Mynet | Blog Anasayfa | Email
Favorilerime Ekle | Giriş

Eylül, 2007 Arşivi

25 Eylül 2007 , Salı
Kategori (Edebiyat)
 

 

 

Surete bakıp saçı Leylâ’yım sanma
Keremkârım mürüvvet unvanım vardır
Dilde aciz sevdada gedâyım sanma
Mülk_i dilde sultanım divanım vardır

Ne dün ne de bugünün davasındayım
Sıfatın değil zatın arkasındayım
Ömrü tende geçirmem can sevdasındayım
Düşe düş olmam diye fermanım vardır

Can lezzeti bilmeyen canan ne bilsin
Gönlüne taht kurmayan sultan ne bilsin
Sahraya düşen damla umman ne bilsin
Aşk bezminde şöhretim hem şanım vardır

Dostun kadrini elbet ben de bilirim
Cismime can canıma canan görürüm
Kötünün potasında sanma eririm
İmân gibi yüce bir kalkanım vardır

Arifsen sohbetinde dil dümdüz olsun
Cevahirsen madenin sâfi öz olsun
Sanma aşkta gerekli kaşla göz olsun
Kâr_ı aşkı bana sor kervanım vardır

Özümü Mecnun ettim buldum Mevlâ’yı
Aramadım el gibi çölde Leylâ’yı
Çeksem de gam değil derdi cefayı
Tabibim hem dermanım lokmanım vardır

Aşkı olmayan çekmez aşktan zahmeti
İkram etsen de bilmez aşkı lezzeti
Zatı Hak takdir eder âdem sureti
Rüsvây_i aşka düşmem peymânım vardır

Bilesin şevkle vurdum aşka nişanı
Çektirmedim bir kula ahü_figanı
Cevher gibi taşıdım bedende canı
Kibirden arınmış hem vicdanım vardır

Bunca sözün meali kendin bilmektir
Yeri gelince kişi haddin bilmektir
Sanma Özay’ın derdi kulu yermektir
Nefse saz olanlara isyanım vardır.
         

Gaybi

 


21 Eylül 2007 , Cuma
Kategori (Siyaset)

 

 

ataturk.jpg

İNGİLİZ KRALI’NA VERİLEN ZİYAFET

Atatürk her ortamda mensubu bulunduğu Türk Milletiyle gurur duyar ve milletin onurunu en iyi şekilde temsil etmeyi görev bilirdi. O asla bu milletin evlatlarının yeteneğinden şüphe etmemiş, olumsuz koşullarla karşılaştığında bile o Türk insanını hep yüceltmiştir. Aşağıdaki anekdot da O’nun yaklaşımının sayısız örneklerinden sadece birisidir.

                              
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:

- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!… dedi.

Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular… Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:

- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.

Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:

- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim,” dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
Ahmet Niyazi BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s186-189
——————————————————————————

ATATÜRK, KENDİSİNE SUİKAST YAPACAK ADAMLA KARŞI KARŞIYA

İnsanların başına gelen felaketlerin çoğunluğu akıllarıyla değil de duygularıyla hareket edip, duygularına esir olmalarındandır. Çünkü, duygularıyla hareket edenler, çoğu kez başkaları tarafından kullanılırlar. Kullanıldıklarını da başına felaket geldiği an anlarlar. Ancak, düşünen, soran, neden, niçin diye araştıran insanlar akıllarını kullanmış olduklarından felaketi önceden görürler ve ona göre hareket ederler. Aşağıdaki anekdot bu anlayışı yansıtan güzel örneklerden birisidir.

İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastten sonra, bir gün bize Atatürk şu olayı anlatmıştı:

- Ziya Hurşit’in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:

- Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?

- Evet! dedi.

Ben gene sordum:

- Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?

- Fena bir adammış da… Memlekete çok fenalık yapmış!… Sonra, bize onu öldürmek için para da vereceklerdi!…

- Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?

- Hayır!

- O halde, tanımadığın bir adamı, nasıl öldürecektin?…

- Geçerken işaret edecekler, “Mustafa Kemal, işte budur!” diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.

O zaman cebimden tabancamı çıkararak, kendisine uzattım:

- Mustafa Kemal benim!… Haydi, al eline tabancayı… Öldür!… dedim.

Adam, benden bu cevabı alınca, yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın yüzüme baktıktan sonra, dizüstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.

N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.114-115
———————————–

ATATÜRK’ÜN EŞİTLİK ANLAYIŞI

Çağdaş insan, görevlerini en verimli biçimde yürüten, mal ve hizmet üretmeyi insanlık onurunun gereği olarak gören, insanları mevkilerine göre değil hizmetlerine göre değerlendirebilen insandır. Atatürk yaşamı boyunca insanları bu esasa göre değerlendirmiş, görevini sorumluluk bilinciyle yürüten insanları hem takdir etmiş, hem de onlara saygı duymuştur.

Atatürk, devlet hizmetinde çalışanların görevleri süresince sevecen, adil olmalarını, keyfi ve zorbalık türü davranışlardan kaçınmalarını istemiştir. İstemekle kalmamış her türlü keyfi uygulamanın karşısında olmuş, özellikle de yöneticileri, hak ve adaletten ayrılmamaları, kendilerine özel muamele gösterilmesini beklememeleri yönünde uyarmıştır. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün ayrıcalıklı muameleye karşı oluşunu yansıtan örneklerden birisidir.

Atatürk, bir gün Dolmabahçe’den gizlice çıkar Topkapı Sarayı Müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi, Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin, der.

Hiç şüphe yok ki, kapıcı Atatürk’ü tanımamış ve bu sözlere birden fazla muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat bu anekdotta önemli olan nokta Atatürk’ün kapıcının sert cevabı karşısında ısrar etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.

S.A. TERZİOĞLU, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s.4
———————————————–

SEVGİSİNİ KAYBETMEKTE NE ANLAM VAR?

