Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş


İYİMSERLİK ANDI HADİ HEP BERABER…

28 Mayıs 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Aklımın dinginliğini hiçbir şeyin
bozmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya,
Karşılaştığım herkesle sağlık,
mutluluk ve başarıdan söz etmeye,
Tüm arkadaşlarımın
kendilerini değerli hissetmelerini sağlamaya,
Her şeyin aydınlık yüzüne bakmaya ve
iyimserliğimin gerçeğe dönüşmesine çabalamaya,

Yalnız en iyiyi düşünmeye,
yalnız en iyi için çalışmaya ve
en iyiyi beklemeye,

Başkalarının başarısından
kendiminki kadar coşku duymaya,

Geçmişin yanlışlarını unutmaya ve
gelecekte daha büyük başarılara ulaşmak için
var gücümle çalışmaya,

Her zaman neşeli bir yüz ifadesine sahip olup,
selamladığım her canlı varlığa gülümsemeye,

Kendimi geliştirmeye,
başkalarını eleştirmeye
zaman bırakmayacak kadar çok zaman vermeye,

Kaygılanmayacak kadar yüreğim geniş,
kızgınlığa kapılmayacak kadar yüce,
bozguna uğramayacak kadar güçlü
ve üzüntüye kapılmayacak kadar
mutlu olmaya

KENDİME SÖZ VERİYORUM!

 

GEÇMİŞ HAYATLARDAN DERS ALMAK…

28 Mayıs 2008 Çarşamba Yorum yok »


Ünlü bir yönetici, "bilmem gereken her şeyi, Nuh’un Gemisi’nden öğrendim," diyor. Nelermiş öğrendikleri?
BİR: Doğru gemiyi kaçırma.
İKİ: Hepimizin aynı gemide olduğunu unutma.
ÜÇ: Vakit gelip çatmadan planını yap. Hz. Nuh, gemisini inşa ederken yağmur yağmıyordu!
DÖRT: Kendine hep iyi bak ve büyük günü bekle. Altmışına merdiven dayadığında bile, gerçekten büyük bir iş yapman için önün açılabilir.
BEŞ: Eleştirileri dinle, eleştirenlere kulak asma; yapılması gerekeni yapmaya devam et.
ALTI: Geleceğini zirveler üzerine kur; dalgalar sana ulaşamasın.
YEDİ: Ne olur ne olmaz, eşinle yola çık.
SEKİZ: Hız her zaman kazandırmaz. Yılanlar da gemideydi, çıtalar da.
DOKUZ: Üzerinde aşırı baskı hissettiğinde, bir süre boşlukta yüz.
ON: Titanik’in profesyoneller, geminin ise amatörler tarafından yapıldığını
unutma.
ONBİR:
Fırtınanın gücü ne olursa olsun, eğer Allah’ın safındaysan, seni bekleyen bir gökkuşağı mutlaka vardır.

Düşman ocağını söndür Allah’ım

28 Mayıs 2008 Çarşamba Yorum yok »

Ya Rabbi gözlerden akan yas için
Yolunda verilen nice bas için
Zalime atılan her bir tas için
Artık gözyasını dindir Allah’ım

Kâinâta rahmet Habîb’in için
Gönüller derdine Tabîb’in için
İslam’ı anlatan Hatîb’in için
Zalimi tahtından indir Allah’ım

Semaya yönelen eller yüzünden
Kur’an’ı okuyan diller yüzünden
Sehitler kanından seller yüzünden
Zalimleri korkut, sindir Allah’ım

Arafat’ta duran kullar hatırı
Yalnız sana varan yollar hatırı
Boynu bükük yetim, dullar hatırı
Düsman ocağını söndür Allah’ım

Kırık gönüllere yaşlı gözlere
Huzuruna varan makbul sözlere
Uğrunda sararıp solan yüzlere
Bak da yüzlerimiz güldür Allah’ım

Çok uyuduk artık uyandır bizi
Tek senin rengine boyandır bizi
Dayanamıyoruz dayandır bizi
Yeniden izzete döndür Allah’ım

İzzetin hakkıyçün bizi aziz kıl
Değistik İlâhî! Bizleri biz kıl
Resûlün yolunu ümmete iz kıl
Yardımın beklenen gündür Allah’ım


