Evde tembel tembel uyurken, telefon çaldı… Beşinci, belki altıncı çalışından sonra, yalpalaya yalpalaya ahizeye ulaşabildim. - Efendim?, dedim… Karşı tarafta, şair ve yayıncı arkadaşım Seyyit Nezir, - Ne o, hâlâ uyuyor musun? diye sordu. - Hâlâ uyuyorum dedim… - O zaman, hemen uyan da buralara doğru bi uzan, dedi. - Bi şey mi vardı?, diye sordum… - Bi şey var ki seni uyandırdım… - Nedir? - Yahu çok sıkıştım, bildiğin gibi değil… Acilen baskıya girmesi gereken bi kaç kitap var… Düzeltmelerine yetişemiyorum… Gel de biraz yardım et. Kalktım, yıkandım, tıraş oldum, bir iki lokma bi şeyler atıştırdım, velhasıl iki saat sonra, saat on bir olmuşken vardım Beyoğlu’ndaki yayınevine… Seyyit Nezir, önüme bi dosya koydu, - Şunu bi gözden geçir n’olur, son düzeltmelerini yap… Bu dosya akşam matbaada olmak zorunda… Elde kırmızı kalem, bir köşeye çekildim, oturdum bir koltuğa… İyi, benden önce düzeltenler, bayaa özenli çalışmışlar, bana fazla bir iş çıkmadı, üç-dört saatte bitirdim yapmam rica edilen düzeltmeyi… Şimdi sıra, kendimi düzeltmekte… Haydi Hüseyin, şimdi düş İstanbul’un sokaklarına, kendini düzelt… Öğleden sonra saat beşte de, Bakırköy’de bir arkadaşla buluşmam vardı zaten. Saat dörtte, Taksim’den kalkan Yeşilköy belediye otobüslerinden birine bindim… Ben içeri girinceye kadar, oturulacak yer bulup oturmak şurda dursun, ön ve orta taraflarda ayakta dikilecek yer kalmamıştı… Bir iki başarısız hamleden sonra orta kapının önünde dikilecek bir yer kapabildim… Otobüs kalktı, her durakta üç kişi indiyse, altı kişi bindi… Öyle bir an geldi ki, ben ve bana benzer, mabadına duyarlı vatandaşlar, tıkış tıkışlıktan, orta kapı önünde dikilemez olduk… Geçen sürtünüyor, duran dürtüyor… Yüce Allah ve cümle peygamberleri, kadınlara sabır (ve, geçici de olsa bolca mutluluk) versin dua ve küfürlerini okuya okuya, daha rahattır diye, kalabalığı yara yara en arkaya yürüdüm… Direklerden birine tutunarak dışarıya bakmaya başladım… Başladım ama, başlayamadım… Aman Allah’ım, tam baktığım yerin hizasında, ikili koltuğun cam kenarında, ara sıra önüne, otobüsün içine, daha çok da dışarılara bakan bir kadın… Lafın gelişi bir kadın… Görünüşüyle yüreğimi hoplatabilen çok ender kadınlardan biri… Tam bir dünya güzeli… 40-45 yaşlarında olabilir… Bir yanıyla öyle gösteriyor… Fakat bir yanıyla da, taş çatlasa 30-35 yaşlarında gösteriyor… Üstünden canlılık, dirilik ve güzellik akıyor… Benim öyle kadına kıza ısrarla bakma gibi bir huyum yok ama, gözümü bundan alamıyorum… Çok güzel, öpülesi açık bir alın… Düzgün iki kaş… Yumuşak, bal rengi iri ve canlı gözler… Hafif kemerli, düzgün bir burun… Burnun altında biçimli bir ağız, capcanlı, dolgunca dudaklar… Çok biçimli bir ağız… Ağız, burun ve dudaklarla uyumlu bir çene… Bütün bu güzellikleri çevreleyen, güvenle taşıyan, az-çok kemikli fakat dolunay gibi bir yüz… Omuzlara şelale gibi tel tel dökülen, koyu kestane rengi canlı saçlar… Dipdiri, çok estetik bir vücut… Nereye baksam gözüm bu dünya güzeline kayıyor… Geçtiğimiz duraklardaki, kaldırımlardaki insanlara, trafiğe bakıyorum güya… Ama, asıl baktığım o, kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyorum… Bi de içimden, kendimi ayıplayıp, "El alemi, milletin karısını kızını rahatsız etme!" diye