Türk insanı duygu insanıdır. Hep sevmek ve sevilmek ister, yeter ki birisine inansın, birisini sevsin o sevgi onda ölümsüzleşir. Türk, Atasını da böyle sevdi, O’nu duygularında canlandırdığı şekliyle gönlüne resmetti. Zihninde O’nu yüceltebildiği kadar yüceltti. Atatürk de yaşamı boyunca bu sevginin getirdiği sorumluluğun bilinciyle hareket etti. Türk insanının mutluğunu kendi mutluluğu olarak gördü.

Aşağıdaki anekdot Türk insanının kendisine hizmet edenlere bakışını ve Atatürk’ün bu bakış açısına yaklaşımını gösteren güzel bir örnektir.

Bir gün Çankaya yöresinde bir köylü evine gitmiştik. Evde ihtiyar bir köylü karısı ile oturuyordu. Bize ikram edilen kahveleri içerken Atatürk bana köylü ile konuşmamı söyledi. Köylüye ilk aklıma geleni sordum.

- Sen Gazi’yi tanır mısın?

İhtiyar beni saçma bir soru sormuşum gibi küçümseyerek süzdü:

- Gazi’yi tanımayan var mı ki, dedi ve ekledi:

- Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Camii şerifinde Cuma namazı kılarmış. Taa göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi, nur yüzlü, peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış…

Gülmemi zor tutarak Atatürk’ün genç ve tıraşlı yüzüne baktım. O, kaşlarını çatarak kendisini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve:

- Varsın, dedi, o öyle bilsin. Gerçeği öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp de sevgisini kaybetmenin ne anlamı var.

Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.87-88
—————————–

KÖY AĞASININ SİLAHLIĞI

Türk kültür değerlerine yabancılaşmış olan Osmanlı yönetici ve aydınları, Türkçe’nin yok olması pahasına ülkede Arapça’nın bilim, Farsça’nın edebiyat dili olarak kullanılmasına izin vermişlerdir. Bu durum bir taraftan eğitimin yaygınlaşmasını önleyip halkın cehaletine neden olmuş, diğer taraftan kendi halkından kopuk, onun değerlerini küçümseyen, Arap kültürünün ürünü olmayan her şeyi küfür kabul eden, Arab’ın kendisini de dilini de kutsal gören yobaz bir aydın tipinin doğmasına neden olmuştur.

Bu aydın tipinin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki temsilcileri; Türkçeyi zenginleştirerek bilim ve kültür dili yapmak, sadeleştirerek halkla aydın arasındaki kopukluğu gidermek amacıyla yapılan dil devrimine, Türkçe’nin yetersiz olduğu savıyla karşı çıkmışlardır. Oysa onlar, yapısı itibarıyla Türkçe’nin, dünyanın en zengin dillerinden birisi olduğunu bilmekteydiler. Ancak, Arap kültürüne tutsaklıkları ve Arapça’yı bilme imtiyazlarını kaybetmek istememeleri gerçekleri söylemelerini engelliyordu. Aşağıdaki anekdotta ikiyüzlülerin dil konusundaki ilkel yaklaşım anlayışlarını Atatürk oldukça ilginç bir şekilde dile getirmektedir.

“Arabınkini Arab’a, Aceminkini Acem’e geri verirsek, bize uzun kollu bir Buhara hırkasından başka bir şey kalmaz.”

Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı birkaç dilseverin, dilimizde denemek istedikleri tasfiye (arıtma) işini, Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür.

Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi.

Türk’ün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türk’ün her şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir inanç beslerdi. “Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi?” diye soruyor ve sözünü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu: "Araplarla tanışıncaya dek Türk’ün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara; şeref, namus, insaf, vicdan gibi yüksek duygulara birer ad vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki her ulusta görüldüğü üzere Türk’ün de tarihte gaflet anları olmuş, birçok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız.”

Atatürk bir ulusun dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:

“Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış… Kurulanmış… Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.

Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çarpılan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahlığını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: “Görenler Allah için söylesin, ben buraya bu kılıkta gelebilir miydim?”

Atatürk öyküsüne şunu da katardı:

- Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama, Türk’ün yurdundan dilsiz çıkmadığına hala akıl erdiremeyen gafiller vardır.

A.H. PAR, M.A. ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.119-120
————————————–

“KUVAYI MİLLİYE” NEYE YARAR?

I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti’nin yöneticileri kendi taç ve tahtlarının geleceği için Türk yurdunun istilasına göz yumunca Türk Milleti kendi namusunu, yurdunu ve geleceğini kurtarmak amacıyla “Kuvayı Milliye” adı verilen yerel direniş örgütlerini kurmuşlardır. Bu yerel örgütler Kurtuluş Savaşı destanını yazacak olan Türk Milletinin kahraman ordusunun çekirdeğini oluşturmuştur. Aşağıdaki anekdot da Atatürk’ün Kuvayı Milliye ile ilgili ilginç değerlendirmesi yer almaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra memleket işgal edilmiş, ordu dağılmış, elde bir şey kalmamış durumdaydı.

Yabancılar artık Türkiye’nin tarihe karıştığını iddia ediyor, memleket üzerinde pazarlıklar yapıyorlardı.

İşte bu sırada Atatürk Samsun’a çıkmış, Erzurum ve Sivas Kongresi’ni topluyor, “Kuvayı Milliye”nin oluşmasına çalışıyordu.

Bu durum karşısında etrafındakilerden umutsuzluk içinde olan birisi, bir gün Mustafa Kemal’e:

- Paşam, dedi, memleket işgal edilmiş, ordu tümüyle dağılmış, büyük devletler bizim sonumuzu görüşüyorlar. Galip devletlerin kuvvetli orduları ve donanmaları karşısında kurmak istediğiniz “Kuvayı Milliye” neye yarar?

