak tek başına işe yaramaz. Bu noktada nefesinizi tazelemeye yardımcı olacak yiyecekler tüketmeniz akıllıca olacaktır. Peki neler yiyebiliriz?

Limon: Bir limonu ortadan ikiye ayırıp emebilirsiniz. Eğer bunu yapmak istemediğiniz bir ortamdaysanız, bir sodanın içine dilimlerini atabilir. Sodanız bitince limon dilimlerini yiyebilirsiniz. Daha da pratik olması için, limon aromalı şekerlerden tüketebilirsiniz. Aynı zamanda en pratik taşıma şekli şekerlerdedir.

Maydonoz: En sevdiğiniz makarna sosunda bulunan veya kebap yerken tükettiğiniz soğanları düşünün. Yanlarında tabağa konan maydonoz sadece göz zevkinize daha renkli bir hizmet yapmaktan da öte, aynı zamanda nefesinizi tazelemek için oradadır. Maydonozun nefesi tazeleme özelliği bulunur. Bunun yanında taze olmak kaydıyla, biberiye de etkili olabilir.

Elma ve aynı tazelikte olan armut, havuç ve turp da nefes tazelemekte ve temizlemekte etkilidir. İçerdikleri gıda lifi sayesinde tükürüğü temizler, aynı zamanda damakta tatlı bir tat bırakırlar. Eğer ağız kokusunu daha egzotik bir tatla çözmek istiyorsanız size önerebilecek bazı bahartlarımız var. Bugün hemen her marketin baharat bölümünde anason, kakule, kişniş, rezene bulabilirsiniz. Küçük kaplara doldurup masada yerlerini hazır edin. Tuz ve kırmızı biber gibi onların da her sofranızda yerleri olsun. Küçük miktarda tükeceğiniz bu baharatlar sayesinde yemek sonrası kahveniz bile ağzınızda daha sonra kötü bir tad bırakamayacak.

Nane Filizleri: Bu iki önerimiz de, sarımsak ve soğan kokularına karşı birebir etkildir. Fakt bunun yanında, tarçın kabuklarında bulunan özel bir yağ, ağızda bulunan bir tür bakteriyi yok eder. Tarçın veya nane aromalı sakız da benzer etkiye sahiptir. İçeriğinde xylitol bileşkeni olan sakızlar çürüklerini önlemeye yardımcı olur. Ayrıca ağız ve diş sağlığına önem vermeniz sayesinde Gerçek Yaş’ınız 6.4 yıla kadar gençleşebilir.

Yoğurt: Eğer gün boyunca yağlı ve kötü kokabilecek besinler tükettiyseniz lezzetli bir alternatifiniz var. Günde bir veya iki kere yiyeceğiniz yarım kap yoğurt ağız içerisindeki hidrojen sulfüt kokusunu yok etmeye yardımcı olur. Genelde ağzımızın içini çürük yumurta gibi kokutan da işte hidrojen sülfüttür. Yoğurdunuzu C vitamini açısından yüksek meyvelerle tatlandırabilirsiniz.(RealAge)

Babalar ve Uhrevi Sorumluluk

Babalar ve Uhrevi Sorumluluk

Devamı için tıklayın »

NASIL EZBER YAPABİLİRİZ?

EZBER YAPMA TEKNİKLERİ

 

 

Ezber yapmada üç temel yol vardır:

 

1. Ezber Öncesi Hazırlık:

 

a) Okuyucu ilk olarak Kur-an’ı Kerim kursuna katılır.

b) Bu kurstan sonra tecvitli ve seri okuma alışkanlığı kazanıncaya kadar dersler devam eder.

c) Ezberlenecek sure veya ayetler çok tekrar edilmeli.

d) Ezber yapılacak ortam gürültüsüz ve dikkat dağıtmayacak durumda olmalı.

e) Ezber yapan yorgun, stresli, üzüntülü, uykusuz olmamalı.

f) Ezber yapacak kişi günahlara giden yollardan uzak durmalı.

I) Ezber yapacak kişinin sürekli takip edilmesi ve cesaret verilmesi gerekir.

k) Ezber yapılacak kaynak okumak için müsait olmalı.

 

2. Ezber Anında Yapılması Gerekenler

 

a) Ezber yapılacak yer bolca tekrar edilmeli.

b) Ezber uyumadan önce tekrar edilir ve yatılır.

c) Sabah kalkınca ilk olarak bu ezber tekrar edilir.

d) Ezber yaparken ısrarla tekrar edilmeli eğer yorgunluk hissedilirse belli bir süre ara verilir dinlendikten sonra devam edilir.

e) Ezber yapılacak yerler muhatabın kapasitesine göre belirlenmeli.

f) Ezber iyice pekiştirilip daha sonra yeni ezbere geçilir.

g) İlk zamanlar ezber yapmak çok zor gelir fakat daha sonra kabiliyetimizin geliştiğini görürüz.

h) Ezber mutlaka dinlettirilmelidir.

I) Dinleyici hataları tespit edip uyarıcı işaretler koyar.

 

3. Ezberden Sonra Yapılması Gerekenler

 

a) Ezberden sonra başka yeni ezberlere geçilir.

b) Belli süreçten sonra unutma olacağı için tekrar edilmesi gerekir.

c) Ezber namazlarda okunur.

d) Eğer hatalı ezber yapılmış ise en kısa sürede düzeltilmelidir.

e) Ezber iyi bilen birine dinlettirilir.

 

HAZIRLAYAN: ZİNNUR TOSUN

emin olmak

function printPage()
{
document.all[”hidden_01″].style.display = “none”;
window.print();
document.all[”hidden_01″].style.display = “block”;
return false;
}
function closePage()
{
window.close();
return false;
}

İslam Ekonomisi
İslam ekonomisinin hem kurumsal olarak hem teorik olarak zengin bir mirası var.

 

Röportaj: Aynur Erdoğan / Dünya Bülteni

İSLAM EKONOMİSİ FAİZSİZ VE ZEKATLI KAPİTALİZM HALİNE GELMİŞTİR 

Marmara Üniversitesi, İktisat bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Tabakoğlu ile İslam ekonomisinin tarihi gelişimi, kurumları ve teorik imkanları üzerine konuştuk. Tabakoğlu, İslam ekonomisinin İslamî bir zihniyetin ve yaşam tarzının ürünü olabileceğini vurgularken hem kurumsal olarak ve hem teorik olarak zengin bir mirasının olduğunu ifade etti. İslamî ilke ve değerlere dayanmayan bir ekonominin fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapan kapitalist sistemin parçası olacağının altını çizen Tabakoğlu gayri adil olan kapitalizmin kendini tehlikeye attığını savundu. 

İslam ekonomisi dediğimizde ne anlamalıyız? Doğuşundan günümüze süreklilik arz eden temel ilke ve kurumları var mıdır?

İslam ekonomisi ekonominin doğduğu tarihlere kadar indirgenebilir. XVIII. yüzyılın sonlarında Batıda kapitalist iktisat bilimi doğdu. Daha sonraki dönemlerde de İslam iktisadı ortaya çıktı. İslam iktisadının nüvelenme ve ortaya çıkış dönemi de yaklaşık bir yüzyıl sonrasına, yani 1900′lü yıllara rastlar. 1800′lerde modern kapitalizm doğdu ve iktisat ilmi modern kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun bir şekilde gelişirken bundan aşağı yukarı bir yüzyıl sonra da İslam dünyasında İslam iktisadı ile ilgili çalışmalar başlamıştır.

Bununla İslam iktisadı teorisini kastediyorsunuz, değil mi?