dürtüp duruyorum, fakat dinleyen kim… "Yahu böyle güzel bir kadın da olur muymuş?.." diye diye, yine bakıyorum… Bir ara, onun da ara sıra bana baktığını, benim ısrarla bakmalarımdan rahatsız olduğunu sezdim ama, yine bakmaya devam ediyorum… Birden, sanki yüzüme karşı söylenmiş gibi bir söz beni dalgınlığımdan, daldığım hayal deryalarından uyandırdı: - Ayı!.. Kim kime ayı dedi acaba!?.. Kim kime diyecek ki!.. Kadın, kızgınlıkla dosdoğru yüzüme bakıyor… Ben de dosdoğru onun yüzüne baktığıma göre, bu "ayı" benim… Zaten sinirli, lanet, allak bullak bir durumdaydım… Kendimi toparlar toparlamaz, içimdeki incelik ve nezaket kurallarını unuttum. Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi, - Bana mı dedin?, dedim. - Yok, babama dedim, dedi, yüzünün o dolunay güzelliğini bulutlu, fırtınalı bir Kilyos havasına çevirdi… Biraz utandım ama, altta kalmamak için de, - İyi… İyi de babana evde de söyleyebilirdin, burada söylemen şart mıydı?.. Ayrıca, babana söyleyeceğin iltifatı neden benim yüzüme bakarak söylüyorsun?.. diye öylesine aklıma gelen laflar sıraladım. O ise, yüzünün fırtınalı bulutlarına, çatılmış kaşlarını da kattı, - Utanmaza bakın yahu, bi de konuşuyor… İki saattir ne bakıp duruyorsun?.. Yanımızdaki, yöremizdeki insanlar, kimi ciddi, kimi müstehzi, kimi de bu muhabbetin sonu nereye varacağının merakı içinde ikimizi izliyorlar. Hiç altta kalır mıyım, - İki saattir ne baktırıp duruyorsun?.. - Ben mi baktırıp duruyorum!? - Yok, anam baktırıp duruyor… Biz karşılıklı atışırken, kimi izleyenlerde kıkırdamalar başladı… Kadınsa, lafı gediğine oturtuverdi, - Anan da mı baktıran cinsinden? Anlaşıldı, bu kadın yalnız güzel değil, başka marifetleri de var… Hazır cevaplılıkta, doğaçlamada benden iki parmak üstün… Ama, kendimi ona ezdirmeye de niyetim yok. - Evet, dedim, anam da kendine baktıran cinsinden… Yani senin cinsinden… Alımlı, cerbezeli, sempatik, görenin bakmaya doyamadığı dünya güzeli bir kadın… Tövbe tövbe der gibi, yüzünü sağa sola çevirdi, sonra bana döndü, - O zaman neden gidip anana bakmıyorsun? Kendimi hemen toparladım, - Bakmadığımı nereden biliyorsun?.. Günde en az üç-beş saat dizlerinin dibine oturur anama bakarımdım… Öyle güzel kadına bakılmaz mı?.. Ama artık bakamıyorum… Çünkü çok yıllar önce, ben daha çocukken cennete uçtu… Biraz sakinleşti, yüzündeki bulutlar da bir miktar dağılır gibi oldu. Başını salladı, hafif gülümser gibi yaptı, bu kez tövbe tövbelerini sesli olarak ifade etti, - Tövbe tövbe… Komik bir belaya çattık galiba, dedi. Bu arada otobüs epeyce yol almış ve tıka basa dolmuş olarak, Bakırköy’de ineceğim durağa yaklaşmıştı. İnmeden önce, son atışmalarımızdan sonra biraz da olsa yumuşamışa benzeyen bu bal gözlü, dolunay yüzlü güzel kadını, üzmüş olmaktan korkarak, karşılıksız bırakmak istemedim, - Ne yalan söyleyeyim, ben de her zaman çatacağım, ya da bana çatacak böyle senin gibi alımlı, böyle sempatik, böyle cazibeli ve cerbezeli, dünyalar güzeli bir kadın bulamıyorum… İneceğim durağa geldim, senin durak hangisi? - Benimkisi üç dört durak sonra" dedi. - Peki, benim bu durakta inmem gerekiyor. Sıkıntı verdiğim, seni üzdüğüm için de içtenlikle özür dilerim, kötü bir niyetim yoktu, beni bağışlamış ol, hoşça kal, dedim. Sanki biraz önce