Mustafa Kemal gayet sakin şu cevabı verdi:

- Kuvayı Milliye, namuslu bir insanın yastığının altındaki tabancaya benzer. Namusunu koruması için, herhangi bir ümidi kalmadığı zamanda hiç değilse intihara yarar.

Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.103-104

——————–

BULUNUR

Bir sorunu çözebilmenin, bir işi başarabilmenin ilk koşulu kişinin “başaracağım” inancını taşımasına bağlıdır. Bu inanca sahip olmayıp, ümitsizlik içerisinde olanların ise başarıya ulaşmaları mümkün değildir. Atatürk, düşman güçleri karşısında yılgınlığa düşen yakın çevresindeki arkadaşlarını ve Türk milletini sarsılmaz bir inançla motive etmiştir. “Başarı, başaracağım diyenlerindir” ilkesini hep canlı tutmuş ve Türk ulusuyla birlikte başarıya da ulaşmıştır.

Kurtuluş Savaşı henüz başlıyordu. Ordu yoktu ve her taraftan vatanın bağrına giren düşmanlara karşı ancak gönüllü çetelerle savaş yapılıyordu. Milletvekilleri arasında bile, dövüşü göze alan, fakat ümitsizlikten kurtulamayanlar vardı.

Bir gün Büyük Millet Meclisi’nde vatanın kurtulması için neler yapılması gerektiği hakkında heyecanlı konuşmalar yapılıyordu. Milletvekillerinden biri, sözlerini büyük vatan şairi Namık Kemal’in şu beyti ile bitirdi:

“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini

Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?…”

En büyük ve korkunç düşmanın, ümitsizlik olduğunu pek iyi bilen Atatürk bu beytin iki kelimesini değiştirerek, fakat veznini de bozmaksızın sert ve sarsılmayan bir sesle şu cevabı verdi:

“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,

Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!…”

Niyazi Ahmet BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.88-89

—————————-

VATAN ELDEN GİDERSE

Vatan, yani üzerinde yaşadığımız toprak parçası, toprak olmanın ötesinde anlamlar taşır. İnsanlar vatanlarıyla vardır. Acı, tatlı, bütün anılar onunla başlar onunla biter. Ona sahip olmayanın kimliği bile yoktur, tutsak köleden öte. İnsanlar varlıklarını vatana borçlu oldukları bilinciyle hep onun için ölmüşlerdir. Vatanı kaybetmek, atayı, kendini, evladını, suyunu, ekmeğini, aşını, nefesini hepsinden öte kimliğini kaybetmektir.

Vatanımızın varolmasına emeği, bilgisi ve düşüncesiyle en büyük katkıyı yapan şüphesiz Türk milletinin Atası Atatürk’tür. Aşağıdaki anekdot bu büyük insanda vatan sevgisinin nasıl bayraklaştığını, her şeyin nasıl vatanla anlam kazandığını yansıtması açısından önemlidir.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.

Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.

Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna:

- Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu.

Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:

- Sık sık sana gelen kimdir?

- Babam!…

- Ne istiyor?

Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:

- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki, vatan elden giderse evladın ne önemi kalır?
———————

MİLLETE GÜVENİ

Atatürk, “Özgürlüğün olmadığı yerde ölüm ve yokoluş vardır. Bütün gelişmelerin anası özgürlüktür.” sözünü söylerken bu duygu ve düşüncesinin kaynağını mensubu olmakla gurur duyduğu Türk milletinden aldığını çok iyi bilmekteydi. O, özgürlükleri için ölümü göze alabilen ulusların asla tutsak edilemeyeceğine inanmakta, Türk milletinin de bu özelliğinden dolayı sonsuza kadar özgür ve bağımsız kalacağını düşünmekteydi. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün Türk ulusundaki özgürlük tutkusuna olan güvenini yansıtması açısından güzel bir örnektir.

Bir gün müslüman memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine:

- Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz? diye sordu.

Olabilecek bir şey değildi, ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:

- Yarım milyonun bu uğurda ölür mü? diye sordu.

Adamcağız yüzüme baka kaldı:

- Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya… dedi.

- Benimle olmaz, beyefendi hazretleri yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız.

Falih Rıfkı ATAY, Çankaya
————————————

ATATÜRK’E HAKARET EDEN KÖYLÜ

Atatürk, olaylara duygusal yaklaşmazdı. Kendisini daima olaya neden olan kişilerin yerine koyarak onların hareketlerinin gerisinde yatan nedenleri araştırır ve kararını ondan sonra verirdi. Devlet yönetiminde görev alanların kendilerini mutlaka vatandaşın yerine koymalarını, kendilerine nasıl davranılmasını, nasıl hizmet verilmesini isterlerse kendilerinin de vatandaşa aynı anlayışla davranmalarını ve hizmet vermelerini isterdi. Kendine yabancı, halkına yabancı, gerçeklerden uzak anlayışlı insanların toplumlarına yararlı olmaları mümkün olmadığı gibi bir de halkta yöneticilerin şahsında devlete olan güvenin sarsılması gibi çok olumsuz bir anlayışın doğmasına da neden olabilirler. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün halka hizmet anlayışını yansıtması açısından önemlidir.

Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Durumu Ata’ya bildirdiler.

- Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş.

Atatürk sordu:

- Ben ne yapmışım ona?

Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar:

- Gazete kağıdı ile sardığı sigarayı yakarken kağıt tutuşmuş da ondan.

Bunu söyleyen o zamanın bakanlarından biridir. Bakana şu soruyu yöneltmiş:

- Siz hiç gazete kağıdı ile sigara içtiniz mi?