O, İkinci Meşrutiyet dönemine rastlar. Biliyorsunuz, "Batılıların yaptığı şeyler İslam’da da vardır" diye genel bir kabul vardır. Buna uygun olarak onlar neyi iyi yapıyorlarsa biz de yaparız yaklaşımıyla İslam iktisadı ile ilgili çalışmalar başlamıştır. "İslam sosyalizm ve kapitalizmi hüsn-i telif edebilir" gibi kitaplar, makaleler yazılmıştır. Yani İslam’ın adil bir ekonomik sistem getirdiğini ortaya koyan çalışmalar yapılmıştır.

Daha Tanzimat döneminden başlayarak kapitalizm karşısında İslam hakkında yorumlar yapılmaya başlanmıştır.  Burada esas düşüncenin İslam’ın terakkiye veya kalkınmaya engel olmadığı fikri olduğunu söyleyebiliriz.

"İslam imiş devlete pa-bend-i terakki

Evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı"

                (Ziya Paşa, Terkib-i Bend)

İslâm’ın geri kalmışlıkta, daha doğrusu az-kapitalistleşmekte bir rolü olmadığı genellikle kabul görmüş, Batının ahlâkını değil sadece tekniğini, kültürünü değil medeniyetini almamızın mümkün ve muteber olduğu safdilliği yerleşmiştir.   

İLK İKTİSAT KİTAPLARIMIZDA YERLİ VE DOLAYISIYLA İSLAMÎ OLMAK ENDİŞESİ VARDI 

İslâm dünyası da, aslında yeni iktisat bilimini veri olarak almıştı.  Oysa ilk iktisat kitaplarımızda yerli ve dolayısıyla İslamî olmak endişesi vardı. Mesela, Ahmet Mithat Efendi, eserinde bir iktisat kitabını aynen tercüme etmenin büyük bir hata olacağını ve bu yüzden "bizim için mutavassıt bir yolda ve hal ve şanımıza münasib bir surette bir ekonomi-politik yazmak lüzum ve mecburiyeti"ni duyduğunu belirtmişti. Bugün Türkçe’deki iktisat kitaplarının pek azı bu türden bir "lüzum ve mecburiyet" duymaktadır.

İslam dünyasında ilk başlangıç Türkiye’de, Osmanlı Devletinde olmuştur. Bunu net olarak biliyoruz. İkinci Meşrutiyet döneminde başlamıştır. Meşrutiyet döneminde çıkartılan gazete ve mecmualarında konu ile ilgili çok sayıda yazı bulabilirsiniz.  Bu dönemle birlikte Müslüman-Türklerin  ticarete atılmaları oluşmaya başlayan millî iktisat düşüncesinin de etkisiyle teşvik edilmeye başlamıştı.

İkinci Meşrutiyet’in İslamcı dergilerinde artık ticaret ve san’atla ilgili yazılara rastlanıyor, kâr, faiz gibi kavramlar yeniden yorumlanıyordu. İslam’ın temelde dünya hayatına değer vermediği görüşünün yanında bunun çalışmayı ve ticarete atılmayı engellemeyeceği vurgulanıyordu.

Daha sonra Cumhuriyet döneminde "yerli malı kullanmalı" kampanyaları bile İslam iktisadıyla desteklenmişti. Hep bunlar İslam’a atfedilerek yapılmaya çalışılmıştır. İslam’da da bunların esası var şeklinde yazılıp çizilmiştir.

Fakat asıl İslam ekonomisi tabirinin ortaya çıkışı 1945′ten sonradır. O tarihte ortaya çıkışının sebebi de Hindistan alt kıtasındaki bağımsızlık hareketleri, Hindistan’ın bağımsızlığını kazanması ve o sırada Müslüman Hint aydınlarının yeni bir sistem oluştururken İslam’dan nasıl faydalanacaklarını düşünmeleridir. Bu çerçevede İslam ekonomisi ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu İngilizce yazmıştır. İngilizce kitaplar, makaleler neşrediyorlar. Bunların başında Mevdudi gelir. Hindistan halkı dediğimiz zaman Pakistan’ı da dikkate almak lazım. Fakat Mevdudi başlangıçta Pakistan’ın kurulmasına karşıydı. Yani Hindistan bölünmeyip, Pakistan ayrı bir devlet olmadan konfederasyon şeklinde olabilirdi. Sonuçta kendi içlerinde bölünme oldu. Fakat yeni kuracakları devlette, Müslümanların olduğu devlette İslam’dan faydalanmak gerekti. O yüzden İslam ekonomisi çalışmaları ortaya konmuştur.

Daha sonra Hint alt kıtasından çok sayıda ilim adamı ortaya çıkmıştır. Ve bunların bir kısmı Hindistan’ın ve ardından Pakistan’ın bağımsızlığından sonra dünyaya yayılmış, bir kısmı Türkiye’ye gelmiştir. Mesela bunların başında Muhammed Hamidullah gelir. İslam ekonomisi tarihinin önemli isimlerinden biridir. Çalışmaları, eserleri oldukça kapsamlı ve derindir. Bunların arasında ilim adamı özelliğini taşıyan belki en önemli isim Muhammed Hamidullah’dır. Ama iktisatçı dağil hukukçu ve tarihçidir. Daha sonra Hindistan kökenli olup hala yaşayan sırf iktisatçı olan ilim adamları var. bunların başında Muhammed Necatullah Sıddiki gelir. 1950′li yıllardan itibaren hala İslam ekonomisi konusunda yazar. Yine Abdulmennan var. Ama fıkıh ve tarih endişesi de olan Necatullah Sıddiki hariç bunlar daha çok modern kapitalist iktisat bilgiyle İslam’a yaklaşan yazarlardır. Demek ki, bugün İslam ekonomisi olarak bildiğimiz disiplinin kökeninde Hintli Müslüman aydınların eserleri vardır.

Arap diyarında Hasan el Benna hareketiyle yani Müslüman Kardeşler hareketi çerçevesinde olmuştur. Mesela Seyyid Kutub bu alanda yazdı. Bunlar, Nasır’ın etkisi ve Nasır’a tepki mahiyetinde ortaya çıktı. Başlangıçta etkisiyle meydana geliyor ama daha sonra Nasır’a karşı cephe olmuşlardır. Bu çalışmalarda İslam toplumculuğu ağırlığı vardır. Pakistan ve Hindistan’dakilerde biraz daha kapitalizm etkisi hakimdir.

Yine günümüzün Müslüman iktisatçılarının veri olarak kabul edip benimsedikleri bazı iktisadî yaklaşımlar çok kere Batı sisteminden kaynaklanmıştır. 

Teorik gelişme bu şekilde olmuş. Peki, uygulama sahasında doğuşundan günümüze İslam ekonomisinde süreklilik arz eden ilke ve kurumlar var mıdır?

Evet, asıl problem de odur şu noktada. Çünkü İslam iktisadı tabiri yaklaşık bir tabirdir yani göreceli bir tabirdir. Batılıların iktisat bilimi varsa bizim de İslam iktisadımız var demektir. Fakat bu kabataslak bir yaklaşım. Gerçekte İslam tarihi içinde birçok ilke ve kurum oluşmuştur. Bunlar üzerinden tırnak içerisinde bile olsa bir İslam ekonomisinden bahsedebiliyoruz. Bu alanın bir sürü birikimi var. Mesela Osmanlının başlangıcından itibaren görülen toprak sistemini nasıl açıklayacağız. Mutlaka İslam iktisadı içerisinde konu edeceğiz. Bir İslam toprak sistemi oldukça önemlidir. İslam maliye bürokrasisi, Osmanlılarda, Selçuklularda, Abbasilerde, Emevilerde müthiş bir birikimdir. Yine "divan" kurumu, ahkam defterleri, şikayet defterleri… bunlara baktığımız zaman İslam ekonomisiyle ilgili büyük bir birikimin olduğunu görürüz.  