bana "ayı" diyen o değilmiş gibi, tatlı, buruk bir sesle, - Hoşça kal, dedi… Ardından da, - Ya aslında, bak şimdi aklıma geldi, ben de bu durakta insem iyi olacak… Buradaki bir ayakkabı tamircisine ayakkabı bırakmıştım… - İyi, sen de in, dedim. - İneyim ineyim… Ben kapıya yönelirken, onun da arkamdan inmek için ayağa kalktığını, kapıya yürüdüğünü göz ucuyla izledim… İndim, yerde, kapının önünde durup kendisine elimi uzattım… Kırk yıllık dostmuşuz gibi elimi tutarak inerken, kendisini uyardım, - Aman yavaş in, yollar taş ve çukur dolu, bi yerin incinmesin… - Çok naziksin, dedi, yüzüme gülümseyerek arabadan indi.. - Hani ayıydım?.. dedim… Biraz utanarak, - Özür dilerim, gerçekten çok çok özür dilerim, dedi. Biraz durdu, bir şeyler düşündü, devam etti, - Ama lütfen, n’olur, sen benden bi daha özür dileme, olur mu? diye tatlı tatlı yüzüme baktı. Bu arada, inenler indi, binenler bindi, otobüs kalktı gitti, ikimiz durakta yalnız kaldık. - Neden senden bi daha özür dileyecek mişim ki? dedim. - Bana baktığın için… Ayrıca da, bana söylediğin o çok güzel sözler için… - Onları olmamış ve duymamış olarak mı kabul ediyorsun? - Hayııır, tam tersine, onları olmuş ve duymuş olarak kabul ediyorum… - Bana kızmıştın ama, suratıma bakarak ayı bile demiştin? - Özür diledik ya… Suratıma biraz ciddiyet katım, - Ben de özür dilemek istiyorum… O benden daha da ciddi bir yüz ifadesi takındı, - Sakın deneme… - Denersem? - Kafana önce çantamı, ardından ayakkabı topuğumu yersin? - Ha sahi, ayakkabını hangi tamirciye vermiştin, istersen yardımcı olayım, ayakkabını al. - Yo yo, acelesi yok, dedi, kışlık ayakkabıydı zaten, sonra alsam da olur… - Peki, sen bilirsin, sonra al… Zamanın varsa, sahilde bi çay içelim o zaman, diye teklifte bulundum. Bu arada, yavaş yavaş, nereye doğru belli değil, yürümeye başladık. O kısa bir tereddüt geçirdi, - Olabilir… Fakat… - Evet, fakat? - Çay içmesek olmaz mı diyecektim, dedi… - Vaz mı geçtin? - Vazgeçmedim de, çay içmesek demek istedim… - İyi, başka şey yer içeriz, dondurma, gazoz filan, dedim. Sanki bu teklifimi bekliyormuş gibi, heyecanla, - Ben sana ısmarlayabilir miyim? diye, atak bir tavırla atıldı. - Bana ne ısmarlamak istiyorsun? - Canım soğuk bira istedi… Masada oturarak değil ama… - Nerede peki? - Çimenlerde bir gölgeye uzanarak, ne bileyim, gökyüzüne bakarak… Gece de yıldızlara göz kırparak, dolunayla konuşarak… Zamanın var mı? Biraz düşündüm… O hâlâ yüzüme bakıyor, "evet zamanım var" dememi bekliyor… - Zaman denen şey var mı ki, benim zamanım olsun?.. dedim. Yarı alaycı bir sesle, - Beyimiz felsefeci mi acaba!?. diye sordu. Cevabı biraz ağırdan aldım, - Beyimiz zaman ve yaşam serserisi… O ise, karşı soruyu hiç geciktirmedi, - Serseriliği bana da öğretir mi acaba? Ben yine ağırdan aldım, - Öğrenilmesi çok zor bir "meslektir", baştan seni uyarmak isterim, dedim. - Hocama güvenebilir miyim?.. - Hocan da daha işin başında, kalfa yani, kalfa kalfa… - Çıraklık bir münhal kadron vardır umarım… - Defterlere, kayıt kuyutlara bakmam gerek!.. - N’olur, lütfen bak… Hadi bak… Benim, aval aval yüzüne bakmama epeyce sabrettikten sonra, - Bak dedik ama… - Bakacağım dedim ya… - Niye hemen şimdi bakmıyorsun? - Kayıt kuyutlarım yanımda değil… - Ben yanındayım