- Hayır…

- Ben Trablus’ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.
H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.95-96
——————————-

İŞTE TÜRK ASKERİ BUDUR

Yurdumuzu gezin görün, nerede bir yeşillik var, neresi nakış nakış işlenmiş biliniz ki ya orası Mehmetçiğin kışlasıdır, ya da oraya Mehmetçiğin eli değmiştir. Sanmayın ki o güzellikler önceden kalma; tamamı Mehmetçiğin emeğinin, zevkinin ve vatan sevgisinin ürünüdür. Mehmetçiğin ayak bastığı her toprak parçası onun gelişiyle vatanlaşmaktadır. Bütün bunlar Mehmetçiğin bir yönü; onun bir de itaatkarlığı, azmi ve dayanıklılığı yönü var ki, onu da aşağıdaki anekdotta büyük Mehmetçik Atatürk’ün kendi ağzından dinleyelim.

Bir gün Atatürk’e Türk askeri hakkında ne düşündüğünü sormuşlardı.

- Durun size bu konuda bir öykü anlatayım, diyen Atatürk, şu olayı anlatıyor:

- Yıldırım Orduları kumandanı idim. Liman von Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bir eri de nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlardı. Von Sanders:

- Canım böyle adamları da niye burayar gönderirler? diye söylenerek hasta ve cılız eri göğsünden itti. Mehmetçik hemen yere yıkıldı.

Alman generali davasını ispatlamış olmanın gururu ile:

- İşte gördünüz ya, dedi. Düşmek için bahane arıyormuş…

O sırada Von Sanders’e bir azizlik yapmak aklıma geldi. Erin yanına sokularak:

- Ne kof şeymişsin sen, dedim. Dikkat etsene, seni yere yuvarlayan adam bizden değildi. Ne diye karşı durmadın. Şimdi yeniden yanına gelirse sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.

Sonra da Von Sanders’e dönerek:

- Sizin güçsüz sandığınız er, boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısında dünyanın en uysal askeri olur. Kendisine söyledim: “Hele gelsin bak, bir daha beni yere yıkabilir mi?”, diyor.

Von Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz, o güçsüz askerden göğsüne öyle bir kakma yedi ki, hemen sırtüstü yuvarlandı. Von Sanders Mehmetçik’in bu karşı koymasına kızmamış, bilakis Türk erine karşı hayranlığı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi Türk erinin elini sıkmak oldu.

Atatürk:

- İşte Türk askeri budur, diyerek sözlerini bitirdi.

H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.89-90
—————————————–

ATATÜRK’E BİR KÖYLÜNÜN CEVABI

Türk milleti tarihi boyunca büyük savaşlar kazanmış, büyük ülkeler fethetmiş, sayısız devletler kurmuştur. Ancak, tarihte bunları başarıp da kendisini unutan, bütün başarılarında başka ulusları yararlandıran “nasıl olsa bu bende, bundan bana kötülük gelmez” mantığıyla kendisini ihmal eden, yoksul ve cehalete mahkum eden, kendisine itaat etmeyeceğini veya kendisinden ayrılacağını düşündüğü azınlıklara varını yoğunu yediren başka bir millet de yoktur. Ne yazıktır ki bu hatamızı Osmanlı Devleti’nin son döneminde azınlıkların içlerinde sopayla kovulup Anadolu’ya döndüğümüzde anladık. Ama o Anadolu ki bütün bunlara rağmen kucak açmasını bildi. Atatürk “Onun içindir ki Türkiye’ye ve Türklüğe karşı olan görevlerimiz bitmemiştir” diyor. Aşağıdaki anekdot Türklüğün ihmalini yansıtan güzel bir örnektir:

Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:

- Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler…

Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.

Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.

Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.

Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret derek sormuş:

- Bu köşk kimin?

- Kirkor’un…

- Ya şu koca bina?

- Yargo’nun…

- Ya şu?

- Salomon’un…

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:

- Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:

- Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…

Atatürk bu anısını naklederken:

- Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.

Niyazi Ahmet BANOĞLU, Atatürk’ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, s.18
————————

BABASININ TARLASI

Atatürk, Türk insanının zekasını ve çalışkanlığını takdir eder, hangi ortamda olursa olsun zeki insanlara ve onların zekice cevaplarına hoşgörüyle yaklaşırdı. O, düşünce ve yaklaşımlarıyla Türk insanının zekasının gelişimine engel olmamış aksine engel olmak isteyenlere ve onların düşüncelerine karşı mücadele etmiştir. Aşağıdaki anı Türk insanının zekice davranışı karşısında O’nun tavrını göstermesi açısından güzel bir örnektir.

Bir gün bir köylü Atatürk’ün Orman Çiftliği sınırları içindeki bir tarlayı, kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. Uyardılar, dinletemediler. Bunun üzerine Atatürk’e söylediler.

Atatürk denetlemeye çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte olan köylüyü göstererek:

- İşte budur, dediler.

Atatürk yavaş yavaş ona doğru yürüdü; yaklaşınca sordu:

- Burada ne yapıyorsun?

Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydığımız, fakat asla korkmadığımız bir insan karşısında nasıl durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:

- Tarlayı sürüyorum.

- İyi ama, bu tarla senin midir?

- Değildir.

- Kimindir?

- Atatürk’ündür!..

Köylü bu cevapları vermekle suçu kabul etmiş oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmuş demekti. Atatürk, kendi toprağına tecavüz edildiği için değil, haksızlık yapıldığı için sertlendi ve sordu:

- İyi ama, sen başkasına ait bir toprağın ona sorulmadan ve izin alınmadan sürülüp ekilemeyeceğini bilmiyor musun?

Köylü hiç telaş etmiyordu. Aynı sükunetle dedi ki:

- Biliyorum, fakat benim bu tarlayı sürüp ekmeye hakkım vardır!

Atatürk’ün kaşları çatıldı, büyük bir merak ve hayretle ona sordu:

- Bu hakkı nereden alıyorsun?

- Çok basit… Atatürk bizim babamız değil midir? İnsan babasının tarlasını sürüp ekerse kabahat mi işlemiş olur?

Atatürk’ün yüzünde takdir ve sevgi duygularının en coşkununu anlatan engin bir gülümseme oldu; köylünün sırtını okşadı ve:

- Haklısın!.. diyerek uzaklaştı.