İSLAM TARİHİ BOYUNCA SERVET VE MÜLKİYET YAYGINLAŞTIRILMIŞTIR 

O halde İslam’ın doğuşundan itibaren Müslümanların kurduğu siyasi oluşumlarda ekonomi alanında İslami ilkeleri ve kurumları takip edebiliyor muyuz? Veya İslam ekonomisinin bir ilkesinin tarihi serüvenini takip etsek bir süreklilikle karşılaşır mıyız?

Mesela İslam’ın ekonomik ilkelerinden servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması ilkesini vurgulayabiliriz. Gerçekten de İslam tarihi boyunca servet ve mülkiyet yaygınlaştırılmıştır. Orta sınıflaşma, tabakalaşma gerçekleştirilmiştir. Örnekleri Ahiler. Ahilerden sonra bir yönüyle esnaf teşkilatının oluşması. Diğer yönüyle toprak sistemi, çifthane sistemi… bunlar orta sınıflaşmayı gösteren, servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılmasını gösteren örnekler.

Yaygınlaştırma, tekelleşmeyi önleme anlamında, değil mi?

Evet, ne yüksek gelirli insanlar vardır, ne düşük gelirli insanlar vardır. Orta sınıflaşma esastır. İşte İslam tarihinde bunu çifthane sistemiyle, esnaf sistemiyle gerçekleştirmişlerdir. En önemlisi budur ve bu orta sınıflaşma olayı sosyal yapının da ekonomik yapının da bel kemiğidir. Bu yüzden Batılı toplumlarda gördüğümüz burjuvalaşma veya aristokratlaşma gibi bir sınıflaşma da yoktur. Bir proleter sınıf görülmemiştir. Burjuva-proleter çatışması veya feodal dönemlerin serf-senyör çatışması yoktur İslam tarihinde. Her karmaşık toplumda olan idare eden ve edilenler vardır. Batı toplumlarında gördüğümüz tabakalaşmaya rastlanmaz.

İslam tarihinde farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda aynı ilkelerle benzer kurumların oluşturulmuş olması İslam ekonomisi için bir teori ve sistem üretilmesini sağlamaz mı? İslam ekonomisinin 1945′lerden sonra meydana geldiğini söylediğiniz için soruyorum bunu.

Modern anlamda kapitalizme tepki olarak dedim onu. Ama gerçekten İslam tarihinde büyük bir birikim vardır. Kurumsal anlamda da bir birikim vardır. Ve bu sistemleştirilebilir. Zaten yapılıyor da. İkincisi düşünce anlamında da bir birikim var. Mesela 7–8. yüzyıllar biliyorsunuz, Şarlman devrinden sonra Avrupa’nın feodal döneme girdiği yüzyıllardır. 13. yüzyıla kadar, yaklaşık beş yüzyıl Avrupa entelektüel bir boşluk içine girmiştir. Buna The Great Gap (büyük boşluk) diyorlar. Oysa bu dönemde İslam dünyasında büyük bir entelektüel birikim yaşanmıştır. İslam iktisadı diyebileceğimiz saha dahi vardır. Abbasiler döneminde Yunan’dan çevrilen eserler de var. Onun yanında özgün eserler de var. Kaldı ki, Yunan’dan çevrilen eserlere de İslami renk verilmiştir. O kadar büyük bir birikim ki, bunun sınıflandırılmasında bile güçlük çekiyoruz. Fiyat tarihinden ticaret tarihine, toprak tarihine kadar düşünce alanında bir sürü eser yazılmıştır.

Yine evrensel olabilecek iktisadî tahlillere ve ilkelere ulaşabilmek için İslâm bilginlerinin bu eserlerine başvurmak gerekecektir.  Bu eserler bizim için "İslâm iktisadı", İslâm iktisadî düşünce tarihi" ve "iktisat teorisi" alanlarında çok verimli kaynaklardır. 

KAPİTALİZMİ ORTAYA ÇIKARAN OLAYLAR İSLAM TOPLUMUNDA NİYE ORTAYA ÇIKMADI DİYE ÜZÜLEMEYİZ 

İslam iktisadının olmazsa olmaz diyebileceğiniz temel ilkeleri nelerdir? Mesela asr-ı saadette bu alanda ilk uygulamalar arasında neler vardır?

Emeğin yüceltilmesi durumu var. En yüce değer emektir. Bu çok açık bir şekilde görülebilir. Hz. Peygamber emekle geçinmeyi ön planda tutuyor. İnsanın en önemli kazanç sahası emeğiyle olandır. Yani sermaye diye bir değer yoktur. Yani sermaye de bir noktada birikmiş emek olarak görülebilir ama asıl önemli olan emektir. Toplumsal alanda da kul hakkı kavramı çok önemlidir. Yani insanların birbirlerinin haklarını yememesi önemlidir. Hz. Peygamber’in emek uygulamaları da bunu yani kul hakkı yememeyi esas almıştır. Mesela fiyat konusunda başkasının hakkını geçirmemek gerekir. Böyle bir yaklaşım vardır. Kul hakkı yememek İslam ekonomisinde çok önemlidir. Oysa kapitalizm kul hakkı yiyerek ve ahlaksızlıkla gelişmiştir. Ahlaksızlığın en üstünde insan öldürme vardır. Kapitalizm insan öldürerek gelişmiştir. İnsanları köleleştirerek gelişmiştir. Sombar’ın o ünlü sözünü biliyorsunuzdur: "Zengin olduk, çünkü kıtalar ve ülkeler bizim için ıssızlaştı. İnsanlar bizim için öldüler." Katliamlar, köleleştirme, kıtaların boşaltılması olmasaydı, Aztek ve İnka medeniyetleri yok edilmeseydi kapitalizm olmazdı. Bu yüzden kapitalizmi ortaya çıkaran olaylar için, mesela sanayi devrimi İslam toplumunda niye ortaya çıkmadı diye üzülemeyiz. Çünkü o kendi süreci ve mantığı içinde ve belirtilen yollarla gerçekleştirilen sermaye birikimi ile ortaya çıkmıştır. Bu Müslümanların kabul edemeyeceği bir olgular zinciridir.  

İSLAM FARKLI KÜLTÜRLERİ YOK ETMEMİŞ SİSTEMLE BÜTÜNLEŞTİRMİŞTİR 

İslam’ın uluslararası ilişkilerde hakim olduğu dönemlerde Akdeniz ticareti canlanmış ve Batının iktisadi gelişmesine zemin hazırlanmışken bugün Batı hakimiyeti altındaki dünyada ekonomik göstergeler hep Batı lehinde oluyor ve en çok Afrika ülkelerinin bazılarında ortaya çıktığı gibi ülkelerin kendi gelişimlerini gerçekleştirmelerine izin verilmiyor. Bu iki durum arasındaki zıtlık nereden kaynaklanıyor?

Merkantilist dönemler tüccarla devletlerin işbirliği yaptığı dönemlerdir. Mesela İngiliz tüccarları yabancı sahalarda, denizlerde çaba sarf ederken bunun garantisi İngiliz krallığı idi. Fransızlar ve İspanyollar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani devlet destekli ticaret söz konusuydu. Ve bu noktada üretim olayının çok fazla olmadığını söyleyebiliriz. İngiltere yavaş yavaş üretim aşamasına geçiyor ama asıl üretimi gerçekleştiren Osmanlı sistemidir. Hem sanayi ve hem tarımsal üretim anlamında Osmanlı "üretimi" önemli bir olgu olarak görür. Sistemli bir ekonomisi vardır. Bütçelere baktığınızda en önemli gelir kalemlerinin hiçbir zaman ganimet olmadığını görürsünüz. Bu ancak Batı toplumları için geçerlidir. Batı devletleri savaş yapar, savaşta ya galip gelir ya mağlup olur. Galip olursa bir ganimet elde eder. Mağlup olursa ekonomi biter. Oysa Osmanlılarda birçok mağlubiyet olmasına rağmen varlığını sonuna kadar sürdürmüştür. 1918′e kadar sürdürmüştür diyebiliriz. Hatta 1908′de Meşrutiyet ilan edildiği sıralarda bile Osmanlı bütçesinde açıklar azalmıştır. Yani II. Meşrutiyet dönemi açıkların azaldığı, ekonominin iyiye gittiği zamanlardandır. Başından sonuna kadar varlığını üretim yapısıyla, serbest ticaret yapısıyla ve sağlam bürokratik yapısıyla devam ettirir. Bürokratik yapı kendini kanun-i kadim anlayışıyla sürdürür. Osmanlı gücünü bu anlayışa borçludur.

