Edebiyat Kategorisindeki bloglar

OKUYUPTA HAYRAN OLMAMAK ELDE DEĞİL

25 Ocak 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat 1 Yorum

 

Bildiğiniz gibi Atatürk, akşam yemeklerine ülkenin o günkü ünlü 
  bilginlerini, sanatçılarını, yazarlarını, komutanlarını ve devlet 
  adamlarını davet eder, geç vakitlere kadar ülke ve dünya sorunlarını
  tartışırdı.
  1931′in Ağustos gecelerinden birinde, Dolmabahçe Sarayı’ndaki 
  sofrasında bulunanlardan biri de milletvekili Dr. Reşit Galip’tir. 
 
  O gece Millî Eğitim Bakanı Esat Mehmet Bey, kız öğrencilerin kısa
  etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, 
  bu nedenle daha kapalı giyinmelerini bir genelge ile okullara
  duyuracağını söyler. Bunun üzerine Dr. Reşit Galip: 
  "-Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi! Bu bir gericiliktir. Kadınlar eski
  durumda yaşayamazlar. Devrimlerden en önemlisi, kadınlara verilen 
  haklardır. Başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz. Bu
  kokuşmuş kafayla devlet yürümez!" demesi üzerine, M. Kemal’in kaşları
  çatılır:
  "-Sözlerinizde hoşgörülü ve ölçülü olunuz." uyarısına karşın, 
 
  Dr. R. Galip: 
  "-Devrimci devrimcidir. Devrimci olmayan da devrimci değildir.
  İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te
  bunca genç,   idealist,  bakanlık yapacak yetenekte insan varken, 
  böyle yaşlı kimseleri Millî Eğitim Bakanı yapmak hatadır." diye devam 
  edince, Gazi’nin kaşları iyice  çatılır.
  Yaşlı ve deneyimli M. E. Bakanı Esat Mehmet, geçmişte M. Kemal’in
  öğretmenidir çünkü. Gazi’nin: 
  "-Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni 
  okutmuş olması, sence bir değer taşımıyor mu?" sorusuna Dr. R. Galip:
  "-Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttukları içinde sizin gibi bir 
  devrimci çıkmış ama, kim bilir nice tutucu da çıkmıştır." cevabını 
  verir.
  M. Kemal:
  "-Bu masada hocama ve bir Millî Eğitim Bakanı’na hakaret etmenize izin
  veremem." diye çıkışır.
  "Bunun  üzerine, herhalde Dr. R.Galip özür dileyerek susmuştur" diye
  düşünüyorsunuz, öyle mi? Ama yanıldınız! Aksine:
  "-Devrimleri korumak için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de
  olsanız, sizi de eleştiririm. Roz Nuvar’a verdiğiniz 15.000 liralık
  kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz!" diye devam 
  eder .
  Hayda!.. Paşa değil, Bakan değil, Meclis Başkanı değil… Sade bir
  milletvekili, herkesin içinde Cumhurbaşkanı’ nın yüzüne karşı söylüyor 
  bunları. Olacak şey mi?
  Gazi M. Kemal:
  "Yoruldunuz, biraz dinlenseniz iyi olacak. Buyurun, biraz istirahat 
  edin!.." diyerek, nazikçe sofrayı terk etmesini ister Dr. R. Galip’in.
  Herkes bu "saygısız milletvekilinin (!) hemen kalkıp gideceğini beklerken, O: 
  "-Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini 
  görüşüyoruz. Burada oturmak, sizin kadar benim de hakkımdır…" demesin
  mi?
  Böyle bir  durumda, siz M. Kemal’ in yerinde olsaydınız, ne 
  yapardınız, bilemeyeceğim, ama o büyük insan:
  "-Öyleyse, biz kalkalım!" diyerek gerçekten sofrayı arkadaşlarıyla 
  birlikte terk eder.
  Gerçek "büyük insan" odur ki, güçlüyken, güçsüzler karşısında 
  sinirlerine hâkim olmayı bilir.
  30′lu yılların ünlü liderlerinden ne Hitler yapabilmiştir bunu, ne
  Stalin, ne de Mussolini… 
  "-Boş ver onları sen muhterem de, bu öykünün sonu nasıl bitmiş, onu
  söyle sen bize." diyorsunuz, öyle mi? 
  "Doğal olarak, Atatürk gibi bir lider, Dr. R. Galip gibi bir
  milletvekilinin kendisini küçük düşürmesini kabul edemez. Kim bilir, 
  bunun acısını ondan nasıl çıkarmıştır?" diye düşünüyorsunuz, değil mi? 
 