N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.99-100
————————————

REŞİD GALİP’İN KAFA TUTMASI


Atatürk, her zaman doğru sözlü insanları takdir etmiş, kişisel duygularını devlet işlerine karıştırmamış, devlet işlerinde yalnız akıl ve mantık çerçevesinde hareket etmiştir. O, ülkenin ve ulusun çıkarları söz konusu olduğunda tavır ve davranışlarını beğenmediği yetenekli insanlardan bile yararlanmasını bilmiştir. Başkalarına yaranmak için kendi kimliğini ve kişiliğini gizleyen insanları çevresinde tutmamaya daima özen göstermiştir. Aşağıdaki anekdot O’nun devlet işlerinde duygularına yer vermediğini göstermesi açısından önemlidir.

Dolmabahçe Sarayı’nda bir akşam Dr. Reşit Galip eğitim sorunlarını eleştirirken sert bir dil kullanıyor. Atatürk:

- Reşit Galip, Esat Bey benim hocamdır. Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem.

Deyince Reşit Galip tereddütsüz:

- Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Biz saraydayız ama, hocanız sultan hocası değildir. Cumhuriyette eleştiri serbesttir, diye başlayınca Atatürk:

- Sofradan kalk! emrini veriyor, Reşit Galip hiç aldırmayınca, Ata:

- O halde ben kalkarım, diye sofrayı terk ediyor. Sofradakiler de dağılmaya hazırlanırken, yaver şu emri getiriyor:

- Cumhurbaşkanı hazretleri kendileri varmış gibi sofranın devamını rica ediyorlar.

Ertesi sabah Reşit Galip, Ankara’ya hareket ediyor. Fakat aradan çok geçmeden Milli Eğitim Bakanı oluyor.

N. A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.235
—————————————————–

MUSTAFA KEMAL PAŞA
VE YUNAN KUVVETLERİ KOMUTANI TRİKOPİS


Atatürk, askerlik yaşamının her anını cephenin sıcak ateşiyle iç içe geçirmiştir. En ön siperlerde kimi zaman Mehmetçiklerin yanında kimi zaman önünde olmuş, cephenin acılarını, sevinçlerini, zorluklarını, ateşini onlarla paylaşmıştır. O, kararlığıyla, cesaretiyle, sevgisiyle, bilgisiyle, öngörüsüyle Mehmetçiklerin efsanelerine konu olmuştur. Mehmetçik O’na inanmış, O’nunla zaferi mutlak görmüştür. Atatürk’ün, cephede komutanlar ve Mehmetçiklerle iç içe oluşunu, Yunan Başkomutanı Trikopis kendi yenilgilerinin gerçek nedeni olarak görmüştür. Aşağıdaki anekdot bu anlayışa güzel bir örnektir.

Büyük Taarruz esnasında Gazi’nin yanında bulunan arkadaşlar, Yunan Kuvvetleri Komutanı General Trikopis’in Başkomutan Çadırı’na nasıl getirildiğini şöyle anlattılar:

Trikopis, diğer esir kolordu ve tümen komutanları ile birlikte Gazi’nin huzuruna çıkarıldıkları zaman, hepsi çok heyecanlı ve bitkin halde imişler. Gazi, bunları oturtmuş, kendilerini teselli için bu gibi yenilgilerin tarihte örnekleri olduğunu, sevk ve idareyi eksiksiz yapmış iseler vicdanen rahat olabileceklerini söylediği zaman, Trikopis:

- Askeri görevimi tamamen yaptığıma eminim. Fakat asıl görevimi maalesef yapamadım” diye intihar edemediğini anlatmak isterken, Gazi:

- O size ait bir düşüncedir” diye sözünü kesmiş ve harita üzerinde:

- Şurada bir tümeniniz vardı. Niçin onu şuraya almadınız. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere sürseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Gibi bazı eleştiriler yapmış, Trikopis:

- Ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanındaki Kolordu Komutanı’nı göstererek) bu yapamadı” demiş.

Bu görüşmeler olurken esir komutan yavaşça yanında bulunan subaylarımızdan birine:

- Bizim ile konuşan bu general kimdir? diye sormuş, subay:

- Başkomutan Mustafa Kemal, deyince adam hayrete düşmüş:

- Şimdi anladım biz niçin mağlup olduk! Bizim Başkomutan İzmir’de vapurda oturuyordu, diyerek derdini dökmüş.

Em.Tümg. Muzaffer ERENDİL, İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, s.43
————————–
GERİ GÖNDERİNİZ!…

Padişah Vahdettin, kendi taht ve tacını kurtarmak uğruna, Anadolu’da başlayan Bağımsızlık Savaşı’nın yok edilmesi dahil, düşmanların her isteğini yerine getirerek kendi ulusuna ihanetten çekinmemiştir. Ne ilginçtir ki, Bağımsızlık Savaşı’nın başarıyla sonuçlanacağı kesinleşince aynı Vahdettin, ihanetlerini unutturmak ve tahtını kurtarmak hesabıyla hanedan ailesinden bir şehzadeyi Bağımsızlık Savaşı’nı destekliyor izlenimi yaratmak düşüncesiyle Anadolu’ya gönderme girişiminde bulunma kurnazlığını da göstermiştir.

Bağımsızlık Savaşı’nı isyan olarak gören, Atatürk ve arkadaşlarının idamını onaylayan, halkın dini duygularını Halife sıfatıyla sömürerek kardeşi kardeşe düşüren, Sevr Antlaşması’nı kabul ederek Türk yurdunun parçalanması projesine evet diyen Vahdettin’in bütün oyunları Atatürk’ün zeka duvarından geri dönmüştür. Aşağıdaki anekdot bu bakımdan oldukça ilginç bir örnektir.

1921 Haziran’ında Ankara’daki Milli Devlet, Birinci ve İkinci İnönü Zaferlerini kazanmış, İngiltere ve Fransa ile görüşmeler yapılmış; varlığını bütün dünyaya tanıtmış bulunuyordu.