Peki, bu iki medeniyeti kültürel olarak ve zihniyet olarak karşılaştırdığımızda İslam’ın hakim olduğu dönemlerde Batı’da durum neydi ve Batı’nın hakim olduğu dönemlerde Doğu’da durum nedir? Bu iki medeniyet karşı medeniyetin ekonomik gelişimine nasıl tepki veriyor?

İslam medeniyeti kendi dışındaki güçlerin hakim olduğu dönemde gelişmiştir. Mesela İran-Sasani İmparatorluğunu yıkarak gelişti. Bizans İmparatorluğunu gerileterek gelişti. Fakat şöyle düşünmek lazım. İslamiyet bunların kültürlerini ve geleneklerini yok etmemiştir. Biraz önce kanun-ı kadim demiştik. Geçmişten gelen gelenek İslam tarafından devam ettirilmiştir. Yani İslamiyette devrimci bir anlayış yoktur. İyi gelenekleri devam ettirme anlayışı vardır. Kendi ilkelerine uygun gelenekleri devam ettirir. Kendi ilkelerine uygun değilse değiştirir. Bunu çok net olarak söyleyebiliriz.

Bu noktada devrimci oluyor…

Orda devrimci diyebiliriz ama devrim makbul bir kelime değildir. Son zamanlarda makbul karşılanıyor. Devrim dendiğinde karışıklık, kaos anlaşılır. Oysa İslamiyet istikrar ister. İslamda religion (din) ile tradition (gelenek) arasında doğrusal ilişki vardır. Devrim anlayışı aydınlanma çağının getirmiş olduğu bir şeydir. Temelde dini devre dışı bırakır. Mesela ansiklopedide "tanrı" "t" harfindedir. Tanrı o alanla sınırlıdır. Ama İslamiyette sistemin bütün esasını Allah inancı oluşturur. Siyasi yapıyı da Allah inancı şekillendirir. Tevhid inancının siyasi yansıması da vardır. Üniter ve merkezi devlet anlayışı bunun, vahdet (birlik) anlayışının bir yansımasıdır büyük ölçüde. Bunları çok net görebiliyoruz. Bu olgu Batı için bir örnek teşkil etmiştir. Yani nasıl üniter ve merkezî bir devlet oluşturabiliriz diye bir örnek aradıklarında karşılarında Osmanlıyı bulmuşlardır. Üniter devlet anlayışı bakımından Osmanlıyı örnek almışlardır.

İki medeniyetin birbirine bakışı farklı. Bir taraf diğerinin yaşam hakkına saygı duyarken…

Aslında iki medeniyetin de iktidar mücadelesi vardır. Bunu kesin olarak söylememiz lazım. Müslümanlar 18. yüzyıldan sonra bu iktidar mücadelesini kaybediyorlar. Batılılar kazanıyor. Ama daha önce Müslümanlar iktidar mücadelesini kazanmışlar ve fakat karşılarındakilerin haklarını yememişlerdir. Onları da bir şekilde sistemle bütünleştirmişlerdir.  

İSLAM TOPLUMLARINDA SÖMÜRGE-ANAVATAN AYRIMI OLMAMIŞTIR 

İslam tarihinde Müslümanlar büyük bir coğrafi alanda hakim oldular, fetihler gerçekleştirdiler. Batı medeniyeti de 19. yüzyılda bilfiil, daha sonra yerel aygıtları kullanarak dünyada hakim olmaya çalışıyor. Bu iki medeniyet arasında hakim oldukları bölgelerin maddi kaynaklarını kullanma açısından ne tür farklar vardır?

Şunu net olarak söylememiz lazım. Mehmet Genç’in vurguladığı bir şey vardır. İslam toplumlarında sömürge–anavatan ayrımı yoktur. Bu ayrım Batıda vardır. İslam toplumlarında darulharb ve darulislam vardır. Sömürge–anavatan ayrımı yoktur. Dolayısıyla Müslümanlardaki fetih harekatı kurtarma harekatıdır. Bunu bu şekilde vurgulamamız lazım. Yani sömürgeleştirme harekatı, kolonizasyon harekatı değil bir kurtarma harekatıdır. İlk fetihlerde bunu çok net olarak görüyoruz. Osmanlı fetihlerinde de, özellikle Balkan fetihlerinde de bunu görüyoruz. Eğer öyle olmasaydı önce ilk Müslüman devletlere karşı sonra Osmanlı devletine karşı gizli kapaklı harekat başlardı. Oysa Osmanlı devletine, İstanbul’a karşı harekatın başlatılması sonradan olmuştur.

19. yüzyılda milliyetçilik hareketleriyle…

Evet. Fransız Devriminden ve milliyetçilik hareketlerinden sonradır.

Buradan maddi kaynakların kullanımında adil olduklarını çıkarıyoruz?

Sömürü değil oraya hizmet götürmüşlerdir. Ta Selçuklulardan beri görüyoruz. Selçuklular halkı muhayyer bırakıyor. İsterseniz Bizans idaresine geçebilirsiniz, isterseniz burada kalabilirsiniz diyorlar. Gayrimüslim halk Selçuklu idaresini tercih ediyor. Nedeni daha adil olmalarıdır. Osmanlılar için de aynı durumu söyleyebiliriz. Balkanlarda Osmanlıya karşı bir kin nefret uyanmıyor. Çünkü daha adil bir düzen getiriyor. adalet kaybolunca da problem ortaya çıkmıştır.  

İNSAN-İ KAMİL KUL HAKKINA ÖNEM VEREN KENDİ EMEĞİYLE GEÇİNENDİR 

Osmanlı ekonomik sisteminin merkezinde duran ahiliği zihniyet yapısı açısından değerlendirdiğinizde Homoekonomikus’dan farkı ve Homoislamikus’a yakınlık derecesi nedir?

Şöyle diyelim isterseniz. Osmanlı sistemini veya İslam ekonomik sistemini ahilik yapmıştır. Oysa Batı ekonomik sistemini, kapitalizmi burjuva yapmıştır. Buna homoekonomikus yapmıştır diyebiliriz.

Yani burjuva zihniyeti eşittir homoekonomikus diyorsunuz.

Evet. Veya şöyle diyebiliriz. Burjuvazi, homoekonomikusun muşahhas, somut halidir.

Peki, ahiliğin homoislamikusla örtüştüğü ve ayrıştığı durumlar nasıl ortaya çıkmıştır?

Homoislamikus lafı bana ağır geliyor. Mümkün olduğu kadar kendi tabirlerimizi tercih ediyorum. Ahilik, kanun-i kadim veya kanun-i kadimin tercümesi olan klasik dönem bizim kendi tabirimiz sayılabilir. Ama homoislamikus dediğimizde soyutlama oluyor. Mesela insan-i kamil diyebilirsiniz. Yani kul hakkına önem veren kendi emeğiyle geçinen bir insan tipi olarak düşünebilirsiniz. Yani kendi emeğini kazanç vesilesi olarak gören ve başkalarının hakkına saygı gösteren rekabetten öte dayanışmayı öngören bir insan tipi. İsterseniz homoislamikus demenizde bir sakınca yok. Ama ben bu lafı kullanma taraftarı değilim.