ya… - Sana mı bakayım? - Evet, bana bak… N’olur bak… - Nasıl bakayım? - Otobüste baktığın gibi bak… - Yine ayı küfrünü yemek için mi?.. - Yoo, tövbe, bu defa ayı demeyeceğim… - Peki ne diyeceksin? - Bir şey demek zorunda mıyım? - Hayır, değilsin… - O zaman ben de bu defa susma ve sana gülümseme hakkımı kullanacağım… - Daha önce ayı demeseydin buna razı olurdum… Ama o tepkinden sonra, bu kadarı yetmez… Sana bakmam epeyce ucuza gitmiş olur… Ben şaka ediyorum sanıyorken, yüz ifadesinden ve ses tonundan, bu sözlerime bu kez cidden üzüldüğünü anladım… O, üzüntülü bir sesle, - Benim bir erkeğe bakarak gülümsemem hiç de ucuz bir şey değildir, dedi ve suratını iyice astı… - Benim de öyle, dedim, ben de değme kadına sana baktığım gibi bakmadım, bakmam… Yüzü biraz yumuşadı, bir sevinç ve gurur esintisi geçti alnından, durdu, bana döndü, yeniden gülümseyerek uzun uzun baktı, - Teşekkür ederim, dedi. Benim de içimden bazı karışık duygular geçti, neden bilmem biraz hüzünlendim, üstüme bir suskunluk çöktü. O, ne olduğunu anlar gibi, sürekli yüzümü izliyor… Epeyce bir süre sonra, - Hadi ama, seni bekliyorum, dedi… - Neyimi bekliyordun, unuttum? dedim… Gerçekten de o andan biraz kopmuş, olanı biteni, son konuştuklarımızı birden unutmuştum… O, durumumu anladı galiba, - Neyini bekliyordum? Bana bakmanı ve gülümsemeni bekliyordum… Hiç istifimi, şapşal ciddi halimi bozmadan, - Sana pahalıya patlayabilir, dedim. Bu kez de o ağırdan aldı, anlamlı anlamlı yüzüme bakarak, - Ücreti neyse öderiz, dedi… - Ücreti çok pahalı, çok fazla… - Sen de hele, borç harç altından kalkarız belki… - Peki, dedim, günah benden gitti… İstediğim ücret, şu bal rengi güzel gözlerine birer öpücük… Bu arada, farkında olmadan yürümüş, kalabalık bir caddeye girmiştik. Durdu, yüzünü biraz karartıp buruşturdu, bir bulut geçti gözlerinden, duyulur duyulmaz, kızgınlıktan farklı, sevecenlik taşan, belki özlem dolu bir sesle, bi daha, - Ayı!.. dedi bana. - Bak yine ayı dedin… - Çünkü asıl ayılığı şimdi hak ettin… - Şimdi n’aptım ki!?. - Şimdi çok şey yaptın… Yapman gerekeni yaptın… Dünyanın en harika şeyini yaptın… Tepkim şimdiye, şimdi yaptığına değil… Şimdi söylediklerin için sarılıp seni öpebilir miyim? Ben daha bir tepkide bulunamadan, evet ya da hayır deme fırsatı bulamadan, yirmi yıllık karımmış gibi çaprazlama sıkıca sarıldı boynuma, onca insanın, kalabalığın içinde hararetle dudaklarımdan öptü beni… Öptü ama, ne öptü… Ben şu elli yıllık yaşamımda böyle sıcak kadın dudağı görmedim… Dudaklarım alev kesti, hafif bir sersemlik geçirdim.. Şaşkınlık ve müthiş bir haz içinde mayıştım kaldım… Sonra kendimi toparladım, - Ohh, çok güzel öpüşüyorsun, dedim, içime bahar çağlayanları gibi aktın… Allak bullak oldum… - Ben de… - Peki, bana niye bir daha ayı dedin? - Özür dilerim, aslında öyle demek istememiştim, ağzımdan kaçtı… Sen bu güne kadar neredeydin, şöyle beş on yıl önce o otobüse binemez miydin, bana öyle bakamaz mıydın demek istemiştim… - Bundan sonra bana yine ayı diyecek misin? - Diyebilirim… - Ne zaman? - Her gün, her fırsatta bana sarılıp gözlerimi öpmediğin zaman… O zaman, biraz önce dediğim sözleri anımsadım, - Ha sahi, gözlerini öpecektim, öpebilir miyim? - Hem şimdi, hem gelecekte, ayı küfrümden kurtulman