O zamana kadar saltanatı kurtarmak için düşmana yaranmak ve bu amaçla Türk milletinin zincire vurulmasına bile razı olmaktan başka çare görmeyen padişah şüpheye düştü:

- Ya milli hükümet bu davayı kazanırsa? O zaman Osmanlı sülalesi suçlu görülmeyecek mi? Her ihtimale karşı bir şehzadeyi Anadolu’ya yollamalı, Milli Mücadelede Osmanlı sülalesinin de payı olduğunu iddiaya hak kazanmalı!…

Veliaht Mecit Efendinin oğlu Şehzade Faruk, bir vapura bindirildi; İstanbul’la Ankara arasında en kısa yolun başlangıcı olan İnebolu’ya gönderildi.

İleriyi göremeyenler için bir şehzadenin Ankara’ya gelmesi, Türk milletinin hiç olmazsa manevi kuvvetini artırırdı; halbuki saltanat en büyük bela idi.

Şehzadenin geldiği Ankara’ya bildirildi; ne yapılacağı soruldu. İçişleri Bakanı şu emri verdi:

- Şehzadeyi, layık olduğu tören ve saygıyla İnebolu’ya çıkarınız!

Şehzade Faruk, Anadolu toprağına ayak bastı; onun şerefine İnebolu kasabası bayraklarla donatıldı; her tarafta şenlik havası vardı.

Atatürk bunları öğrenince tehlikeyi sezdi; hükümet adına verilmiş ve uygulanmış olan emre rağmen kendi imzasıyla İnebolu’ya şu telgrafı çektirdi:

“Şehzadenin hemen vapura bindirilerek İstanbul’a geri gönderilmesi”

Bu telgraf, mevcut tehlikeyi göremeyen ile ufkun ötesini görenin farkıydı.

A.N. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.90-91
—————————–
GERİCİLİĞE YAĞMA YOK

Dinsel eğitimin verildiği medreselerde dini kural adı altında yığınla hurafe buradaki öğrencilere ezberletilmiş ve yüzyıllar boyunca genç beyinler uyuşturulmuştur. Bu eğitimin etkisiyle de her türlü gelişmeye karşı çıkan bağnaz kuşaklar yetiştirilmiştir. Oysa eğitimin amacı toplumu ileriye götürecek, akılcı ve sorgulayıcı mantığa sahip aydın bireyler yetiştirmektir. Medreselerin, toplumun ayak bağı durumuna geldiğini gören Atatürk de bundan dolayı bu köhnemiş kurumlara son vermiş ve tekrar açılması yönündeki istekleri de sert bir şekilde reddetmiştir.

Atatürk’ün bir Karadeniz gezisinde söyledikleri bu konudaki tavrını açıkça yansıtmaktadır:

Kız ve erkek çocukların bir arada okumaya başladıkları sırada, Karadeniz kıyılarında bir inceleme gezisine çıkan Atatürk, 19 Eylül 1924 Cuma günü Rize’de bulunurken Rize ve Pazar müftüleri kendisine bir dilekçe verirler. Atatürk, sunulan dilekçeye göz gezdirdikten sonra biraz sinirli müftülere döner:

- Yaaa?… Demek medreselerin tekrar açılmasını istiyorsunuz? Bu millet, çocuklarını istediği gibi okutmayacak mı? Şimdiye kadar geri kalmamızda, en büyük etkinin ne olduğunu hala bilmiyor musunuz? Hayır, medreseler açılmayacak!.. der ve birdenbire kopan alkış sağanağı içinde sözlerine devam eder.

- Geçiminizi mi düşünüyorsunuz? Rahat olun, ibadetinizle meşgul olun bırakın bu milleti!.. Bu kararı veren Meclis’te, sizden büyük alimler yok mu sanıyorsunuz? Millet, bildiği gibi yapacak… anladınız mı?

Bu sözleri de sürekli alkışlarla karşılanırken yanıbaşındaki valiye dönerek:

- Bu adamlar, burasını ahundlar (İranlı Din Adam&#305 İran’ı gibi mi yapmak istiyorlar?…

Falih Rıfkı ATAY, Çankaya
———————————

KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU

Hastalığının iyice ağırlaştığı, 1938 yılında doktorlarının istirahat dışında hiçbir şeye izin vermedikleri durumda bile Atatürk, yurt sorunlarından kopamamıştır. O, Hatay’ın Anavatana katılmasını gerçekleştirmek için ölümü pahasına askeri manevralara katılmış ve vatan sevgisinin yaşama arzusundan önce geldiğini göstermiştir. Bu gösteri O’nun çılgınlığından değil, vatanına ilişkin görevlerini henüz tamamlamadığı yönündeki düşüncelerinden kaynaklanmaktaydı. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün vatan sevgisini yansıtan güzel bir örnektir.

1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, “Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu.

Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya’nın Türk olan bütün halkı: “Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu.

Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.

Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:

- Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi.

On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik.

İsmail Habib, bu konuyu şöyle bitirir:

“Hatay, Hatay! Seni kurtaran, aynı zamanda senin şehidin oldu!”

A.H.PAR / M.A.ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.83-84
————–

VATAN İÇİN

Atatürk, Türk milletine karşı görevlerinin hiçbir zaman bitmeyeceğini, onun için ne yapsa az olduğunu düşünürdü. Bu nedenle hayatının son anlarında bile bu millet için bir şeyler yapmak çabasında olmuş, doktorların sağlığıyla ilgili uyarılarına rağmen yurt sorunlarıyla ilgilenmekten kendisini alıkoymamıştır. Ondaki vatan ve millet sevgisinin en iyi göstergesi yaptıkları ve yapmak istedikleridir. Aşağıdaki anekdot bu sevgiyi yansıtan sayısız örneklerden sadece birisidir.