Siz "Tanzimat bir noktada ticari kapitalizmi, yani merkantalizmi yaşamadan sanayi kapitalizmine geçme arzusunu ifade ediyor" diyorsunuz. Bununla ne demek istiyorsunuz?

Tanzimat liberalist bir harekettir. Tanzimat bir devletleştirme ve merkezleştirme hareketidir. Devletin her şeye karışma, her şeyi tekeline alma hareketidir Tanzimat aslında. Çünkü modern kapitalist devlet her şeye karışan devlettir. Yani kendi bilgisi dışında hiçbir şey olmamasını isteyen devlettir. Tanzimat da büyük ölçüde bunu hedef almıştır. Mesela bugün devlet her şeye karışıyor diyoruz. Her şey devletten bekleniyor diyoruz. Buna karşın özelleştirme söz konusu olmaya başlıyor. İşte bunun temelinde aslında Tanzimat vardır. Tanzimat, burjuva oluşturulmasını hedeflemesine rağmen, bireysel teşebbüs gücünü dışlayan anlayışı getirmiştir. Çelişkili gibi görünür ama klasik dönemde ekonomik faaliyetlerin çoğunu sivil toplum örgütleri yapıyordu. Vakıflar yatırımları gerçekleştiren tek kurumdu. Osmanlı döneminde devlet yatırım yapmıyordu. Kamu yatırımını yapan, sosyal hizmetleri yürüten vakıflardı. Fakat Tanzimat bunları devlete mal ederek sivil toplum örgütlerini bertaraf etti. Vakıflar 1826′dan itibaren yavaş yavaş ortadan kalkmıştır ve gücünü yitirmiştir. Sivil toplum örgütleri ekonomiden yavaş yavaş geri çekilmişlerdir.

Tanzimat sivil toplum örgütlerini devre dışı bırakıp kapitalist ekonomiyi yerleştirmek için mi devletçi yapıyı kurmaya çalışmıştır?

Devletçi yapı sonradan ortaya çıktı. Tanzimatçılar liberalist yaklaşıma sahipler. Mesela Osmanlılarda niye sanayi devrimi diye sorulduğunda burjuva sınıfı olmadığı için cevabını veriyorlar ama burjuva sınıfı nasıl yetiştirilir? Tanzimat devletçi yaklaşımla burjuva sınıfı yetiştirmeye çalışmıştır. Liberal sınıf yetiştirelemediği için de eski sivil toplum örgütlerinden istifade etmeniz gerekiyor ki bunların başında da esnaf geliyor. Mesela İttihat-Terakki şirketleri esnafa kurduruyor. Demirciler esnafı, dericiler esnafı, vs. yani Osmanlıda tek örgütlü halk teşebbüsü esnaftan ibarettir. Burjuva yoktur. Ama Tanzimat’ın daha sonra Jöntürklerin sonra da 30′lardan itibaren Cumhuriyetin oluşturmak istediği şey, devlet eliyle burjuva. Bunun da ne kadar başarılı olduğunu günümüzde görüyoruz.

Sizce neden başarılı değil?

Çünkü burjuvanın geleneği yok. Mesela Sabancı bile "bu mülk bana emanettir" diyordu. Burjuvada emanet zihniyeti olmaz. Bu zihniyetle burjuva olunmaz. Ancak biliyorsunuz burjuva tarihi başka bir olaydır. Kültürel ve geleneksel tarafı vardır. Bir nesilden bir nesile burjuva olunmaz. Birkaç neslin geçmesi lazım.

O halde bir geleneği olmadığı halde bu süreçler yine kapitalistleşmemizi sağlar diyebiliyor musunuz?

Olayı globalizasyon süreci içerisinde ele almak lazım. Kapitalizm eski tanımlarını kaybetti. Yeni tanımlar yapılıyor. Türkiye’de bir zamanlar ağır sanayi tartışması vardı. Şimdi bakıyorsunuz, öyle bir şey yok. Ağır sanayi hamlesi gibi bir durum yok artık. Dünyada bize biçilen bir rol var. O rol de nedir? Dünyada ileri kapitalist ülkeler finans sektörüne hakimdirler. Bize de sanayi düşüyor. Türkiye otomobil, beyaz eşya üretecek bunları satacak. Biz de sizin zenginliğinizi kontrol edeceğiz. Finans sektörüne hakim olacağız. Dünyadaki kapitalizmin vardığı nokta şu an finans kapitalizmidir. Yani ileri kapitalist ülkeler şu anda finans kapitalizmini temsil ediyorlar. 

KAPİTALİST SİSTEM ADİL BİR SİSTEM DEĞİLDİR VE KENDİSİNİ TEHLİKEYE ATMIŞTIR  

Bu adil bir işbölümü müdür? Herkes pastadan payını adil bir şekilde alıyor mu?

İstersen olaya yukardan, uzaktan bakalım. Günümüzde açlıktan ölenlerle tokluktan ölenler bir arada yaşıyor. Tokluktan ölenlerle mide fesadından değil kalp ve damar hastalıklarından ölenleri kastediyorum. Bir yandan Batı dünyasında kalp ve damar hastalıkları artıyor bir yandan Afrika’da açlık oranı. Böyle bir çelişki var. Bireysel bazda bir çelişki var. Bir de toplumsal bazda bir çelişki var. Gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler var. Evvelden medeniler ve barbarlar vardı. Şimdi onun yerini gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler aldı. Ama bir süre sonra aradaki mesafe kapanacak ve gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkeler olacak değiller. Çünkü gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki mesafe gün be gün büyüyor. Azgelişmişlik bir süreç değil, bir kategoridir. Dolayısıyla kapitalist sistem adil bir sistem değildir ve kendisini tehlikeye atmıştır.

Küreselleşme de devamı olarak aynı şekilde…

Aynı şekilde. Terör, vs olaylarının temel sebebi budur. Sistemin kendisini tehlikeye atmasından kaynaklanıyor.

Sistemin kendisini tehlikeye atmasıyla ne kastediyorsunuz?

Yani adaletsiz bir sistemdir. Gelişmekte olmak bir kategoridir. Ülkelerin bir kısmı bir süre sonra gelişmişlik düzeyine ulaşacak diye bir olay yoktur.

Çünkü yarışa aynı çizgiden başlamıyorlar…

Hem ondan kaynaklanıyor. Hem de gelişmekte olan ülkeler için bir rol biçilmiştir. O rolü oynamaktalar. Şimdi burada problem şudur; bu rol yanlış bir roldür. Yani gelişmekte olmak veya kalkınmak bir aldatmacadır. Kendimize uygun yeni bir sistem oluşturmalıyız. Yeni bir uygarlık oluşturmalıyız. İşte bunlar gündeme gelmeye başladığı zaman adil bir sistem gerçekleşebilir. Evvela bu soruları sormak lazım. Bir tuzak içerisindeyiz. Kalkınma sloganı altında aldatılmışlığı oynuyoruz. Bundan vazgeçip kendimize yeni bir uygarlık oluşturma niyetlerini teorileştirirsek o zaman ilk adımı atmış oluruz.  

BATININ İSTEDİĞİ İSLAMIN EHLİLEŞTİRİLMESİDİR 

Avrupa İstikrar Girişimi, geçtiğimiz günlerde hazırladığı raporda Kayseri’yi "İslam Kalvinizmi"nin merkezi olarak gösterdi. Weberci görüşe istinaden İslam’ın tasarruf ilkesi ve yine çalışmayı manevi bir değer olarak görmesi İslam’ın kapitalizmle bağdaşmasını sağlayabilir mi? Yani İslam’ın bazı değerleri araçsallaştırılarak İslam kapitalizmi oluşturulabilir mi? Bu durumu İslam ekonomisinin ilkeleri açısından değerlendirir misiniz?