TÜKENDİM BE CAN !…

28 Mayıs 2008 Çarşamba 1 Yorum »

TÜKENDİM BE CAN !…
Bir heves değildi ki,
Seni çok sevmiştim can ! ..
Yokluğunda her gece,sarılırken isyanlarıma..
Örterken yorgan misali,
Üzerime hasreti..
Yüreğim üşürken ayazda kalmış gibi..
Seslenememek, sana sarılamamak..
Gel diyememek tüketti be can ! ..
Kıskanıyorum artık tüm kavuşmaları..
Hele dalgalar vurunca sahile hırçın, coşkulu..
Çakıl taşlarının çığlık çığlığa sarılmaları yok mu ?
Ay ışığının denizin üzerine serilişini..
Nazlı kıpırtılarını yakamozların..
Gecenin güne kavuşmasını kıskansamda
Bekliyorum sabırsızca..
Aynada göremediğim cismimin,
Hiç olmazsa gölgesini göreyim diye.
Güneş tepemde arıyorum..
Gölgem bile sen…
Öyle dayanıksız, öyle çaresiz..
Ve öyle dayanılmazım ki yokluğunda..
Hıncımı almak, yakıp yıkmak ,
İstiyorum herşeyi delicesine..
Önüme gelene ağız dolusu sitem etmek,
Boşalttığım şişelere, sevgi doldurup,
Sana göndermek..
Ve sızmak sonsuza dek..
Kolay değil can, hiç kolay değil
Umarsızca beklemek..

Hele şu hastalık yok mu ?
Ağrılarım sanki daha acımasız sensiz..
Onlar yaksa da canımı,
Bir iğne ile nefes alırım iki günlüğüne..
Ya yokluğun ?
Söyle! ..
Seninle olmanın, bana gelmenin
Eder”i ne ?
Ya çaresi ?
Eğer bir ömürse seninle bir günlüğüne

veririm be can..

söyle..sensiz yaşamak niye?

DUYGULAR

28 Mayıs 2008 Çarşamba 1 Yorum »

Duygularım karmakarışık

Çözmeye çalıştıkça giriftleşiyor.

Ve ben bunalıyorum

Dua ediyorum,

Bir bakış bir mana anlatıyor

İyi mi kötü mü bilemiyorum

Konuşmalar normal seyrinde

Bana yoldan çıkmış gibi geliyor

Üzülüyorum

Sesler gerçek notalarında değil

Sanki başka bir şey anlatıyorlar bana

Çabalıyorum

Bir yokuştayım inişte miyim bilmiyorum

Bildiğim bir şey var ne süratim belli ne durmam

Duygulara tercüman , fikirlere yol ,

Bulabilsem.

Ümitlerin tıkandığı noktada ben

Gönüllerin yandığı noktada ben

Aşıkların sevgilisi sen

Senin aşığın ben

Anlatamam halimi

Kelimeler yetmiyor

Sana kavuşmadıkça ey yar

Dertlerim bitmiyor

Ata’ya Hitabe

28 Mayıs 2008 Çarşamba 3 Yorum »

Sevgili Atam;
 
Sana bu hitabeyi 33 yaşına girmiş, Gelecek güzel günlerden çoktan umut kesmiş,
 Temel eğitimini tamamlamış Ve ancak şimdilerde seni tanıyabilmeye başlayan,
 Türk istikbalinin evlatlarından biri olarak yazıyorum.
 
Seni ilk gördüğüm günü dün gibi hatırlarım.
 
İlkokul birdim. Miniciktim. Elimde beslenme çantam, önlüğümün cebinde annemin sevgisi, sınıfımda bilim öğrenecektim.
 Karatahtanın dört parmak üzerine ortalanmış çerçevenin içinden bana bakıyordun Bakışların keskindi.
 
ABC’den sonra ilk öğrendiğimdin; Mustafa Kemal’din. Çocuktum…
 
Bana, bize, tüm dünya çocuklarına bayram armağan etmiştin. Armağanını,
 uygun adım sol-sağ-sol Sol-sağ-sol Kutladık…
 
Kaçımızın ayağı su toplamıştı, kaçımız bayılmıştık… Biz bayramlarda ağlayan çocuklardık.
 
Ne zaman salıncakta sallanan fotoğrafını görsem, geçen 23 Nisan’lara yanarım.)
 
Ortaokul ve lisede hep seni anlattılar bana… Dünyaya ancak yüz yılda bir gelen dahiydin… Şahin bakışların vardı, hürriyete âşıktın…
 
En azılı düşmanlarına karşı bile merhametliydin
 
Ama savaş meydanlarında karşında kimse duramazdı. Aslandın, kaplandın, kartaldın, panterdin…
 
Özgür geleceklere açılan pencereydin.
 