Atatürk’ün rahatsızlığının son günlerinde doktorları Atatürk’ün devlet işleriyle uğraşmasını yasaklamıştı. Ancak, ölümünden otuz altı gün önce Başbakan Celal Bayar hazırlığı tamamlanmış “Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı” dosyası ile birlikte Atatürk’ü ziyarete geldi. Celal Bayar planla ilgili olarak bir iki temel konuda Atatürk’ün düşüncelerini öğrenmek istiyordu. Doktorları en çok beş dakika izin verdiler.

Bundan sonrasını Celal Bayar şöyle anlatır:

“Sanki hasta değil, rahat bir uykudan yeni kalkmış gibiydi.

Elimdeki dosyanın ne olduğunu sordu:

- Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın son şekli, efendim, dedim.

Eliyle işaret etti.

- Şöyle, yanıma otur, anlat.

Şezlongunu yükseltmelerini ve arkasına bir yastık konulmasını istedi. Göreceği yakınlıkta oturdum. Dinledikçe alakası artıyordu. Verilen beş dakika geçmişti. Genel Sekreteri Hasan Rıza’nın bana bunu hatırlatmak için içeri girdiğini hissetti:

- Gel Soyak, sen de dinle, başbakan çok güzel şeyler anlatıyor, dedi.

Sadece başlıkları okuyor, birkaç cümle ile o bahsi tamamlıyordum. Öğrenmek istediklerimi de öğrenmiştim. Yakın gelecekleri okurcasına:

- Ufukta, yeni bir dünya savaşının bulutları var. Acele edin. Bunların çoğu ordu ve halk ihtiyaçları için şart olan tesisler, Allah muvaffak etsin, acele edin, dedi.

Bunları söyleyen insan birkaç gün önce komadan çıkmıştı.

Sağlığı ile ilgili tek kelime etmedi.

Cemal KUTAY, Atatürk Olmasaydı
—————-

SORAMAZDIN

Atatürk’e ve O’nun düşüncesine karşı olanlar, tarihsel gerçekleri çarpıtarak Atatürk’ü, kendi uluslarının ve insanlığın felaketini hazırlayan Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerle kıyaslamaktalar. Bu diktatörler, kendi ülkelerinde demokrasilere son vererek baskı yönetimlerini kurmuşlardır. Oysa Atatürk, kişi egemenliğine dayalı keyfi monarşi yönetiminden Türk ulusunu kurtararak ulus egemenliğine dayalı bir yönetim getirmiştir. O, Türk halkını kulluktan kurtararak hak ve özgürlüklerinin bilincine sahip yurttaş yapmak için hayatını adamıştır. O’nu diktatörlükle suçlayanlar ya gaflet içerisinde olan kıymet bilmezlerdir ya da O’nun getirdiği çağdaş değerlerden rahatsızlık duyan geçmiş yönetimin kalıntıları olan tutucu ve yobazlardır. Bu tür düşünenlere, bir gençle Atatürk arasında geçen aşağıdaki diyalog bir cevaptır.

Bir halk toplantısında, bir genç O’na şu soruyu sordu:

- Paşam, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?

- Ben, diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın?

Hadi BESLEYİCİ, Atatürk’ü Anlamak, s.129
————————-
ÖLMEZ BU VATAN



16 Eylül 2007 , Pazar
Kategori (Mizah)

 

   

         Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş…

Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.


             Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş. Simurg Anka‘yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan
sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.


                …….Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



12 Eylül 2007 , Çarşamba
Kategori (Din)

 

ramazan11.jpg

 

"Ramazan ayi ki onda Kur’an, insanlara yol gösterici ve dogruyu yanlistan ayirici belgeler olarak indirildi. " (7)

"Kim Allah’in kitabi Kur’an’dan bir harf okursa onun için bir sevap vardir. Her sevabin karsiligi da on kat verilecektir" (8)



8 Eylül 2007 , Cumartesi
Kategori (Mizah)

Yargısız İnfaz’a dair…

 

Sosyal çevremizde sevdiğimiz insanların bir takım davranışlarından incindiğimiz,hatta onlara kırılıp küstüğümüz durumlar çok olmuştur.

Bilindiği gibi her birey bir başka karakter ve kişiliği taşımakta ancak bizler iyice tanımadığımız insanlar hakkında bazen kesin hükümler verebiliriz yada tanıdığımız kişilerin bir takım hareketleri sonucunda ‘niye böyle yaptı?’ vs.. şeklinde kuruntularla ilişkilerimizi yıpratabilir,hem kendimizi hemde karşımızdaki kişiyi üzeriz.

 

Sizlere insanlar yada olaylar hakkında kesin hükümler vermeden önce okumanızı istediğim bir öyküyü paylaşacağım.

  

      Bir Dağ köyünde yeni doğmuş bebeğiyle,delme çakma bir Klübede yaşayan bir Kadın varmış.Kasaba hayli uzakmış bu Köy’e.Kadın 2-3 ayda bir Kasabaya erzak almaya gider,yalnız ve yoksun hayatını idame ettirirmiş.

 

    Çok soğuk ve Yağışlı bir kış gecesi,Bebeğiyle birlikte ateşin başında ısınırlarken,kapının önünde bir inleme,uğuldama sesi duymuş Kadın…

Kapısının arkasından eksik etmediği baltasına güvenerek korkarakda olsa açmış kapıyı.

Kapının önünde soğuktan buz kesmiş,aç ve çelimsiz bir Sansar yavrusu duruyormuş.Kadın küçük bir Bebeği olduğu için tereddüt etsede kıyamamış ve almış yavrucağızı içeriye.Yedirmiş,içirmiş,ısıtmış,ateşin başında onlarla birlikte uyumuş kalmış karnı doyan sansar.