için, başka bir şansın var mı? - Beni haraca mı bağlıyorsun? - Evet, seni haraca bağlıyorum… Bi itirazın mı var? - Hayır, bi itirazım yok, teşekkürüm var, dedim. - Kime? - Önce sana, sonra seni yaratan, ayrıca böyle benimle tanıştıran, inanmadığım Tanrı’ya… - Farkında mısın, beni Tanrı’nın önüne koydun… - Hayır, dedim, ben seni Tanrı’nın önüne koymadım… Sen zaten Tanrı’nın önündesin… - Beni korkutuyorsun… - Çünkü ben de korkuyorum… O güzel yüzü, hiç tahmin edemeyeceğim kadar, endişeli bir ciddiliğe büründü, - Sen neden korkuyorsun?.. - İnsanı, Tanrı’nın önüne koyan şeyden… - Nedir o? - Aşk… * * * Aradan yıllar geçti… Her gün bu saatlerde biraz mayışık mayışık, kalksam mı, az daha kestirsem mi acaba? ikilemi içinde bocalayan ben, bu gün erken uyandım… Kalktım, yatak odasının perdelerini araladım, pencerenin dibindeki küçük koltuğa oturdum. Önceki günlerde aldığım, ama bi türlü okumaya fırsat bulamadığım gazete kültür - sanat eklerini, dergileri okumaya giriştim… Çıkardığım hışırtılardan olacak, biraz sonra benim "dünya güzelim" de uyanır gibi oldu, başını kaldırıp bana baktı, sonra yine yastığa gömüldü… - Uyandın mı harami? dedim. Uykulu uykulu yanıtladı, - Biraz… Sen ne yapıyorsun? - Dergileri filan karıştırıyorum. - Neler var dergilerde? - Şiirler, öyküler, karikatürler, makaleler… - Beğendiklerini bana da okusana… - Biraz önce okuduğum bir öykü çok hoştu. - Yeni baştan, sesli okusana… - Ama sen uyuyorsun… - Uyumuyorum hayatım, uyandım dedim ya… Oku lütfen… - Dur, önce özetleyeyim, ardından okurum… - Peki, sen bilirsin, dedi. - Özetliyorum: Adamın biri, Bakırköy’e gitmek için, Taksim’den belediye otobüsüne biner… Bir süre sonra otobüste, çok hoş, cazibeli, cerbezeli, güzel bir kadına takılır gözleri… - Eee? - Kadına bakmaya başlar… - Kadın ne yapar? - Adama, "Ayı, ne bakıyorsun?" diye tepkide bulunur. - Sonra ne olur? - Sonra olan olur… Onca insanın içinde atışırlar, takışırlar, otobüste biribirlerini dövmedikleri kalır… Ardından tanışırlar, koklaşırlar, öpüşürler, biribirlerini çok severler… Fakat kadın, çetin ceviz çıkar, adamı haraca bağlar… - Nasıl bir haraca? - Her gün, olur olmaz zamanlarda beni sıkıca kucaklayıp gözlerimi öpmezsen, sokağa çıkar, sana yine ayı diye bağırım, haracına… - Vay edepsiz vay!.. - Şimdi öyküyü yeni baştan okuyorum "Edepsiz…" - Oku "Ayı…" Niye gelip yanıma uzanarak, bana sarılarak okumuyorsun? - Anlaşıldı, gözlerin gene öpülmek istiyor… - Hem de ne çok istiyor… - Başka bir şey de istiyor musun, hazırlıklı geleyim? - Hıı, istiyorum… - Ne istiyorsun? - Biraz sırtımı çiğne de şu kemiklerim yumuşasın… - Bana ayı demeyi bırakmayacak mısın? - Niye bırakayım ki? Senin gibi ayıyı bi daha nereden bulabilirim?.. - Git, Taksim - Yeşilköy otobüslerine bin, bulursun… - Iıı, çok bindim, bulamadım… On yıl önce bi tek sen binince bulabildim… Sen de bineceksen, ben yeniden binmek isterim… - Dur kız, ohh, ben otobüs değilim, fazla binme, kemiklerimi kıracaksın… Son zamanlarda kilo mu aldın nedir?.. - Aldım tabii… Artık eskisi gibi sabah akşam spor yaptırıp beni yormuyorsun… - Sen yorsana beni… - Zaten yorayım diye bindim tepene… - Pencere ve perdeler açık… - Olsun hayatım, temiz havada spor ve güreş daha iyi olur!..
29.03.2008
Kaynak : HÜSEYİN İLBEY