Sözün özü benim sevgili atam; Kodumu oturtan milli eğiticiler böyle anlatmışlardı.
 Beni milli bir şekilde eğitenler, Failatün, failatün, failatün, failün ölçü sistemini,
 Niagara Şelalesi’nin yükseklik ve debisini, Yes, it is a pencil demesini, Deli İbrahim’in küpesini; Bir bir kafama yerleştirdiler de;
 
Bana senin insan yönünü anlatmadılar.
 Rakı içtiğini, Âşık olduğunu, Evlendiğini, Boşandığını,
 Kim bilir kaç geceler savaş meydanlarında cesetlere bakıp, için için ağladığını Özlemlerini, hasretlerini, Geleceği kazanmaya dair fikirlerini
 Anlatmadılar.
 
Bana, bize, tüm dünya gençlerine bayram armağan etmiştin.
 Armağanını, uygun adım
 sol-sağ-sol sol-sağ-sol Kutladık…
 Kaçımızın ayağı su toplamıştı.
 Kaçımız kıçına yediği sopa yüzünden altına işemiştik.
 Biz bayramlarda bunalan gençlerdik.
( Ne zaman baloda smokinli fotoğrafını görsem, 19Mayıs’lara yanarım.)
 
Bir yandan;
 
Heykellerini diktik
 Dağa-taşa siluetlerini çizdik,
 Her kitaba, her yazıya
 Mutlaka senden alıntılar yerleştirdik.
 
Bir yandan;
 Her işin kolayına kaçtık,
Ticarette kazık attık,
 Üretim yerine kopyaladık,
 Bilim adamlarını sindirdik,
 Aydınları yargıladık,
 Yoktan yere nice vatan hainleri ürettik,
 Çoktan yere nice amaçsız gençler yetiştirdik.
 
Zeki ve çevik miydik bilmem ama ahlaksızlaştık besbelli.
 
Eğitimi siyasete kurban verdik,
 Ekonomiyi siyasete kurban verdik,
 Aydınlık olması gereken gelecekleri siyasete kurban verdik.
 Varlığımız siyasi emellere armağan oldu…
 
Benim biricik Atam;
 Biz Demokles’in kılıcını sapından değil
 Keskin yanından tutmayı marifet bildik.
 
Senin hatıranı gıdım gıdım içtik,
 Tükettik…
 Tükettik…
 Tükettik…
 
Dedemden babama, babamdan bana
 Politikacı tabiriyle ‘enkaz devralmış’ bulunmaktayız.
 Bu gidişle biz, çocuklarımıza devredecek
 Enkaz bile bulamayacağız…
 
Türk’tük, doğruyduk, çalışkanlığımız şüpheli;
 Birinci vazifemiz; Türk istiklalini ve Türk
 Cumhuriyeti’ni İlelebet
 muhafaza ve müdafaa etmek,
 
Ülkümüz;
 Yükselmek, ileri gitmekti…
 Uzun bir yoldu…
 Yorucu ve yıpratıcıydı…
 Adidas’larımız eskidi,
 McDonalds’ta mola verdik.
 
Belki de ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’ deyişini
 Biz ‘Her Türk dünyaya bedeldir’ anladığımız için
 emanetini, 1 milyon beş yüz seksen bin kat küçültmeyi becerdik…
 
Verdiğin en önemli görev:
 Bu ahval ve şeriat içinde dahi vazifem
 Türk istiklalini ve cumhuriyetini
 İlelebet muhafaza ve müdafaa etmektir, bilirim.
 
Muhtaç olduğum kudretin,
 Sana güvenimde mevcut olduğunu belirtir, ellerinden
 hasretle öperim…
 
 
Baştan sonuna kadar okuyanlara teşekkürler sizler Atatürk’ü idrak 
edebilmişsiniz bence.

Son Saat

28 Mayıs 2008 Çarşamba 5 Yorum »

Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyorum.Her büyük hastanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında,çalışarak tecrübe kazanıyordum


     Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16–17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:

 —Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!

 Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu.Bu arada diğer hemşire arkadaşımda  hastaneye  yeni gelen hastaları karşılıyordu. Ben doktorun yanında bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:

 —Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.

 —Aldığı ilâçlar yanınızda mı?
Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.

 —Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.

 —Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?

 —İki saat kadar olmuş.

 Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:

—Hım! Yazık, çok yazık!

 Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:

 —Ne yapacağız doktor bey?

Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.

 —Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar… Üstelik de geç kalmışsınız.

Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı. Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı. Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki, her biri bir kenara çöktü. Baba ve anne, bir şeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:

 —Ne olacak doktor bey? Hiçbir şey yapamaz mısınız?

 —Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz. Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.

Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak, gerçekten zor bir durum olmalıydı. Hem, insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür, neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında, ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini, arkadaşlarını, ailesini düşünüyor olmalıydı. Ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını… Belki de arkasından neler düşünüleceğini, konuşulacağını… Hâlbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana, son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi.

 Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşire odasında ki küçük radyodan, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya! ‘Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu.’ diyorum kendi kendime.
Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:

—Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok?

 İçeri yeni giren doktor, kaş-göz işaretiyle ne olduğunu sordu. Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:

 —İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi. Yapılacak bir şey kalmamış. Sonra raporunu tanzim ederiz.

 Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora; ‘Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum!" dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm… Yaşamak ve ölmek… Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek… Hayatı ölüme bir girizgâh olarak değerlendirebilmek… Ölüme her an hazır olmak… Veya kendini hazır hissetmek… Kısacası ölümü kuşanmak… Hayata ve ölüme anlam kazandırmak… Bir sürü düşünce beynime doluşuyor.

 Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:

 —Doktor bey! Serumla bol mayi verip, bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?

 Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı:

 —Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah’ı hatırlasın; kul olmayı… Ölümü ve sonrasını da tabii ki…

 Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:

 —Yoksa sende mi inandın öleceğine?

 —Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?

 Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

 Yaşanmış bir hâdisedir

 

 

 

 

AŞKIN TARİFİ

27 Mayıs 2008 Salı 1 Yorum »

Ne okunur, ne yazılır…
Aşk öyle bir hitaptır ki!
Ne silinir, ne kazılır…
Aşk öyle bir kitaptır ki!

Ölüleri diriltir aşk!
Dirileri delirtir aşk!
Düşmesin bir taş yüreğe…
Yavaş yavaş eritir aşk!

Derttir, derman bildirmez aşk!
Çektirir de öldürmez aşk!
Hasret ile örülürse…
Ağlatır da güldürmez aşk!

Bâzen gözde bakıştır aşk!
Bâzen sözde yakıştır aşk!
Bâzen tebessüm, edâdır…
Bâzen gizli akıştır aşk!

Öyle bir kitaptır ki Aşk!
Çok yazılır…Çok okunur…
Sihirli hitaptır ki aşk!
Acemilere dokunur…

İÇİM KIPIR KIPIR

27 Mayıs 2008 Salı 1 Yorum »

İçimde bir kelebek var

Kanatları narin, gökkuşağı rengi

Kozasından yeni ayrıldı

Ruhumun derinliklerine daldı

Biraz ürkek ama meraklı

Neler neler görmek istiyor

Ruhumun derinliklerinden çıkmak,

Uçsuz bucaksız çiçek tarlasına dalmak

Ondan ona konmak belki

Ama kelebek olduğunu unutuyor

Ömrü kısa, bilse de umursamıyor

Doyasıya yaşamak gerek

Kısa olması mühim mi?

Bu mutluluğu, huzuru, heyecanı

Yaşa yaşayabildiğin kadar

Ömrün küçük olsa da

Mutluluğun büyük olsun diyor..

Nerden bilirdim ki…!

27 Mayıs 2008 Salı 1 Yorum »

Nerden bilirdim ki çok şey istemediğim hayattan herşeyimi alacağını,
nerden bilirdim ki gülmelere küstürüp göz pınarlarımı kurutacağını,
nerden bilirdim ki filizlenen yüreğimin kökünü kurutacağını,
ve nerden bilirdim ki mazi dediğim yalnızlığı bana yoldaş edeceğini.

müebbetten azat ettiğin hayallerimde yalnız bırakıp, ömürden önce bitmeye yüz tutmuş

 umutlarımın baharına

kar yağdıracağını..
benliğime,

filizlenen huzuruma

 ve prangalardan kurtulmuş yüreğime

tek kişilik hücre olupta

 beni atacağını..

Ne istedinki

sanki benim küçücük dünyamdanda

çıktın karşıma.

 O küçücük dünyayıda mı çok gördün bana..

Bu kadarınıda mı haketmiyordum bu yalan dünyada.

çok şeyim yokken

herşeyim olupta

hiçbiryersiz kalmayı mı layık gördün bana.

Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 ...


Mynet Blog WordpressMU alt yapısını kullanmaktadır.