Birkaç hafta  geçmiş,büyümüş palazlanmış Sansar,kuvvet sıhatine kavuşmuş ama aklında gezsede kıyamıyormuş kadın Sansarı tekrar açlık ve sefalete o kış mevsimi terk etmeye…

    Derken birkaç ay geçmiş,kış bitip yaz gelmiş…

Kadının bebeğide sansarda büyümüşler,birbirlerine öyle alışmışlarki üstelik…

Lakin Kadının  Kasabaya inip erzak alma vaktide gelmiş,fakir klubelerinde kalmamış yiyecek bir şeyleri.

Kadın,bebeğini yanında götürmeyi aklına getirdiysede hem erzakları hemde bebeği taşıyamayamam diye düşünmüş.

Sonra Bebeği evde sansarla tek başına  bırakmak da gelmiyormuş içinden,bir yandan böyle düşünürken aylar geçti,artık birbirlerine alıştılar diyede düşünüyor,daha önce ikisi hiç tek kalmadıkları için tekrar tedirgin oluyormuş.Kadın,bir yandan Sansarın Bebeğe alıştığını düşünsede tek kaldıklarında ona zarar verebileceğinden de korkuyormuş.

 

 Bir mecbur Sansarla bırakmış Bebeğini ve inmiş o sabah kasabaya…

Yükünü yükleyen kadın,varmış klubesine akşam üzeri…

Kapıyı açar açmaz bir bakmış yerlerde kan izleri,attığı gibi yükünü yere kapmış kapı arkasındaki baltasını sevinçle koşa koşa ona doğru gelen sansara vurdukça vurmuş baltayı.

Atınca leşini sansarın bir kenara koşmuş çocuğun yattığı odaya,beşiğinde mışıl mışıl uyuyor çocuk,ayak ucundaki kopmuş yılan kafasıyla!

 

Evet,arkadaşlar…

Oysa sansar çocuğa zarar vermesin diye yılanın başını kopartmış,gövdesini yerlerde sürümüştür.

Umarım bu öyküden sonra çevrenizdeki her canlıya daha töleranslı olur,hiç bir şeyin aslını öğrenmeden hükmünü vermeye kalkmazsınız…



8 Eylül 2007 , Cumartesi
Kategori (Mizah)

 

 

Ev’in en büyük çocuğu olmak…

 

        Anne Babanın ilk göz ağrısı…

 

 Kız yada erkek hiç fark etmez,eğer ilk çocuksanız diğer kardeşlerinize yada kardeşinize nazaran mutlak farklı bir bebekliğiniz,çocukluğunuz,gençliğiniz ve yetişkinlik dönemleriniz olacaktır.

   İlk doğan bebeklerine Anne ve Baba  özenle seçilmiş kıyafetler,en ince ayrıntısına kadar mükemmel hazırlanmış bir oda ve yatak,kaliteli bezler,mamalar,bebe yağları vs…’lerle büyütmeye hazırlanmışlarken,

Dedelerden,Halalar,Amcalardan,Teyzeler,Dayılardan bilezikler hazır edilmiş olucaktır.

   İlk Bebek, karı-kocaya Anne-Baba,Akraba ve sülaleye hala,amca,teyze,dayı ünvanı getirmesiyle öpülüp sevilmekten aşınacak kadar el üstünde tutulacak,Annesine altın bilezikler kazandıracak,hayli şımartılacaktır.

  İlerleyen zamanla gelecek kardeş,daha özensiz seçilmiş bir yataga,elbiselerle(bazen ikinci bebek,ablasının yada abisinin beşiğinde yatar hatta onun kıyafetlerinide giyer)bilezik yerine küçük altınlarla artık heyecandan çok tecrübeli Anne Babayla karşılaşacaktır.

Kardeşin geldiği an!

İşte ilk çocuk olmak!

Anne Babanın gözünde ilk çocukları artık çoktan büyümüştür.İlk çocuklara görevlerin verileceği dönem başlayacaktır…

Kardeşiyle yapacağı küçük bir kavgada ‘sen büyüksün’ diyeceklerdir,

Bakkala yollarken ‘sen büyüksün’diyeceklerdir,

Buna benzer herkonuda ‘sen büyüksün,yaparsın,o küçük’diyeceklerdir…

  Kız yada Erkek olsun hiç fark etmez ilk çocuk ne olduğunu anlar böylece;o,büyüktür ve yapılmazı o,yapar!

Bu ‘Heman yada Shela’ rolünü bir ömürlük kapar…

   İlk çocuğun,her şeyi bir ilktir Anne Baba için,onu Üniversiteye göndermek…

Evlendirmek…

Ve ilk Torun…

O,ilk doğduğumuz gün Tecrübeli bir Anne Baba bulamadıysakda,Ömrümüzün her döneminde bizimle hep heyecanlılardı,halen de öyle…

 

Eğer sizde benim gibi ilk çocuksanız,size bir sır vermek istiyorum;

 

‘Anne ve Babamız bizlere çok güvenirler.

İşimizde ve hayatımızda daha bir iktidar  ve mevkii sahibi,olgun,bilgili,herkesce saygı duyulan karakterler olmamızı ve onlara karşı daha hassas ve şevkatli olmamızı beklerler’ unutmayın.

 

 

       Yazar:RoyalRojana

                     __M__



2 Eylül 2007 , Pazar
Kategori (Siyaset)

 nazliilicak.jpg

Televizyon kanallarında  ve gazetelerin köşe yazılarında rastlamaktan artık kurdeşen olduğum bu Ana-oğul gerek yorumları,gerekse ona buna yaptıkları eleştirileriyle Türkiye’nin gündeminin etek ucundan hiç düşmüyorlar.itici ses tonu’nun yanında yıllardır bir düzleme oturtamadığı görüş ve fikirlerine oğlunun tin’li ses tonuda eklenince tam bir işkence sunuyorlar izleyicilere…

 

      yazan : RoyalRojana

               __M__



2 Eylül 2007 , Pazar
Kategori (Mizah)

   Çocuklar ve hala Çocuk kalabilenler için…