  Bakalım…
  M. Kemal, sabah uyandığında, Genel Sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan Dr. R.
  Galip’i sorar. Bıyıkoğlu, Ankara’ya gidecek kadar borç para 
  istediğini, bunun üzerine
  25 lira verdiğini söyler. Gazi: 
  "-Bu durumda olan bir arkadaşa 25 lira mı verilir? Bari benim
  hesabımdan birkaç yüz lira verseydin… Adamın  parası yokmuş,
  baksana!.. Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz 
  vermiyor. Parası yok ama, cesareti var…" der. 
  Birkaç ay sonra, R. Galip’in Ankara Radyosu’ndan bir konferans
  vereceğini duyunca, o akşam hiç kimseyi çağırmaz ve sofra kurdurmaz.
  Radyoyu açarak konferansı bekler. Konu: "Halkevleri ve Devrimler" dir. 
  Der ki R. Galip:
  "Devrimlerimiz, Türk milleti’nin çektiği uzun çileler sonucu elde
  edilen denemelerimizin fikir haline gelmiş kesin inancıdır. Her yerde,
  herkese ve her şeye karşı onları savunacağız. Gerekirse babalarımıza, 
  çocuklarımıza karşı bile…" (*)
  Bu sözleri duyan M. Kemal, rahatlamış olarak kalkar radyonun başından.
  Birkaç gün sonraki sofrasında Dr. R. Galip’i sağına, M.E.B. Esat
  Mehmet’i de soluna oturtur. Bir ara Doktor’un kulağına eğilip: 
  "-Yarın, Millî Eğitim Bakanı’sın!" diye fısıldar.
 
  1933′teki "üniversite reformu"nu gerçekleştiren , Atatürk’ün yüzüne karşı:
  "-Devrimleri korumak için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz 
  olsanız, sizi de eleştiririm." diyebilen bu insandır işte!
  Bu olayın yaşandığı tarihten 75 yıl sonra,  değil Atatürk’ü, kendi
  partisinin liderini bile Dr. Reşit Galip’in çeyreği kadar eleştirebilecek kaç babayiğit tanıyorsunuz siz? 
 
  ASIL ÖNEMLİ OLAN VE MEMLEKETİ TEMELİNDEN YIKAN, HALKINI ESİR EDEN
  İÇERİDEKİ CEPHENİN SUSKUNLUĞUDUR.
  Mustafa Kemal ATATÜRK   

ATATÜRK ÜN BİR ANISI

25 Ocak 2008 Cuma | Kategori : Edebiyat 1 Yorum

 

ATATÜRK’ÜN BİR ANISI ! KEYİFLE VE DUYGULANARAK OKUYACAKSINIZ…

Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
-Merhaba nine.
Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
-Merhaba dedi.
-Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp,
-Neden sordun ki, dedi. Buraların saabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
-Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır.Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.
-Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
-Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
-Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da… Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey..
-Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti.
-Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki… O bizim Vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı.Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan?Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi.
Bana dönerek,
-Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyordu.İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı;
-Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik.
Oradakilere şu emri verdi;
‘Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.’

ORTADA DOLAŞAN SAÇMA SAPAN MAİLLERİ 10 KİŞİYE YOLLAMAK YERİNE,

BU TÜR YAZILARI HERKESE YOLLARSAK BELKİ ATAMIZIN DEĞERİ DAHA ÇOK ANLAŞILIR. BELKİ BAZILARI DA VATANDAŞLA NASIL KONUŞULACAĞINI DAHA İYİ ANLAR.