Evet, tam olarak bunu yapmak istiyorlar. Yani Batının istediği İslamın ehlileştirilmesi, İslam kapitalizmi, İslam kalvinizmidir. Batının İslama biçtiği değer budur. Yani Müslüman kalvinistler…

Bu bağlamda İslam dünyasındaki durumu nasıl görüyorsunuz?

Bu da bir aldanıştır. Teorik olarak İslam kapitalizmi var belki ama fiilen İslam kapitalizme dönüşmüş durumda. İslam bankacılığı bunun en somut örneğidir.

Bu bankalar faizsiz bir sistem kuruyorlar…

Kredi mekanizması hakimken faizsiz sistem uygulamışsınız uygulamamışsınız hiç önemli değildir. Orada bir aldatmaca var.

O noktada İslami ilkeler hayata geçmiyor diyorsunuz.

Hayır. Bunun İslam ekonomisiyle hiçbir ilgisi yok. Bu bir aldatmacadır.

Hangi ilke ve değerlerle çelişir?

İslam bankacılığı veya katılım bankacılığı az kapitalistleşmiş bir sistemin ürünüdür. Yani İslam ekonomisinin bir ürünü değildir. İslam tarihinde mesela Emeviler, Abbasiler… dönemlerinde cehbezler, sarraflar var. Fakat bunlar marjinal kurumlardır. Ticareti geliştirmek için sistemin dayandığı kurumlar değildir.

Ama belli dönemlerde devletin bile kredi aldığı kurumlar olmuşlar…

Sâsânîler döneminden beri Ortadoğu’da bilinen Cehbezlerin mevduat topladıklarını ve bazen devlete kredi verdiklerini biliyoruz.  Ancak bunlar nicelikle ticaretin kolaylaştırılmasını sağlayan bazı kurumlardır. Yani sistemin kalbinde yer almamışlardır. Osmanlıda bu tür kurumlar da yoktur. Para vakıfları gibi benzer kurumlar var ama sosyal güvenlik amacıyla çalışıyorlar. Bari bu gelenekten kopamıyoruz toplumsal yarar adına kullanalım anlayışı var. Oysa günümüzde İslam bankacılığının böyle bir derdi yoktur. Veya ikinci planda vardır. Birinci planda olan kar maksimasyonudur. Katılım bankacılığı ticari kurumlardır. Yani hayır kurumları veya vakıf kurumları değiller. Dolayısıyla adil gelir dağılımını sağlayıcı bir mekanizmaya sahip değillerdir. Fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapan mekanizmanın kurumlarıdır.  

İSLAM EKONOMİSİ FAİZSİZ VE ZEKATLI KAPİTALİZM HALİNE GELMİŞTİR 

Buradan şu sonuca varabilir miyiz: İslamın bir sistem olarak hayata geçirilmesinin yerine bir ilkesinin kapitalist sistem içinde uygulanmaya çalışılması kapitalizmi daha işler kılıyor.

Aynen öyle. Başka bir deyişle, günümüzde İslam ekonomisi faizsiz ve zekatlı kapitalizm haline gelmiştir. Teorik anlamda buna İslam kapitalizmi diyebilirsiniz. Maalesef böyle bir durum var. Fiili durum budur. Oysa İslam ekonomisinde adil gelir dağılımını öngören, emeği önemseyen, işsizliği yok etmeye çalışan sosyal bir ekonomi anlayışı vardır. Yoksa fakiri daha fakir yapan zengini daha zengin yapan bir ekonomi anlayışı kesinlikle yoktur.

İslam tarihinde ve özelde Osmanlıda üretim-tüketim dengesi nasıl sağlanmıştı?

İhtiyaca göre üretim ekonomisi vardır. Kitlevî üretim anlayışı söz konusu değildir.

Asıl olan az tüketmek midir?

Kanaatkarlık da diyebiliriz. Kanaatkar insan tipi ön plandadır. Kitlevi üretim zaten sanayi devriminin bir sonucudur. Osmanlıda kitlevi üretim yok. Fakat çok net olarak şunu söyleyebiliriz; yüksek bir üretim potansiyeli vardır Osmanlıda. Esnaf sisteminde de, tarım sisteminde de. Tarımda ikta ve tımar sistemi vardır. Bu sistemler içerisinde yüksek bir üretim potansiyeli oluşturulmuştur. Ve şunu da vurgulamamız lazım, 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar, yani 1770′lere kadar Osmanlı ihracatı ithalatından fazladır. Ancak yüksek üretim potansiyeli bunu gerçekleştirebilir. Dışarıdan mal getiren tüccar para değil mal götürmek zorundadır. Özellikle dokuma ürünleri ihraç edilirdi.

16. yüzyılda, Kanuni zamanında dört türlü malın ihracatı yasaktı. Ondan evvel şunu söyleyelim; Osmanlılarda ihracat seferberliği kavramı yoktu zaten. İthalat seferberliği, piyasanın mala doyması anlayışı vardır. Bu yasak olan maddelerden biri; temel gıda maddeleridir. Bunların başında buğday, zeytinyağı gelir. Sonra sabun gibi temel temizlik maddelerinin ihracatı kısıtlanmıştır. Sonra pamuk ipliği gibi sanayi hammaddelerinin ihracatı yasaktır. Ve savaş araçlarının ihracatı yasaktır. Bir de altın, gümüş gibi kıymetli maden ihracatı yasaktır. Üretim arttıkça bu yasaklarda daralmalar olduğunu görüyoruz. Mesela 17. yüzyılda üretimde artış vardır. 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar ihracatın fazla olduğunu söylemiştik. İşte o dönemde üretim artışları var. Maliyede bir gelişme var. Bütçelerde açıklar azalmış. Hatta bazen fazla veriyor. Osmanlı devletinin ekonomik anlamda yükselme dönemi 17-18. yüzyıldır. Sanırım Mehmet Genç hoca da aynı fikirde. Lale devrini içine alan dönem Osmanlı ekonomisinin ve maliyesinin zirve yaptığı dönemdir diyebiliriz.  

OSMANLI İNSANI HİÇBİR İHTİRASI OLMAYAN İNSAN OLARAK TANIMLANIR 

Osmanlıda insanın kendisiyle, doğayla, toplumla barışık yaşamasını sağlayan zihni yapıdan bahseder misiniz?

Osmanlı insanı kanaatkardır. Dünyada görevlerinin olduğunu bilen ve öbür dünyada hesap vereceği bilincinde olan insan tipi vardır. Dolayısıyla dünyaya bakışında ihtiras, daha çok kazanmak, kar maksimasyonu veya tüketiciysen fayda maksimasyonu diye bir şey yok. İncelmiş bir anlayış vardır. Özellikle sanat eserlerinde bunu görebilirsiniz. Ama bu ihtiras anlamında değildir. Kanaatkarlık ön plandadır. Dingin, durağan bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Dışarıdan gelen gözlemciler öyle söylüyor. Osmanlı insanını hiçbir ihtirası olmayan insan olarak tanımlıyorlar. Mesela Edmondo De Amicis diye meşhur bir İtalyan yazar vardır. "Çocuk kalbi" adlı kitabın yazarı. Onun bir gözlemi var; bir Osmanlı kahvehanesine giriyor. Sanki mumya müzesine girdim diyor. İnsanlarda hareket yok. Yarım fincan kahveyi bütün gün içiyorlar. Durgun bir insan tipi. Ama bu hayattan bezmiş bir insan tipi değil. Yani ihtiyaçsız… Buradan hareketle diyorlar ki, bunun sebebi vakıflardır. Teşebbüs gücünü öldürmüştür diyorlar. Aslında böyle değildir. Vakıflar bir yandan insanların güvencesiyken bir yandan da sanayi altyapısını oluşturmuşlardır. Yani esnaf çalıştığı, iş yaptığı dükkanları vakıflardan almıştır. Vakıflar dükkanları hazırlamışlar ve onlardan elde ettikleri gelirlerle kamu hizmetlerini finanse etmişlerdir. Sistem farklı bir sistemdir. Bu sistemi anlamak gerekiyor. Anlamak için de önümüzdeki buzlu camların kaldırılması gerekiyor. Bu yine Mehmet Genç’in bir sözüdür. Tanzimat insanının önünde klasik Osmanlı zihniyetini anlamalarına engel bir buzlu cam vardı der. O buzlu camın arkasından bakıyorlardı. Her dönemde bu buzlu camlar artmıştır. Günümüzde beş on tane buzlu cam var herhalde. Arkasında görülen hayaletlere bakarak durumu tahmin etmeye, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Problemimiz budur.

Osmanlıda kendiyle barışık bir insan modeli var. İhtirassız yapısıyla üretim ve tüketimde dengeyi sağlayarak doğayla ve toplumuyla da barışık yaşamış bu insan. Peki, bu modelden kalkarak günümüze yönelik bir İslam ekonomisi teorisi üretmek mümkün müdür?

Tabi, bu bireylere bağlıdır. Mesela insanlar kendileri kul hakkı yemeyecek, kötülük düşünmeyecek, birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışmayacak, rekabet yerine dayanışmayı ön planda tutacak, az yiyecek, az konuşacak… bunların hiç birisi bizde yok. Bu gerçekleştirilirse yeni bir uygarlık oluşuyor demektir.  

İYİ BİR MÜSLÜMAN OLUNMADAN İSLAM EKONOMİSİ HAYATA GEÇMEZ 

Önce bireyden başlar diyorsunuz.

Tabii. Bireyden başlar. Başkasına bakıp da kendimizi unutmamamız lazım. Kuran da bu duruma işaret eder biliyorsunuz; başkalarına iyiliği emrediyorsunuz ama kendinizi unutuyorsunuz diyerek. İnsanların önce kendilerinden başlaması lazım. Bu iş böyledir. Kendileri ne kadar gerçekleştirebiliyorlar? Yani iyi bir Müslüman olmadan İslam ekonomisi filan olmaz.

Peki, bunlar yapılırken siyasi örgütlenme de paralel olarak yürütülmeli midir? İslam ekonomisinin ilkelerinin hayata geçirilebilmesi için mesela D8 uygulaması veya İslam Ortak Pazarı düşüncesi birer adım olabilirler mi?

Belli bir hedefe doğru arayışlar içinde olmak önemlidir.  Hatta faizsiz bankacılığı bile bu açıdan değerlendirebiliriz. Ancak hedefin çok net olmadığı ve sonuçta az kapitalistleşmiş bir sistemin öğesi olunduğu görülüyor.  Bu yüzden belirttiğiniz uygulamalara pek inanmıyorum. Yine de önemli olan bu uygulamaların sonuçta modern kapitalizmin dışına çıkmadığıdır.

Onun dışına nasıl çıkılır?

Bireysel olarak çıkılır. Mesela Gandhi insanlarla savaşmadı ama onları rahatsız etti. Çıkrıkla, dokuma tezgahıyla bağımsızlık hareketini örgütledi. Bu önemli bir şeydir. Şöyle diyelim; Müslümanlar örnek alınacak. Bu adamdan bana zarar gelmez deniyorsa bu önemlidir işte.

Siyasi örgütlenme bazında düşündüğümüzde…

Bunun dışındakiler daha sonra gelir. Yani kafamızı, zihnimizi bu noktaya yoğunlaştırıp da asıl görevlerimizi unutmamalıyız. Benim görüşüm şudur; hep siyasi örgütlenmeye ağırlık veren insanlar kendilerini unutuyorlar. Dünyayı kurtarmaya çalışırken kendilerini unutuyorlar maalesef.

Yani o yönde bir model arayışına gerek yoktur mu diyorsunuz? Bireyler kendilerini düzelttiklerinde bu da kendiliğinden gerçekleşecek midir?

Tabii. Kendiliğinden olur bunlar. Başkaları örnek alır. Şimdi İslam hızla yayılıyor diyemezsiniz. Entelektüel bazda bir gelişme vardır ama Müslümanları örnek alarak bir İslamlaşma yok dünyada. Eğer bu olursa bir takım gelişmeler yaşanır.  

MÜSLÜMANLARIN TEMEL ÇEKİNECEKLERİ GÜÇ ALLAH OLMALIDIR 

Ama şöyle bir handikap var hocam. Kapitalizm ve onun ürettiği kültürel ortam bütün aygıtları kullanarak bireyin üzerinde tahakküm kuruyor. Medya aracılığıyla, eğitim aracılığıyla ve hatta sokağa çıktığınız anda reklam panoları aracılığıyla hakimiyet sağlıyor. Bu nasıl aşılır? Birey bu ortamda kendini nasıl özgürleştirir?

Bu hepimizin başında. Ben üniversitede öğrenciyken şimdiki gibi değildi. Hocaların karşısında şimdiki gibi konuşamazdık. Bir ayet vardır: "İnsanlardan korkmayın Ben’den korkun" der Allah Teala. Günümüzde tam tersidir. Müslümanlar, insanlar ne der diye yaşıyor, bütün korkuları insanlar. Oysa Müslümanların temel çekinecekleri gücün insanlar değil Allah olması lazım. Eğer bu yer değiştirirse işte hal böyle olur.

İslam ekonomisi bazında düşündüğümüzde, insanların bu sistemden bağımsız ve bu sistemin içinde İslam ekonomisinin ilkelerine bağlı kalarak faaliyet göstermeleri mümkün müdür?

Mümkündür tabii.

Kurtarılmış adacıklar oluşturmak gibi bir şey mi?

Çok basit bir şey. Hz. Peygamber tüccarlık yaptı. Bir sıfatı vardı onun. Hatırlıyor musunuz?

"Emin"

Evet. Müslümanlar emin insanlar olurlarsa biter bu iş. Bu Müslümandır, bundan yamuk iş çıkmaz dendiği zaman tamamdır. Mesela elini vicdanına koy söyle, "hacı" tipinin olumlu bir çağrışımı mı var olumsuz mu?

Medyada olumsuz bir çağrışıma sahip.

Bütün sorun bu işte. Müslümandan zarar gelmemesi lazım, bu imajın oluşturulmaması lazım. Demek ki, yapılacak çok iş var. Hz. Peygamber "Allah doğru tüccarı Peygamberlerle birlikte haşreder" diyor. Allah, Peygamberlerin yanına koyduğuna göre tüccar çok önemli bir şeydir. Öyle bir tüccar varsa ben gidip elini öperim. Çok önemli bir şeydir. Peygamberin yanında çünkü. Böyle tüccar yok maalesef. Geçen cumartesi İGİAD’da ekonomi ve iş ahlakı çerçevesinde yaptığım konuşmada bu tür şeyler söyledim. Rahatsız olanlar oldu. Birisi "hocam zihnimizi allak bullak ettiniz" dedi. Ben kolay konuşuyorum ama kolay değil tabii. Hatta İlahiyat Fakültesinde iktisat dersi verdim bir ara. Öğrencilerden biri dedi ki, iktisat okuyoruz, çünkü nasıl zengin olunur öğrenmek istiyoruz. Siz burada bize fakrı tavsiye ediyorsunuz. Dedim ki, ekonomide zengin olmayı öğrenerek zengin olunamaz. O başka bir şey. Kul hakkı yiyerek zengin olunabilir belki ama bunu yapmadan nasıl zengin olunur, önemli olan budur işte.

http://www.dunyabulteni.net/ sitesinden 25.06.2008 tarihinde alınmıştır.

vaktin sırrı ne?

-

Âlem öyle nurlu bir sarmal içinde ki, her an beş vaktin beşi de dünya içinde ayrı ayrı yerlerde yaşanabiliyor. O vakitlerin öyle güzel sırları var ki, bize kulluğumuzu ve ahireti hatırlatıyor. Namaz, Rabb’imizin “Celal”ine karşı kavlen ve fiilen “Sübhânallah” deyip takdis etmek, “Kemal”ine karşı, lâfzan ve amelen “Allahü Ekber” deyip tâzim etmek. “Cemal”ine karşı da kalben, lisanen ve bedenen “Elhamdülillâh” deyip şükretmektir.

İbâdetin mânâsı da kulun Rabb’ine karşı kendi kusurunu, acz ve fakirliğini görüp her şeyi elinde tutan Yüce Rabb’imizin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Her namaz vaktinde ruhumuzda canlanan şey, tek ve sonsuz olanın O (cc) olduğudur, bakî, sermedî, ebedî olan O’dur. Nurun kaynağı, ebedi saadetlerin sahibi O’dur. Her namaz vaktinde zihnimizde bu duygular sümbüllenir.

Başka bir kapı yoktur. Başımızda ecel kılıcı, ensemizde Azrail’in (as) nefesi bulunmaktadır. Kabrimizi karanlıklar yurdu olmaktan çıkarıp Cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirecek olan şey imanımız, amelimiz ve Rabb’imize olan muhabbetimizdir. Ümidimiz O’nun (cc) rızasına, Habibi’nin (sas) şefaatine nail olmaktır. Bu yüzden her bir namaz vaktinde gizlenmiş sırlara vâkıf olmamız gerekir.
Bediüzzaman Hazretleri, namaz vakitlerini izah ederken gece ve gündüzlerin alemin büyük saatinde “saniyeler”, senelerin “dakikalar”, ortalama insan ömrünün “saatler” ve alemin hayat devirlerinin de “günler” hükmünde olduğunu belirtiyor. Yine bunların birbirine baktığını, birbirine misal olduğunu, birbirinin hükmünde olduklarını ve hatırlattıklarını ifade ediyor.

SABAH VAKTİ: Yepyeni bir başlangıçtır

Sabah tatlı bir neş’edir. Mahmurluk perdesi altında alemde pırıl pırıl tecelli eden yaratılışa aynadır. İmsak vakti, yani sabah namazı vaktinin girmesi, yani şer’i günün başlayışıyla yepyeni bir hayat başlar. Her bir namaz vakti için bir saati göz önüne getirelim (dijital saati değil!). Akrep, sabah namazı vaktini gösterdiğinde o an aynı zamanda, bizim anne karnına düştüğümüz ânı, yine kâinatın yaratıldığı 6 günden ilk günü ve yıl içindeki bahar mevsimini gösterir. Elimizi Allahü Ekber deyip kaldırdığımızda zihnimizde ana rahmindeki halimiz ve kâinatın Rahmetenlil Alemi’nin (sas) yüzü suyu hürmetine ve yine O’nun (sas) nurundan yaratılışı canlanır. Tesbih, tahmid ve tekbirlerimiz hep o hale şükür içindir.

ÖĞLE VAKTİ:Gençlik ateşi ve Cehennem!

Öğlenin şiddetli hararetinin başları yaktığı zaman, yazın en sıcak dönemine, insanda gençliğin söz dinlemeyen en ateşli çağına işaret eder. Yine, öğlenin sıcağı bize hiçbir gölgenin bulunmayacağı mahşer gününü hatırlatır. Kainatın ömründe ise öğle vakti Hz. Âdem’in yeryüzüne iniş dönemine işaret eder.

İKİNDİ VAKTİ: Ömrün sonu ve sonbahar

İkindi vakti, güneşin renginin sarardığı, batmaya meylettiği zamandır. İçinde sonbahar hüznünü de taşır. Yine, insanoğlunun da artık saçlarına ak düşüp, belinin yavaş yavaş bükülmeye başladığı, dünya lezzetlerinin de “acılaşmaya” başladığı döneme işarettir. İkindi vakti, insanoğlunun ve kainatın son dönemine de işaret eder. Yine, son peygamber olan Efendimiz’in (sas) vazifeye başlamasıyla âlemin son sürece girişini de hatırlatır. Biz ikindi vaktini yaşarken az sonra güneşin batacağını, yakında kendimizin ve kâinatın da öleceğini düşünürüz. İkindiyi eda edip de her şeyin batmaya doğru gittiğini görürken tek sığınılacak kapının Rabb’imiz ve O’nun Resulü’nün sünnet-i seniyyesi olduğunu tefekkür ederiz.

AKŞAM VAKTİ: Ölüm ve kıyamet ânı

Artık gün batmıştır. Ferdi olarak imtihanımız bitmiş, son nefesimizi vermişiz. Ne güneşte o cebbar yakıcılıktan, ne de bizde küçük dağları ben yarattım havasından eser kalmıştır. Sonbahar gibi ikindinin tatlı serinliği geride kalmış, güneş kaybolmuş, hafif bir kızıllık dışında ondan hiçbir eser görünmüyor. Az sonra günle birlikte biz de karanlıklara karışmış olacağız. “Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar döküldüğünde, dağlar yürütüldüğünde…” (Tekvir, 81/1-3) ikazları kulaklarımızda çınlıyor. Akşam ezanı okunduğunda ve namaz için ellerimizi kaldırdığımızda sanki kendi cenaze namazımızla birlikte tüm kainatın cenaze namazını da kılıyor gibi oluruz. Önümüzdeki tabutta hem geride kalan gün, hem sonbahar mevsimi, hem kendi cesedimiz, hem de tüm canlıların naaşı vardır. Bu namaz bu kadar hüzünlüdür. Artık geriye dönüş yoktur. Alem susmuş, Sûr üfürülmüştür. Bütün diklenişler, bütü ceberrutluklar son bulmuş, müthiş bir sessizlik, alemi kaplamış, İlahi kader ânı beklenmektedir. Geriye dönüş artık mümkün değildir ve “keşke”ler, “eyvah”lar dönemi başlamıştır.

YATSI VAKTİ:  Büyük sessiz karanlık

Artık geride kalan ne güne ne mevsimlerin tatlılığına, ne de insan olarak “yaşadığımıza” dair hiçbir iz yok. Gündüzün ne sıcağı ne de ışığı kalmış. Bizim için de acı son gerçekleşmiş. Kimse, kendi torunlarımız bile bizi hatırlamıyor, çoğu ismimizi bile unutmuş. Hayat susmuş, kainat dahi ölmüş. Toprağın üstündeki tüm cıvıltı, kargaşa sona ermiş. Herkes hesap gününü bekliyor. İşte bu kadar karanlıklar içinde o geceyi ancak “teheccüd”ümüz aydınlatabilir, bize yoldaş olabilir. O karanlıkları aydınlatacak yegane nur kaynağı odur.

İKİNCİ SABAH VAKTİ: Ba’sü ba’del mevt

Yeni doğan güneş ise haşrin sabahını ihtar eder. Sur yeniden üfürülmüş, ruhlar yeniden iade edilmiş, milyarlarca insan haşir meydanında toplanacak, ölüler yerden bitkiler gibi bitirilecek. İşte bu şuurla kılınan namazın kişiye faydası olur. “Desinler”, “görsünler” için kılınan namazın kimseye faydası olmadığı gibi maalesef zararı da olacaktır. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kesinliktedir. İşte bu beş vaktin her birinde bir mü’him, inkılâp başındadır.

Namaz Vakitlerinin Sırrı

 

Sayfalar : [1] 2 3 4 5

Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.